ENFLASYON SORUNUNA İSLÂMİ ÇÖZÜM

Mehmet Çetinbudak

Makalenin en başında söylemekte fayda var: Enflasyon sorunu, İslâm’ın sorunu değildir. İslâm iktisadi nizamının “enflasyon” diye bir problemi yoktur. Enflasyon, kapitalist iktisadi nizamın getirmiş olduğu bir problemdir. Amacımız, kapitalizmi tedavi etmek değil onu kökünden İslâm beldelerinden söküp atmaktır. Bu makalenin amacı, kapitalist iktisadi düzenlemelerin nasıl da bozuk sonuçlar doğurduğunu sizlere aktarmak ve Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan gelen İslâm iktisat nizamının neden böyle bir problem oluşturmadığını açıklamak üzerine olacaktır. Umulur ki feraset ile bakan Müslümanlar, kapitalizmin fasitliğini idrak edip İslâm’ın nizamlarına sarılacaklardır.

Türkiye’nin sık sık enflasyon problemi çektiği bilinmektedir. Bu sebeple irili ufaklı pek çok esnaf veya bir işe bağlı olarak çalışan kişiler, enflasyonun artmasıyla beraber kendi ürünlerini de daha yüksek meblağlardan satışa sunar ve bu durumda alternatifi bol ürünler, yüksek pahalardan tüketicilere sunulur. Peki, nedir bu enflasyon dediğimiz kavram?

Enflasyon biraz hava durumuna benzer: ilan edilen hava sıcaklığı ile hissedilen hava sıcaklığı genelde farklıdır. Özellikle ülkemizde raporlanan enflasyonla, kişilerin hissettiği enflasyon arasında fark olduğu için ilan edilen enflasyon rakamlarının doğruluğuna olan inanç toplumumuzun genelinde düşüktür.

Latince, “şişkinlik, genişleme” anlamına gelen enflasyonun sözlük tanımı, “fiyatlar genel seviyesinin artmasıdır”. Basit bir anlatımla enflasyon, fiyat artışıdır.

Enflasyon, reel satın alım gücündeki kayıp olarak kısaca tarif edilebilir. Enflasyon, borç verme durumunda borç verenin bir kusuru olmaksızın parasal varlığı erozyona uğratır. İslâm kaynaklarında paranın satın alım gücündeki değişimler “rahs” (ucuzlama) ve “gala” (pahalanma) terimleri ile ifade edilmiştir.

Enflasyon, cebinizdeki paranın satın alma gücünün düşmesidir. Örnek vermek gerekirse cebimizde 50 TL olsun ve fındık almaya gidelim. 50 TL ile 1 kilogram fındık alalım. Aradan 1 yıl geçmiş olsun ve tekrar 50 TL ile fındık almaya gidelim. Ancak bu sefer yarım kilo fındık alabilmiş olalım. Ne oldu? Fındık mı zamlandı yoksa paramız mı değersizleşti? Eğer bu aradan geçen bir yıl içinde fındık kıtlığı yaşandıysa fındık özelinde bir zam olmuş olabilir. Ama öyle bir durum olmadıysa, ülkede ciddi bir enflasyon sorunu var demektir. Yani paranın satın alma gücü azalmış, para değersiz hale gelmiştir.

Fiyatlar genel seviyesindeki artış, TÜİK tarafından içeriği her yıl güncellenen TÜFE sepetinin değerindeki değişime göre hesaplanır/ölçülür.

TÜFE, veri yayınlama yetkisi bulunan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından enflasyon için anahtar gösterge sayılmaktadır. TÜFE, belirli bir referans döneminde bireylerin ortalama tüketim kalıplarını yansıtan bir mal ve hizmet sepetinin zaman içinde fiyat değişimini ölçen endekstir. TÜİK endeksi hesaplarken fiyat değişimlerinin yanında miktar ve kalite değişimlerini de göz önünde bulundurur. Bu bakımdan TÜFE güçlü bir endekstir.

TÜFE, hane halklarının tüketimine yönelik mal ve hizmet fiyatlarının zaman içindeki değişimini ölçer. TÜFE’nin hesaplanmasındaki temel amaç; piyasada tüketime konu olan mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki değişimi ölçerek enflasyon oranını hesaplamaktır.

Bu kapsamda TÜİK 2008 itibari ile 454 madde ürün ile bir sepet oluşturmuştur. Madde bazında ürün sayısı değişse de genel endeks hesaplamasına konu ana ürün grupları aşağıdaki gibidir:

· Gıda ve alkolsüz içecekler,

· Alkollü içecekler ve tütün,

· Giyim ve ayakkabı,

· Konut,

· Ev eşyası,

· Sağlık,

· Ulaştırma,

· Haberleşme,

· Eğlence ve kültür,

· Eğitim,

· Lokanta ve oteller,

· Çeşitli mal ve hizmetler.

TÜİK bu ürün grupları üzerinden genel endeksi ve sekiz farklı özel kapsamlı göstergeyi hesaplar. Özel kapsamlı göstergeler “çekirdek enflasyon göstergeleri” olarak da bilinir ve çeşitli grupların sepetten çıkarılması sonucu hesaplanan TÜFE türleridir. Bu göstergelerin enflasyonun geleceğini tahmin gücünün yüksek olduğu iddia edilir. Özel kapsamlı TÜFE göstergeleri, enflasyon eğiliminin hesaplanmasında ve para politikasının oluşturulmasında yardımcıdır.

Özel kapsamlı TÜFE göstergeleri aşağıdaki gibidir:

(A) Mevsimsel ürünler hariç,

(B) İşlenmemiş gıda ürünleri hariç,

(C) Enerji hariç,

(D) İşlenmemiş gıda ürünleri ve enerji hariç,

(E) Enerji, alkollü içkiler ve tütün ürünleri hariç,

(F) Enerji, alkollü içkiler, tütün ürünleri, fiyatları yönetilen/yönlendirilen diğer ürünler ve dolaylı vergiler hariç,

(G) Enerji, alkollü içkiler ve tütün ürünleri, fiyatları yönetilen/yönlendirilen diğer ürünler, dolaylı vergiler ve işlenmemiş gıda ürünleri hariç,

(H) İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler, tütün ürünleri ve altın hariç.

Tanımlarda dışlanan mal ve hizmet gruplarının örnek içerikleri aşağıda gösterilmiştir.

Enerji: Su, elektrik, tüp, kalorifer yakıtı, kömür, odun, benzin, LPG, mazot, motor yağı

Alkollü içecekler ve tütün ürünleri: Rakı, viski, bira, şarap, tütün ve sigaralar

İşlenmemiş gıda ürünleri: Et, sakatat, balık, süt, yumurta, taze meyve ve sebzeler

Yönetilen/yönlendirilen fiyatlar: Belediye ekmeği, atık çöp, devlet hastanelerinde çeşitli sağlık hizmetleri, otoban ücretleri, çeşitli toplu taşıma ücretleri, çeşitli iletişim hizmetleri, şans oyunları, üniversite harcı, noter ücretleri.[1]

Özellikle Türkiye, “enflasyon sınırı” olarak görülen bir ülke olmasından dolayı bu gibi problemlerle sık sık karşılaşmaktadır. Haberlerde sıkça duyduğumuz “enflasyon canavarı” denen şey, giderek artan oranlardır. Türkiye’de enflasyonun bu kadar çok gündeme gelmesinin sebebi ülkemizin ithalata olan bağlılığıdır. Türkiye gibi dolarizasyon (para ikamesi) kavramının etkin olduğu ülkelerde enflasyon ciddi bir sorun olarak kalmaya devam eder.

Dolar kurunda görülen dalgalanmalar, üretim yapmayan Türkiye’nin başındaki en büyük sorundur. Bu nedenle de enflasyon, büyüme, cari açık gibi ekonomik terimler, doğrudan dolar kurundan etkilenmektedir. Dolar kurunun 7 liralık zirvesiyle birlikte %25 düzeyine yükselen yıllık enflasyon sonrasında “stagflasyon” terimi ile karşılaşıldı. Kısaca ekonomik durgunluk içinde yüksek enflasyon sorunu gözlendi ve bu terimi bilmeyen kişiler ne olduğunu araştırmaya başladı.

Staglasyon, hem klasik iktisat teorisinde hem de Keynesyen iktisat teorisinde paradoksal bir durum olarak değerlendirilmektedir. Çünkü enflasyon ve işsizlik ters orantılı bir ilişkiye sahiptir. Yani enflasyon düşerken, işsizlik yükselir; enflasyon yükselirken, işsizlik düşer şeklinde bir ilişki söz konusudur. Ama bu kriz halinde doğru orantılı bir hareket gözlenmektedir.

Ekonomide durgunluk söz konusu olduğunda istihdam düşer. Buna karşın enflasyon olabilmesi için toplam arzın, toplam talebi karşılamıyor olması gerekir. Bu da arzı artıracak iş gücü kalmadığına işaret ederken, ekonominin tam istihdam ve tam kapasite çalışmasının bir yan etkisi olarak ortaya çıkar. Stagflasyonda durgunluk artar ve istihdam düşerken talebi karşılayacak arz yaratılamaz. Her ikisinin de aynı anda yükselmesi ise içinden çıkması zor bir sarmal haline gelir.

Stagflasyon, yüksek işsizlik oranı ve ekonomik durgunluğun, yüksek enflasyon oranları ile birlikte ortaya çıkmasıdır. Bu, sanayileşmiş ülkelerde, 1973 Petrol kriziyle beraber yaşandı. 1973 petrol krizinin diğer adı “Stagflasyon krizi”ydi. Bir yandan petrol fiyatları artarken öte yandan ekonomilerde bu artıştan dolayı ciddi durgunluklar baş göstermiştir. Durgunluğa rağmen sanayileşmiş ülkelerde birçok üründe fiyat artışları devam etmiştir.

Türkiye’de de tatbik edilen bu kapitalist iktisadi nizamın, bugüne kadar hiçbir İslâmi beldeye istikrar, huzur, refah getirmediği gibi Türkiye’ye de getirmediği açıktır. Hizb-ut Tahrir’in, Türkiye’de yaşanan hızlı dolar artışı ve ekonomik krize yönelik “TL’deki Değer Kaybı” başlıklı yayınladığı analizde dikkate değer konular ele alınmıştı. Alıntı yaparak konunun hassasiyetini hatırlatmak isterim.

Öncelikle Türk Lirasının (TL) gidişatına dün-bugün-yarın olarak bakacak olursak şunları söyleyebiliriz:

“TL, Halife ve altın ve gümüşe dayalı para sisteminin ortadan kaldırılmasından sonra 1927’de yaklaşık bir dolar karşılığında tedavüle girdi... 1933’ten beri değer kaybetmeye başlayan TL/Dolar paritesi 2 lira oldu... 2001’de TL/Dolar paritesi bir milyon 650 bin lira olana dek TL sürekli değer kaybetti. IMF baskısıyla Türk ekonomisindeki bütçe açığı dibe vurdu. Bunun üzerine İngiliz yanlısı Ecevit hükümeti yalpalamaya başladı... Erdoğan ve partisinin kazanabilmesi için 2002’de seçimler yapıldı. Ardından Erdoğan, ABD’nin desteğiyle hükümeti kurdu. Erdoğan hükümeti, meclisin onayı ile TL’den altı sıfır attı. 1 Ocak 2005’ten itibaren YTL tedavüle girdi. YTL ile birlikte TL/Dolar kuru 1,79 lira oldu. Fakat bu pek uzun sürmedi. 2013’ten bu yana lira tekrar değer kaybetmeye başladı. 2014’ün başından Eylül ayına kadar dokuz aylık zaman içerisinde TL yüzde 30 değer kaybetti. Bugüne değin de bu değer kaybı durdurulabilmiş değil. Erdoğan hükümeti, TL’deki bu düşüşü önlemek ve istikrarı sağlamak için uğraş verse de başarılı olamadı. TL, 2018 başından itibaren önemli ölçüde değer kaybetti. 2018’nin ortalarına gelindiğinde yani altı aylık zaman diliminde yaklaşık yüzde 21 oranında devalüasyona uğramış oldu...”[2]

Kapitalist ideolojinin iktisat nizamını gözden geçirdiğimizde görürüz ki: onların kafalarında iktisat; insanın ihtiyaçlarını karşılama vasıta ve üsluplarını sadece maddî yönü ile inceler. Kapitalizmin iktisadî nizamı üç esas üzere kuruludur:

1-İnsanın ihtiyaçlarına nispetle mal ve hizmetlerin azlığı meselesi. Yani insanın çeşitli ve değişen ihtiyaçlarına karşı, tabiatın nisbî olarak yetersiz kalması meselesi.

2-Üzerinde sürekli olarak araştırma ve inceleme yapılan, üretilen mal ve hizmetin kıymeti meselesi.

3-Fiyat ve fiyatın; üretim, tüketim ve dağıtım süreçlerinde oynadığı rol. Aynı zamanda bu, Kapitalist iktisadın esasıdır.

Dünyanın hemen her yerinde millî gelirin fertler arasında dağılımındaki çirkin görüntü günlük hayatın sabit bir görüntüsü olarak, hiçbir delile ihtiyaç duymadan bir vakıa olarak karşımızda durmaktadır. İhtiyaçların karşılanmasında insanlığın yaşadığı bu korkunç dengesizlik, açıklama veya izahat getirmeye gerek kalmayacak şekilde ortadadır.

Kapitalizm, bu mevzuu çözüme ulaştırmak amacıyla birtakım çalışmalar yapmış olmasına rağmen bir başarı sağlayamadı. Kapitalist iktisatçılar, gelir dağılımı üzerine yaptıkları araştırmalarda gelir dağılımının ferdî cihetini büsbütün ihmal etmişlerdir. Bu mevzuda bir çare üretmek yerine, ortaya istatistikî bilgiler vermekle iktifa etmişlerdir.

Sosyalistler, mülkiyeti, kamu mülkiyetiyle sınırlandırmak dışında, gelir dağılımındaki dengesizliğe çare getirmek için bir yol bulamadılar. Komünistler ise çareyi, ferdî mülkiyeti yasaklamakla aramışlardır.

Fakat İslâm, şu üç esasî kaideyi tatbik ederek gelir dağılımını güzel bir şekilde dengeye oturtmuştur. Bunlar:

a- Mülkiyetin belirlenmesi,

b- Sahip olunan malın harcanma keyfiyetinin belirlenmesi,

c- İnsanlar arasında ihtiyaçların temininde, aradaki seviyenin yakınlaştırılması amacıyla ihtiyaçların temini noktasında mahrum olan şahıslara yardım etmeyi garanti etmek.

İslâm’da para nizamı esas itibariyle, belirli bir gramajda altın ve gümüştür. Hacmi, şekli, nakış ve motifleri şeklî şeylerdir. Şeriat’ta geçen altın ve gümüş kelimeleri şu iki şeyi kapsar:

1- Karşılığı altın ve gümüş olan bakır, bronz ve nakdî kâğıt para...

2- Bizzat altın ve gümüş madenlerini içeren nakdî paralar. Bizzat altın ve gümüşten basılmış paralar her yerde itibar gördüğü gibi altına konvertibli olan bakır ve kâğıt paralar da her yerde itibar görür. Altın ve gümüşe konvertibli olmayan kâğıt paralara ise itibar edilmez.

Devlet’in iç ve dış iktisadî ilişkilerindeki paranın kullanım siyaseti değişik şekillerde olabilir.

1- İçerde ve dışarıda ödemelerin altın ile yapılması,

2- İçeride ve dışarıda altın endeksli para kullanımı,

3- Yalnızca dış ödemelerde altına endeksli kâğıt para kullanımı...

Bu seçeneklerin tamamı, o ülkenin altına endeksli ve konvertibilitesi olan para kullanımı olduğunu göstermektedir. Kâğıt paranın altına olan konvertibilitesi sabit kur ile mümkündür. Tabii olarak ülke parasının altın kıymetine endekslenmesi (altın destekli olması) diğer mallardaki fiyat artışlarının ancak altına karşı olan kıymet dalgalanmalarına bağlı kalmasını sağlayacaktır.

Altın esasına göre ayarlanmış paralar, kanunî olarak belirli bir ölçüyle altına bağlanmış olur. İnsanın nakit olarak paraya sahip olması veya külçe altın veya gümüşe sahip olması ve bunları ihraç etmesi caiz olduğu için altının ihraç ve ithali serbest bırakılır.

Altının, devletlerarası serbest dolaşımı olması hasebiyle, şahısların yabancı para veya altın bulundurma ve ödemelerini bunlarla yapabilme imkânı olacaktır. Bu mevzuda transfer maliyeti daha düşük olan ödeme şekli göz önüne alınır. Altının kur kıymeti dövize nispeten piyasada yüksek ise ödemelerin altınla yapılması avantajdır. Tersi hâlde ise ödemelerin dövizle yapılması uygun olacaktır.

İslâm Devleti, altın para nizamını tatbik eder. Bu tatbik, ister madenî para tarzında olsun, isterse madenî para yerine geçecek olan kâğıt para tarzında olsun, fark etmez. Karşılığı olan kâğıt para nizamı da altın para nizamı dâhilinde olan bir vakıadır. Madenî parayı sabit bir nizamla tatbik etsin veya tatbik etmesin, İslâmi Devlet altın para nizamını tatbike mecburdur. Çünkü bu mecburiyet birtakım şer’î hükümlere istinat etmektedir. Aynı cins paraların mübadelesinde benzerlik şart olup fazlalık caiz olmaz. Bu hâl, ister ülkeler içinde isterse dışında olsun, fark etmez. Zira şer’î hüküm tektir. Fakat altın ile gümüş arasındaki mübadele gibi değişik iki cins para arasındaki mübadele, peşin olması kaydıyla caizdir. Bu hususta ülke sınırları içinde veya dışarısında yapılıyor olması arasında bir fark yoktur. Aynı şekilde İslâmi Devlet’in parası ile altın ve gümüşe dayalı kâğıt para kullanan ülkeler arasında yapılan mübadele de aynıdır. Değişik para cinslerinde, mübadelenin peşin olarak yapılması şartıyla fazlalığın olması caizdir. Ancak aynı cins paralar için bu hâl, söz konusu değildir. Miktarı denk olmayan bu tür mübadeleler Şeriat’a göre faiz hükmündedir.

İslâmi Devlet parası ile yabancı paralar arasındaki mübadele, bu sebeplerle İslâm Devleti’ne tesir etmez. Çünkü:

Birincisi: İslâmi Topraklar’da Ümmet’e ve Devlet'e lazım olacak çok fazla miktarda hammadde vardır. Bu sebeple diğer devletlerin mallarına zarurî ihtiyaç cinsinden bir ihtiyaç hissedilmez. Yani elinde bulunan imkânlarla kendi kendine müstağni olabilmesi mümkün olduğu için birtakım değişiklikler kendi iktisadı için bir tesir teşkil etmez.

İkincisi: İslâmi Topraklar bütün dünyanın ihtiyaç duyduğu, petrol gibi ana kaynaklara sahiptir. Bu sebeple bu tür mal satışlarında ödeme olarak altın dışında para kabul etmeyebilir.

Kendi imkânları ile kendine müstağni olmaya çalışan devletin (halkın ihtiyaç duyacağı malları kendinde bulunduran devlet), oluşacak olan mübadele fiyatlarından asla etkilenmeyeceği gibi dünya para piyasasına da hâkim olabilirliği vardır. Fakat hiçbir devlet onun parasına hâkim olamaz.

Öyle ise gerek İslâmi beldelerin gerekse de tüm dünyanın mevcut iktisadi buhranlarından kurtulması için İslâm’ın iktisadi sistemine koşarak geçmesi gerek. Gerek ki tüm dünya huzura, refaha, adalete kavuşsun. Zenginlik sadece bir grup insan arasında dönüp durmasın.

 



[1] TÜİK, 2008; 12

[2] TL’deki Değer Kaybı; Soru Cevap; Hizb-ut Tahrir

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz