İSLÂM ÜMMETİNİN DİRİLİŞİNDE ANA PRENSİPLER

Mehmet Çetinbudak

Hamdolsun Allah’a, selam olsun başta Allah’ın RasulÜ olmak üzere seçkin kılınan kullarına. Allahu Teâlâ’dan ümmetimize izzet, şeref ve zafer yolunu nasip etmesini temenni ederim. O öyle bir Allah’tır ki hem işitendir, hem bilendir. Yaptığımız amellerin halis bir niyet ile O’nun rızasına yaraşır olmasını ve Kelime-i Tevhid’in yükselmesini niyaz ederim.

1967 senesinde gasıp Yahudilerle, Arap ülkelerinin yaptığı savaşı biliriz. Arap ülkelerindeki insanların azı hariç ekseriyeti, Yahudilerle olacak bu savaşta zafer bekliyorlardı. Muhakkak ki her Müslüman bunun böyle olmasını ister. Ancak, bildiğimiz gibi Allah’ın yeryüzünde değişmeyen sünnetleri vardır. Kim ki bu sünnetleri okuduysa, öğrendiyse ve araştırdıysa o zaman bu zaferin Müslümanlara değil, Yahudilere ait olacağını görürdü.

Çünkü Müslümanlar bu savaşa parçalanmış gruplar halinde girdiler, bu durum savaştan önce zaten bariz bir şekilde kendini gösteriyordu. Ayrılık ve gruplaşma, Allah’ın sünnetinde olduğu gibi zafer getirmedi. Düşman ise saflarını düzeltti ve birleştirdi. Bu da onlara kuvvet getirdi. Müslümanlarda, boş kelimeler, övünüşler, izzetin ve şerefin Arapların olduğu gibi düşünceler hâkimdi. Ki, bu düşünceler düşmanın kurşunu ile karşılaşıldığında kolayca yok olabilen düşüncelerdi. Onlarda, kendisine siper olacak sağlam bir akide ve doğru bir hedef yoktu.

Düşman ise, Allah’ın yarattığı seçilmiş bir millet olduğu düşüncesindeydi. Her ne kadar bu inanış fasit de olsa, o zaman diliminde İslâmî beldelerin ihanet içinde olan devlet liderlerinin inancından daha kuvvetliydi.

Müslümanlar bu savaşa, nifak tohumları saçan, yalan söyleyen hilekârlarla ve yapamayacağı şeyi söyleyenlerle beraber girdiler. Düşman kapıda iken, affedersiniz, dansözlerin oynadığı gecelerde sabahlayan ve o gecelerde kadeh tokuşturan generallerin arkasında nasıl zafer elde edilebilirdi ki?

Eğer durumlar böyle iken, zafer bizim olsaydı muhakkak ki Allah’ın sünneti değişmiş olacaktı ki o hiç değişmeyecektir. Eğer biz kaybetmiş ve hüsran olmuş isek, işte bu beklenilendir, sünnetullahtır.

Bakın, bu yenilgiye şahitlik etmiş bir zat o zamanı nasıl anlatıyor: “Pazartesi günü harp başladı. İnsanlar radyolarının başına toplandılar. Birinci geceyi, Arap askerlerinin Tel Aviv’e girmesi arzusuyla sabahlayarak geçirdiler. Üzülerek söylüyorum ki ben de, o sabahlayanlardandım. Aklım bana diyordu ki; zafer olmayacak, Allah’ın sünnetlerine muhalefet yoktur. İsteğim ve hırsım ise bana şöyle söylüyordu; bekle, sünnetler değişiyor ve sen tahmin ettiklerinde yanılıyorsun. Yenilgi, Çarşamba günü kendini gösterdi. Sonra Perşembe’ye kadar devam ederek herkes duruma şahit oldu. Lakin çoğu insan, buna inanmakta direndiler, bunun bir tuzak olduğunu ileri sürdüler, ancak öyle değildi.”

Kardeşlerim! Bu gayb değildi. Bunu bilmek, gaybı bilmek de demek değildi. Şüphesiz, gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Ancak, Kur’an’ı bütün incelikleriyle tahlil edersek, bu durumu kavrayıp, anlamak zor da değildir.

Bu arada şer sesleri şu an olduğu gibi o zaman da seslerini yükseltiyorlar ve şöyle diyorlardı: “Yenilgi nedir? Rasulullah, Uhud Savaşı’nda yenilmemiş midir? Vehne düşmeyin, üzülmeyin, eğer siz müminler iseniz gerçekten üstünsünüz.”

Oysaki sebepler edinmeksizin hiçbir şekilde zafer yoktur. Yenilgi varsa, Müslümanların bu yenilgiye itilişiyle ilgili noktaların da bilinmesi gerekir. Zafere ulaşmanın yolu nedir, bilinmesi gerekir.

İslâm akidesine sahip mü’min Müslümanlar için zafere ulaşmanın yolu gizli değildir. Velakin, İslâm’a varis olan ve kalpleri imanla hareket etmeyen Müslümanlar, zafere ulaşmanın yolunu bilmezler. İşte bu sebeptendir ki onlar, düşmanlarının süsleyip onlara şırıngaladığı akidelerle bürünmüşlerdir.

Yukarıdaki paragraflarda, kendiliğinden ortaya çıkan soru “Kimliğimiz nedir?” sorusudur. Biz Müslüman mıyız, yoksa Türk, Arap, Kürt müyüz? Veyahut da sadece Müslüman Türkler, Müslüman Araplar, Müslüman Kürtler miyiz? Yoksa dağılmış memleketler topluluğu muyuz? Her şeyden evvel onun için çalışan ve onun için yaşama gereği duyan vatan için bir millet miyiz, yoksa biz İslâm akidesi dışında mezhepler ve akideler topluluğu muyuz? Bu sorulara cevap verebilmemiz için bilmemiz gerekenler var.

Şöyle ki; Türk, Arap, Kürt olmak, ne bir akide ne de bir hayat nizamı sağlar. Bu tür kavmiyetçilik, rağbet ve emellerimizi dağınık kılmıştır.

İslâm geldiğinde tüm milletleri bir ümmet yaptı. İşte bu bir ümmet oluşun, izzet ve şerefin derecelerinin evlasıdır. Sonra onlara kâmil bir akide ve kâmil bir şeriat koydu. Bütün insanları imana davet etti. İşte bu şümullü davet, izzet ve şerefin yollarında ikinci derecedir. İslâm, bunların tahakkuk etmesi yolunda onlara ilim ve kuvveti emretmiştir.

İşte ne zaman ki, düşmanların itelemesiyle tekrar Türkçülüğe, Arapçılığa, Kürtçülüğe bir geri dönüş oldu, o zaman kendilerinin bir şey olmadığını anladılar. Biz şimdi nasıl olur da milliyetçilik şiarını İslâm şiarının üstünde tutarız?

Dolayısıyla, çeşitli devletler halinde oluşumuz şaz olan bir konum olup, bir olan ümmetin tabiatına aykırıdır. Bütün herkes muhlisler, yöneticiler, gençler; adalet ve hayrın tahakkuku, herkesin hakkının korunması, bir devlete sahip bir İslâm ümmetinin gerçekleşmesi için el ele verip, bu şaz olan konumu yıkmalıdır.

Peki, zafere nasıl ulaşacağız? Allahu Teâlâ’ya inanan Müslümanlar, O’na vefa ettiler. Allah’a mallarını ve canlarını teslim ettiler, bunun mukabilinde Allahu Teâlâ onlara dünyada iken zafer, ahirette de Cennet vadetti. Allahu Teâlâ buyuruyor ki:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ

“Ey iman edenler! Sizi elim bir azaptan kurtaracak olan bir ticaret söyleyeyim mi? Allah’a ve Rasulüne inanmanız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşmanız. Eğer bilirseniz bu sizin için hayırlıdır. O, günahlarınızı bağışlar, altından ırmaklar akan Cennetine ve Adn Cennetlerindeki iyi yerlere koyar. İşte, bu sizin sevdiğiniz en büyük kurtuluştur. Müminleri yakın bir zaferle müjdele.” [Saf Suresi 10-13] Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ilk İslâm’ı yayanlar bu ticarette başarmışlar, mallarını ve canlarını bu yolda satarak bu ticaretin büyük meyvesinden faydalanmışlardır.

Bu öyle bir akidedir ki kişi, bütün gücünün ve bütün gayesinin bir hedefte toplandığını hisseder. Ve yine bu öyle bir akidedir ki kişinin sahip olduğu bütün parasından ve akan bütün kanından onu mesul eder. Yeryüzünde bu akideden başka daha kuvvetli bir akide bulunamaz. Ve yeryüzünde böyle bir akideye inanan fertten başka bir fert daha kuvvetli olamaz.

Diğer taraftan, toplumun birliği ve bütün Müslümanların arasını bağlayan kuvvetli bir rabıta mevcuttu. Bu ancak, Allah’ın sabit kaideler üzerine kurduğu kardeşlik ve birliktir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً مَّا أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Allah, onların kalpleri arasını birleştirdi. Yeryüzünde olanların hepsini infak etsen, onların kalpleri arasını birleştiremezsin. Lakin Allah, onların aralarını buldu. Çünkü O, Aziz’dir, Hâkim’dir.” [Enfal Suresi 63]

Sağlam bir akide ve sevgi dolu bir kardeşlikten teşekkül eden bu ümmetten, başka ne umulabilir. İşte bu böyle bir ümmettir ki ne önünde surlar durabilir ne de onu kimse mağlup edebilir.

Makalemin başlarında 1967 yılında Müslümanların yenilgiye itilmesinden bahsetmiştim. Şimdi, zafere ulaşan Müslümanların da durumlarını anlatmış olduğumuza göre iki durumu kıyaslamamız daha kolay olacaktır.

Bu ümmet, sebepler edinerek zafere ulaşmıştır. Bu sebeplerin yok oluşu ile de şüphesiz zafer de yok olmuştur. Özet olarak; ümmetin akidesi sağlam bir akide üzerine bina olmuştu, aralarındaki kardeşlik ve birlik bağları da birbirinden ayrılmaz kopmaz bir durumdaydı. Ancak ne var ki, böyle olmayanlar müstesna, zamanımızda bunun yerini dünya sevgisi ve cimrilik aldı. Hal böyle iken, dünya sevgisi, cimrilik, gruplaşma ve ihtilafların çoğalması gibi vehim durumlar içerisinde bocalayan bir ümmete zafer nasıl yazılsın?

Bu ümmetin kuvvetinin sırrı, düşmanlarımız tarafından idrak edilmiştir. O öyle bir kardeşlik ve muhkem bir nizamdır ki kalpler birbirine yakınlaşmıştır. Ama ne var ki, Hilâfet kaldırıldıktan sonra, Allah’ın kanunları yerine insan aklıyla konulan yeni kanunlar konulmuş ve böylece Allah ile ümmet arasındaki sıla kesilmiş oldu.

Şimdi sorulması gereken soru şudur: Biz nasıl bu hâl üzere olduk? Bu ümmet yeniden dirilebilir mi?

Bugün yeryüzünde İslâm akidesinden başka, apaçık bir akide yoktur. Şüphe yok ki bir kişi eğer Allah’ın kitabını ve Rasulullah’ın sünnetini okuduysa kâmil bir anlayışla bu akideyi anlayacaktır.

Eğer ümmetimiz zafere gidiş yolunu tespit edebilirse, İslâm’ın gölgesinde akidesini birleştirebilirse, şeriat birliğini sağlayabilirse, onunla gerçek hayata inebilirse; önünde düşmanlarını bilmekten başka bir şey kalmamış demektir. Böylece bu ümmet izzet ve zafere ulaşacaktır. Öyleyse, İslâm ümmetinin düşmanı kimdir?

İslâm ümmetinin düşmanlığı, akidesinin başlamasıyla beraber doğar. Bu ümmetin düşmanları, dininin düşmanlarıdır. Aynı zamanda bu ümmetin düşmanları, akidesinin parçalanmasına ve parçalayanlara yardım ve yataklık edenlerdir. Kâfirler, akidemizle savaşanlardır. Her kim buna imtina gösterirse, onun dostluğuna itibar etmek caiz değildir.

Allah’ın kitabında ve Rasulullah’ın sünnetinde bu düşmanlara olan itibar ve dostluğun şiddetle men edilişi aşağıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

“Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan demektir. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” [Maide Suresi 51]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم مِّنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِن كُنتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاء مَرْضَاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنتُمْ وَمَن يَفْعَلْهُ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ

“Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar, Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan ötürü sizi ve Peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler Benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.” [Mümtehinne Suresi 1]

İnşaAllah, ümmet, düşmanının kim ve doğrunun kim olduğunu, kime inanacağını ve kime karşı tedbir alacağını iyi bilerek, Allah’ın yardımıyla yeniden dirildiği zaman ve ikinci Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurduğunda, bu ümmetin karşısına çıkacak hiçbir güç muktedir olamayacaktır.


Yorumlar

Yorum Yaz