İSLÂM VE BATI MEDENİYETLERİ BAĞLAMINDA ÜNİVERSİTELER

Emrah Akay

هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”[1]

Kalkınmaya götüren en önemli esas şüphe yok ki fikirdir. Fikir; öğrendikçe zenginleşir, anlaşıldıkça amele döner, ihlas ve samimiyetle kıymetlenir ve kalkınmaya götürür. O yüzden toplumların kalkınmasında bilgi-öğrenme-öğretme kavramları başrol oynar. Hâl böyleyken bu kavramların işlerliğini sağlayacak mekanizmaların oluşturulması, disipline edilmesi ve geliştirilmesi oldukça önemlidir. Teknoloji geliştikçe bilgiye ulaşma hızı da gelişmekte fakat buna paralel olarak bilginin miktarı artmakta ve mukayese zorlaşmaktadır. Doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt etmede yaşanan zorluk bu sefer zihnin doğru kullanılmasını da zaruri kılar. Bu durumda etüt ve tefekkür metodunu iyi anlayan, öğrenilen bilgiyi bu metot ile işleyen, aklı bir süzgeç gibi kullanarak yanlış bilgileri eleyen, zihin dünyasını dış etkilerden muhafaza eden kimse kalkınmaya hazır kimsedir. İslâm akidesi toplumsal yapının kalkınmasını ve fertlerin seçkin bireyler olmasını hedeflediği için cihad meydanında dahi esirlere 10 kişiye okuma yazma öğretmesine karşılık hürriyet kazandırmıştır. Bedir’deki bu örnek davranış Medine hicretinde de ‘Suffa Mektebi’nin inşası ile katmerlenmiştir. Burası tüm mesaisini ilim tahsiline adamış ya da zaman zaman ilim öğrenmeye gelen Müslümanlarla dolup taşıyordu. Mısır’da bulunan Amr Camii ve Ezher Camii, Şam’da bulunan Emeviye Camii, Bağdat’ta bulunan Mansur Camii bu türün en seçkin örnekleridir. Endülüs’teki Kurtuba Camii sadece Müslümanlara değil pek çok Avrupalıya da ilim irfan yuvası olarak hizmet etmiştir. İslâm medeniyetinde eğitim kurumlarından biri de küttaplardır. Kasaba ve köylere kadar yayılmış küttaplar önceleri genel okuma-yazma öğretiminin verildiği mektepler görevini üstlenirken, sonraları çocuklara medrese öncesi eğitim veren ilk mektepler konumunu almıştır. İslâm medeniyetinin ikinci önemli eğitim kurumu Beyt-ul Hikme’dir. Burada felsefe, tıp gibi bölümler okutulur akli müzakereler yapılır. Hatta burada yazılmış bazı eserler Musul’daki Dar-ul İlim, Kahire’deki Dar-ul Hikme gibi kütüphanelerin oluşumuna katkı sağlamıştır. Halife Harun Reşid zamanında temelleri atılan Dar’ul Hikme’ye oğlu Memun rasathane ve kütüphane ekleyerek zenginleştirmiştir.

İslâm eğitim kurumlarından en etkili ve yaygın olanı medreselerdir. “Ders okunan yer” anlamına gelen medreseler, dini ilimler başta olmak üzere tıp, astronomi, matematik ve diğer ilimlerin de okutulduğu eğitim merkezleridir. Medreseler genel akademi ve üniversite özelliği taşır. Profesör görevi üstlenen “müderris”lere “muid” denen görevliler yardım ederdi. Türklerin İslâm dünyasına girmesiyle gelişen medreseler Selçuklular ve Osmanlılar Dönemi’nde köylere kadar yayılmış ve gücünü artırmıştır. Selçuklu Dönemi’nde resmî kurum niteliğini kazanan medreselerde çok sayıda yabancı eser de tercüme edilmiştir.

Medreselerin en büyüğü ve en önemlisi Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün 1067’de Bağdat’ta kurduğu Nizamiye Medresesi’dir. Benzer medreseler Nişabur, İskenderiye, Kudüs, Konya (Karatay, Medresesi ve İnce Minareli Medrese), Tokat Antalya, Harran, Karavin, Sivas (Gök Medrese, Çifte Minareli Medrese, Burûciye Medresesi), İznik, Granada, Fas ve Bağdat’ta, açılmıştır. Osmanlı Hilâfet’i döneminde bu medreselerde branşlaşma ve uzmanlaşma gerçekleşmiştir. Başlı başına bir eğitim kurumu olan hastanelerin yanında tıp medreseleri de eğitimdeki yerini alır. Astronomi çalışmalarının yapıldığı rasathaneler de benzer eğitim kurumlarındandır. Genel eğitim veren medreselerin yanında kurulan ihtisas medreselerinin Daru’l-Kurra, Medresetü’l Kudât, Medresatü’l Vaizîn gibi pek çok örneği vardır. Klasik dönemde Saray Mektepleri ve Askerî Mektepler de önemli yer tutmuştur. İslâm medeniyetinin eğitim kurumlarında Birûnî, Battânî, Fârâbî, Gazâlî, İbn-i Rûşd, İbn-i Sînâ, Kindî, Cabir b. Hayyan, Harizmî gibi dünya çapında bilginler yetişmiş; İslâm medeniyetine ve insanlığa büyük katkı sağlamışlardır.

İslâm beldeleri eğitimde aydınlanma çağını yaşarken Avrupa medeniyeti aynı dönemlerde karanlık çağlarını yaşıyorlardı. Avrupalı bilim adamları yeni ufuklar açabilmek, kendilerini geliştirebilmek adına İslâm beldelerindeki üniversitelerde yetişmek üzere bu topraklara geliyorlardı. Kalkınmış ve müreffeh bir toplumun inşası, korunması ve geliştirilmesi adına açılan yüzlerce medrese Batı toplumlarına örnek olmuş; Müslüman ilim adamlarının kitapları müfredatlarına konulmuştur.

Büyük bilim tarihçisi George Sarton’a göre MS. 750-1100 yılları arasında her 50 yıl o döneme bilimsel katkılarıyla hâkim olmuş, damgasını basmış olan bir ya da bir kaç büyük Müslüman bilim adamının ismiyle anılmaya layıktır. Saron a göre “750-800 yılları arasına Cabir Çağı, 800-850 yılları arasına Harizmi Çağı, Ebul Vefa Çağı, 1000-1050 yılları arasına Biruni ve İbni Sina Çağı, 1050-1100 yılları arasına da İbnü’l Hassem ve Ömer Hayyam Çağı demek gerekir.”[2]

Üniversitelerin Türkiye’deki geçmişine bakacak olursak en eski üniversitenin İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) olduğunu görürüz. İTÜ 1773'de açılan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’a dayanır. Mühendishane-i Bahr-i hümayunun açılış öyküsü, yükseköğretim tarihimiz açısından ilginç ipuçları taşır. Bu okul Osmanlı-Rus harbinde mağlup olan Osmanlı Devleti’nin ivedi bir şekilde mühendis yetiştirilmesi ve deniz harp tekniklerinin geliştirilmesi için kurulmuş ve en yetenekli komutanların müderris olduğu bir eğitim kurumuna dönüştürülmüştür. O dönemlerde Sultan III. Selim, bugün bile ihtiyacını hissettiğimiz bir anlayışı; akademik liyakat ölçüsünü ve değerler sistemini ortaya koymuştur. Bu sistemle hocaların görev değiştirmeleri, azledilmeleri ya da kıdem almaları sahip oldukları liyakate ve tecrübeye dayanmakta, din, dil ve yaşına bakılmaksızın eğitime sağladığı katkı süresince görevine devam etmeleri gözetilmektedir.

Tanzimat’tan sonra üniversiteleşmenin başlangıcı olarak Dar’ul Fünun açıldı. 1863’te Fen Bilimleri Üniversitesi olarak kurulan üniversite, İslâm medeniyetinde yükseköğretimin kurumsal bir yapıya bürünmesine ön ayak oldu. 1912’de İstanbul Dar’ul Fünunu, Hilâfet’in ilgasından sonra İstanbul Üniversitesi olarak isim değiştirdi. Bu isim değişikliği beraberinde fikir, metot, üslup ve hedef değişikliğini de getirdi. Üniversiteler İslâmi eğitim müfredatından arındırılarak Batıya uygun, modern ve seküler eğitim veren kurumlar hâline geldi. Yukarıdaki örnekleri de incelendiğimizde İslâm’ın otorite olduğu dönemlerde matematik, tıp, astronomi, fizik, felsefe, sosyoloji alanlarında çığır açan ilim adamlarının eserlerinin Batı için referans olduğunu görürüz. Fakat Hilâfet’in ilga edilip, küfrün otorite olduğu dönemlerde ise işlerin tam tersine geliştiği; Müslümanlar için yegâne referans kaynağı Batı ve Batılı mefhumlar olduğu aşikârdır. Hâl böyle olunca önce bilgilerimiz değişti. Sonra sahip olduğumuz bilgiler fikirlerimizin değişmesine, değişen fikirlerimiz de duygu ve eylemlerimizin değişerek Batılılaşmasına neden oldu. Ardından aldıkları soluğu bile taklit etmeye ve nihayet Batılı fikirleri, İslâmi fikirlere karşı savunmaya başladık. Hatta öyle bir noktaya geldik ki Batı’ya en düşman, İslâm’a en çok sahip çıkanlarımız bile Batı fikirlerinin aslında İslâm’a çok da aykırı olmadığını söyleyerek hem kendi avundu hem de Müslümanları avuttu.

Mesela ülkemizde 80’li yılların sonuna kadar üniversiteler toplumsal meselelerin tartışıldığı, ideolojik kavgaların yaşandığı, öğrencilerin bedel ödediği kurumlar iken bir anda apolitizmin türediği, kız-erkek ilişkilerinin karmaşıklaştığı, kariyerden başka hedefin konulamadığı kurumlar hâline geldi. Şüphe yok ki bu değişim Hilâfet’in ilgasından hemen sonra başladı ve hızlı bir şekilde devam etti. Zira müfredat tam da kapitalizmin ihtiyacına göre belirlendi. Örneğin eğitimde tabu görülen Batılı eğitimci Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin üst basamaklarında kariyer (statü) ve daha üstünde ise saygı görmek yer almaktadır. Yani mutlu olmak isteyen bireyler, saygı gösterilen popüler bir kişi olmak için mücadele etmeli, para kazanmalıdır. Üniversiteler bu yüzden daha çok para kazandıran mesleklerin seçilmesi üzerine kurulmuş, topluma ve ümmete faydalı olmanın düşünülmediği hatta akıl dışı kabul edildiği bir rekabet ortamına dönüşmüştür. Bu durum henüz 17-18 yaşındaki gençlerin hayatlarını ona bağladığı, sınavdan başarılı olmaktan başka bir çıkar yolun kalmadığı, başarısızlığın intihar etmeyi gerektirdiği bir anlayışa evrilmiştir. Sosyal bir varlık olan insanın içinde bulunduğu durumdan koparak ders çalışmaya yıllarını verdiği ve bu süreçte hem dîni, hem toplumsal gelişimini ihmal ederek 3 saatlik bir stres ortamına kilitlendiğini görmek zor olmasa gerek. Sonuçta harcanan bunca emek güçlü ve kalkınmış bir birey meydana getirse sorun yok ama eskisini mumla aratacaksa vah ki ne vah...

Maalesef ki Cumhuriyet nesli ilk on yılında on beş milyon gencin perme perişan olmasıyla övündü. Modern, çağdaş ve Batılı olmanın sevinciyle kahkahalar attı. Daha ileri demokrasi, daha laik ve medeni bir toplumun inşası için kan ter içinde kalırcasına koşturdu. Fakat arkasından nasıl bir nesil türeyeceğini kestiremedi. Esrar, uyuşturucu, bonzai gibi maddelerin kullanım yaşı 14-15’lere düşerken, kullanım ortalaması ise yüzde 40’lara yükseldi. Uyuşturucu ile mücadele merkezleri, kişisel gelişim kursları, ahlak ve değerler eğitimi okulları açıldı. Çocuk cezaevlerinin sayısı artırıldı, topluma kazandırma seminerleri verilmeye başlandı. Diğer taraftan sınırsız özgürlükler adı altında cehennem çukurları açıldı ve genç yaşlı demeden insanımız bu çukurlara iteklendi. Son anda paçayı kurtaranlar da oldu, dengesini kaybedip düşenler de. İşte tam da bu noktada devreye eğitim sistemi ve üniversiteler girmekte. Bir bireyin topluma bakışını, hayata ve kâinata karşı tavrını belirleyeceği çağlarda aktarılan fikirlerin türüne göre ahlaklı, idealist, toplumuna faydalı bireyler inşa edeceği gibi; hedefsiz, tutarsız ve bireyci bir gençliğin de inşası mümkündür. Fakat İslâmi eğitim sisteminin yerine kapitalist eğitim teorisyenlerinden alınan metotlar eklemlenince zincirin son halkası da tamamlanmış oldu. Freud ile cinselliğin önemine atıfta bulunurken, Pavlov ile tepkisel koşullanan hayvan-insan örneğine, Piaget ile yaş dönemlerinin gerektirdiği bilişsel süreçlere, medeni hukuk ile hayatımıza giren 18 yaş mefhumuna, pedagojik formasyon adı altında çocukları metadan farksız gören zihniyete kadar bir dizi gayri insani metotla insan yetiştirme...

Aklıma tek bir soru geliyor aslında; bunca saçmalığa ne gerek vardı? Kişiye yaratıcısı olan Rabbi yetmez mi?

Hülasa bu meselenin tek bir çözümü var ki o da üniversite bağlamında ideolojinin esas alınmasıdır. İdeolojik devletler üniversite mefhumuna kalkınma eksenli bakarken, ideolojik olmayan devletler öğrenci sayısını arttırma ve bununla övünme ekseniyle bakar. Gençliği bir toplumun garantörü olarak görenler, eğitim sistemini geliştirirken insan vakıasını sahih bir şekilde ele alır. İnsanın kalkınmasını içgüdü ve uzvi ihtiyaçlar ekseninde gerçekleştirir. Diğerinde ise nsan sadece bir araçtır. İdeolojik olan ve olmayan devletlerin yöneticilerinden sadır olan şu sözler meseleyi oldukça yerinde açıklamaktadır.

ABD Başkanı Obama: “... Bu becerileri öğrenmek sadece geleceğiniz için önemli değil, ülkemizin geleceği için de önemlidir. Eğer Amerika’nın en ileri seviyede kalmasını istiyorsak kullandığımız metotları değiştirecek, araçlar ve teknolojide uzmanlaşacak sizin gibi genç Amerikalılara ihtiyacımız var. Bu yüzden sizin de yer almanızı istiyorum. Sadece yeni bir video oyunu satın almayın, bir tane de siz yapın. Sadece yeni çıkan bir uygulamayı indirmeyin, tasarlamasında yardımcı olun. Sadece telefonunuzla oynamayın, programlayın. Hiç kimse bilgisayar mühendisi olarak doğmaz ama biraz sıkı çalışma, biraz matematik ve bilim ile herkes bilgisayar mühendisi olabilir. Bu hafta bunu deneme şansınız var. Sakın kimsenin ‘yapamazsın’ demesine izin vermeyin. İster şehirde ister kırsalda yaşayın, eğer sıkı çalışmaya niyetliyseniz geleceği şekillendirecek olanlar da sizlersiniz...”

T.C. Ulaştırma Bakanı B. Yıldırım: “... Bir bulut sistemi diye bir şey var herkes istediğini oraya koyuyor, işinize yarayanı oradan alıyorsunuz. Öyle sistematik bir şey yok, abur cubur dolu. Bu bilişime fazla kafa yorarsan sıyırırsın, kullanacaksın, nimetlerinden yararlanıp, işini göreceksin. Kafayı taktın mı o zaman kötü, hikmetine fazla şey yapmamak lazım...”[3]

Daha anlamlı olacağına inandığım için en başta yazdığım ayeti tekrar ediyorum:

هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”[4]



[1] Zümer Suresi 9

[2] George Sarton and The History of Science

[3] https://www.youtube.com/watch?v=aCLG2r_Ffog

[4] Zümer Suresi 9


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz