İSLÂM BELDELERİNDEKİ EĞİTİM KRİZİNİN NEDENLERİ

Cahit Toprak

Bizlere ilim talep etmeyi farz kılan ve âlimleri peygamberlerin varisleri kılan Allah’a hamd olsun ve nebilerin en üstününe salat ve selam olsun ki o şöyle demişti:

يُوزَنُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدَمِ الشُّهَدَاءِ

 "Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır."

İslâm, ilim ve öğrenmeye büyük önem vermiştir. İlim hayatın temel ihtiyaçlarından birisidir ve ümmetlerin ihyası ve kalkınmasının işaretidir. Eğitimin amacı İslâmi şahsiyetler oluşturmak ve topluma ihtiyacı olan her türlü bilim ve ilmi vererek yeterliliğini ve üstünlüğünü sağlamaktır ki böylece başka ülkelerden bağımsız olabilelim. Buna ilaveten eğitim; bir milletin kültürünü korumanın ve yaymanın yoludur. Eğitim o medeniyetin simgesidir ve kendi içinde tatbik etmeyi ve dışarıya yaymayı amaçladığı standartlarının ve hayat nizamının temelidir.

Hiç şüphesiz İslâm dünyası gözümüzü yaşartan, yüreklerimizi kanatan ve gelecek nesillerimizi etkileyen bir eğitim krizi çekmektedir. Laik eğitim sisteminden kaynaklanan sorunlar tüm İslâm beldelerinde birbirine benzemektedir ve her biri de o ülkedeki devrim, savaş ve çatışma gibi dahili meselelerle yakından ilişkilidir.

Bugün eğitimin karşısında duran öncelikli ve en önemli sorun, bu eğitimin sömürge dönemlerinden miras kalmış ve diretilmiş olmasıdır. İslâm beldelerindeki eğitim sistemlerinin çoğu Batı’dan ithal edilmiştir. Başlıca hedefleri ise öğrencilere konuları iyice sindirmek veya düşünmek için imkân verip araştırma ve analiz yaparak bağlantı kurup tatbik edebilmek yerine, sınavları geçip karne alabilmek için bilgiyi ezberletmektir... Hedef öğrenci değil enformasyon; faydalı bilgi değil karne... Bu ise tesadüfen değil, sistematik olarak tatbik edilmektedir. Aynı zamanda bu sömürgeciliğin ve entelektüel ve kültürel işgalin bir şeklidir. Çocuklarımıza okullarda ve üniversitelerde verilen eğitimin hedefi İslâm’ın temel kuramını, yani İslâmi akideyi oluşturmak değildir. Eğitim çocuklarımızı demokrasi ve hürriyetlerin koruyuculuğunu ve savunuculuğunu yapan laik insanlara dönüştürüyor. İslâm’ın yerine onlara vatanseverlik ve milliyetçilik aşılanıyor. Bu ne kadar vahim bir sorun!

Ürdün’de, Filistin’de, Suudi Arabistan, Tunus ve Türkiye’de, müfredatın sık sık değiştirilmesi, öğrencileri dinlerinden ve ümmetin meselelerinden uzaklaştıran hain planlardan apaçık bir örnektir. Buna ilaveten müfredat genellikle katı ve esneklik göstermeyen, öğrencilerin ihtiyaçlarına ve toplumun beklentileriyle uyumlu olmayan bir müfredattır.

Eğitim kalitesindeki krizi meydana getiren faktörlerden birisi de eğitim kurumlarıdır. Bu kurumlar uygun bir vizyondan yoksun olmakla birlikte, yeterli düzenlemeden de yoksundurlar ve başarısızlıkları aşikârdır. Eğitimin aşamaları arasında hiçbir bağlantı kurulmamıştır.

Temel prensip, devletin eğitimden ve eğitim sürecinin her türlü ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu olduğudur. Yani kurum ve araçları, okul ve üniversiteleri, kütüphane ve laboratuvarları ve her şeyden önemlisi nitelikli öğretmen ve âlim gibi ihtiyaçları karşılamaktan sorumlu olan devlettir. Çoğu İslâm beldesindeki okullara baktığımızda, her bölgede, özellikle köylerde ve ücra bölgelerde okul eksikliği olduğunu, okul olsa bile uygun ortamdan yoksun olduğunu görüyoruz. Eğitim sürecinin muhtaç olduğu her şeyden, uygun binadan, elektrikten, temiz sudan ve havalandırma ve ısıtmadan, araç ve gereçlerden mahrum olduklarını görüyoruz... Sınıflar mekân veya aydınlatma açısından uygunsuz, sandalye ve masalar çocukların uzun süre oturması için uygun değil ve sınıfların çoğu aşırı kalabalık olup eğitim üç vardiya da verilmektedir. Bu sadece Gazze gibi beldelerde böyle değil... Mısır’da bazı sınıflarda öğrenci sayısı 120’yi buluyor. Yemen’de tek bir sınıfta 90-120 öğrenci bulunmakta. UNESCO’nun açıkladığı verilere göre Güney Asya’nın en kalabalık sınıfları Pakistan’da bulunuyor ve 3 öğretmene 500 öğrenci düşüyor.  Afganistan’da derslik sayıları yetersiz, sınıflar aşırı kalabalık ve öğretim iki vardiyadan oluşuyor ki bunun anlamı eğitimin sadece bir kaç saat verilebildiğidir. Sudan, Fas, Ürdün, Moritanya ve Somali’de binlerce okul eğitim faaliyetlerini çadırlarda yürütmek zorunda... Hatta (daha gelişmiş olan) Türkiye’de bile, eğitim sistemi genel olarak kaynak ve bütçe eksikliğinden mustarip ve okul başına düşen öğrenci sayısı çok yüksek. Örneğin doğu bölgelerindeki sınıflarda 50 öğrencisi olan sınıflar bulunmaktadır... Kütüphane, laboratuvar eksikliği de söz konusudur. Bunları bulmak mümkün olsa bile, çoğu kez öğrenci sayısına oranla, çocukları okumak veya bilimsel araştırma yapmak için ve düşünme becerilerini ve zekâlarını geliştirmek için teşvik etmeye yeterli değil... Şunu da unutmayalım ki İslâm beldelerinde genel olarak Arapçanın unutturulması ve zayıflatılması da yapıcılıkta ve eğitim için bağımsız bir vizyon geliştirmede düşüşe yol açmıştır. Bu nedenle birçok öğrencinin öğrenmekten veya yapıcı olmaktan uzaklaşması da şaşırtıcı değildir.

Okuma yazma bilmemeye gelince, bu son derece büyük bir sorun... Kur’an ve okuma yazma öğrenmenin zorunlu olduğu İslâm Devleti’nde okuma yazma bilmeyen adeta hiç yoktu. Kitaplar ve kütüphaneler okumak veya ödünç almak isteyen herkes için ulaşılabilirdi. Aynı dönemde Avrupa’da cehalet %95’in üzerindeydi. Ne var ki bugün durum tam tersine. Bugün cehaletten mustarip olanlar biz Müslümanlar olduk! İslâm dünyasının benimsemiş olduğu eğitim politikalarının kaçınılmaz akıbeti bu oldu. Bu eğitim politikaları aslında kâfir sömürgeciler tarafından geliştirilmiş ve dikte edilmiştir. Bunlar öğrencinin de öğretmenin de motivasyonunu yok etmiştir. Hele ebeveynlere yüklenen yüksek eğitim masrafları bir yana, bir de savaş ve istikrarsızlıktan kaynaklanan güvensizliği unutmayalım.

“Arab Knowledge Report 2014” araştırmasının sonuçlarına göre Arap bölgesinde 15 yaş ve üzeri okuma yazma bilmeyenlerin sayısı 2012 yılında 51,8 milyona ulaşmış, bunların %66’sına tekabül eden çoğunluğu kadınlar oluşturmaktadır. UNICEF 2015 yılındaki raporunda, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da 12 milyon çocuğun okul dışı olduğunu, Afganistan’da çocukların %40’ının okula gitmediğini ve kırsal alanlardaki Afgan kadınların %90’ının okuma yazma bilmediğini açıkladı. Ayrıca bir hükümet raporu Pakistan’da 24 milyon çocuğun eğitimsiz olduğunu göstermiştir. İlköğretime giden öğrencilerin neredeyse yarısı hâlâ okuma yazma bilmiyor! Bangladeş’te ise her aşama ve düzeyde sınavlarda dolandırıcılık ve soruların sızdırılması nedeniyle vasat bir eğitim kalitesi söz konusu.

Aynı durum üniversiteler için de geçerlidir. İçinde bulunduğumuz kapitalist ideolojinin eğitim masraflarına baktığımızda -ki bu ideolojide eğitimden sorumlu olan devlet değil ailedir- üniversite eğitiminin pahalı ve ailelerin bütçeleri için külfetli olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı birçok insan üstün akademik başarısına rağmen masrafların altından kalkamadığı için üniversiteye gitme hayalinden vaz geçiyor. Ebeveynler bazen arsalarını ve mülklerini satmak, borç almak veya birçok işte aynı anda çalışmak zorunda kalıyor hatta yüksek üniversite masraflarını, kitap ve ulaşım masraflarını karşılayabilmek için öğrenci kendisi çalışmak zorunda kalıyor.

Peki, İslâm vatandaşların eğitim ihtiyacını karşılamayı, devletin üzerine bir görev kılmadı mı? Şu mevcut ülkeler (Allah yöneticilerini yok etsin) eğitim sektörüne kaç kuruş feda etti?! İslâm dünyasındaki ülkelerin insan ve maddi kaynaklar açısından zengin olduğunu biliyoruz, fakat kaynakları halklarının elinde değil, efendilerinin emrine amade bu yıkıcı yöneticilerin sayesinde kâfir sömürgecilerin elinde...

إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُواْ مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ

Nitekim, kendilerine uyulanlar, azabı görünce uyanlardan uzaklaşacaklar ve aralarındaki bağlar kopacaktır.[1]

Eğitim sektörüne yapılan harcamaların azalması eğitimin gelişmesi önündeki engeldir. 2001 yılında İslâm dünyasındaki 41 ülke bütçesinin sadece %6’sını eğitime harcarken 25 ülke gayri safi milli hasılanın %3’ünden azını eğitime harcamıştır. Milli gelirden eğitime ayırdığı kaynak oranıyla Türkiye OECD ülkeleri arasında sondan ikinci sırada yer almaktadır. Pakistan’ın eğitim geliştirme için 2015-2016 yıllarında GSYH’den ayırdığı pay sadece %2,3 olmuştur! Aynı zamanda Yahudi varlığı eğitim için GSYH’nin %10’unu kullanmakta ve en çok üniversiteleri desteklemekte ve öğrenci başına yılda ortalama 1100 dolar harcamaktadır. aljazeera.net’in yayınladığı istatistiklere göre ise bilimsel araştırmaya en az yatırım yapan ülkelerin bilhassa Asya bölgesindeki Arap ülkeleri olduğunu göstermiştir. Harcamaları %0,1’i geçmemiştir. Afrika’dakilerin harcamaları %0,5’i geçmemiştir. Shanghai Jia Tong akademik sıralamasına göre, siyonist düşmanın üniversiteleri ise dünyanın en iyi 150 üniversitesi arasında yer alıyor.

Fakat bu listede hiçbir Arap üniversitesinden bahsedilmiyor! İlk 500 üniversite arasında ise sadece bir tane Arap üniversitesi listeye girebilmeyi başarmıştır. O da, Kral Suud Üniversitesi olmuş ve 428’inci sırada yer almıştır! QS World sıralamasına göre 2014/2015 yılında İslâm dünyasındaki hiçbir üniversite ilk 100 arasına girememiştir. İlk 400 arasına ise İslâm dünyasından sadece 11 tanesi girebilmiştir. Buna ilaveten 2016 yılında Times Higher Education sıralamasının en son sonuçlarına göre İslâm dünyasından sadece 10 üniversite dünyanın en iyi 400 üniversitesi arasına girebilmiştir!

Hatta burs ve yardımlar da çoğunlukla yanlış kişilere verilmiş. Üstelik sözde en iyi kolejlere erişim de adil değil ve görünüşte sadece belirli kişilere has olmuştur. Bu durum üreticiliği bastırmakta ve bilim, araştırma ve bilimsel ilerlemede, kitap yazmada elemen sayısını kısıtlamaktadır. Hâlbuki bu bir hak olarak herkese açık olmalıdır. Bundan ziyade, bazı yoksul ailelerin erkeklerin eğitimini kızların eğitimine tercih ettiğini görüyoruz, çünkü ailenin her ferdini okutmaya gücü yetmiyor. Erkekleri tercih etmeleri ise erkeğin ailenin geçiminden sorumlu olmasından kaynaklanıyor. Bundan dolayı erkeklerin okumasını kızların okumasından daha faydalı görüyorlar... Hatta bu durumda bile, üniversite eğitimini tamamlamaya güç yetirenlerin iş imkânları da gelirleri de düşük fakat geçim masrafları yüksek. Böylece kendi ülkelerindeki güvensizliği ve adaletsizliği hissediyorlar. Çünkü üniversitelerde, araştırma kurumlarında ve iş yerlerinde torpil, merkeziyetçilik ve despotluk hâkim.

Daha önce de belirttiğimiz gibi bilimsel araştırmaya yapılan pinti yatırımlar diğer açmazlarla birleşince öğrenciler hüsrana ve bazen ümitsizliğe uğradı, birçok İslâmi toplumdaki gerçekleri yansıtan ve onlara daha iyi bir geleceği engelleyen en önemli sorunlardan birisine yol açtı. Bu sorun, zihinleri, tecrübe ve becerileri Batılı ülkelere ihraç eden ve karşılığında ümmeti entelektüel, kültürel, eğitimsel ve bilimsel olarak zayıf bırakan "Beyin göçü" sorunudur. İslâm beldelerinin yüz binlerce öğrencisi eğitimini Batı’da devam ettirmektedir. Bilhassa doktora derecesi elde edenler memleketlerine geri dönmemektedir. Arab League, UNESCO ve Dünya Bankası’nın araştırmaları, gelişmekte olan ülkelerden beyin göçünün üçte birini Arap dünyasının sağladığını ortaya koymuştur. Bu arada (İslâm dünyasına eğitimde örnek olarak gösterilen) Türkiye öğrencileri yurt dışında olan ülkeler arasında 11’inci sırada yer almaktadır. Yabancı ülkeler özel okullarla işbirliği yaparak Pakistan’ın parlak zihinlerinin peşine düşmüşler ama Pakistan halkına veya İslâm dünyasının diğer yerlerine faydalı olmaları için değil, Batılı ülkelerin çıkarları için sömürmek için...

Tüm bunlardan sonra bir de şaşırıyoruz: Acaba onlar ilerlerken biz niye geriliyoruz diye?! Onlar bizim bilim insanlarımızı çekip alırken ve eller üstünde tutup överken, İslâm beldelerinin hükümetleri, yöneticileri ve medyası, artistleri ve dansçıları yüceltip bilim insanlarına ve mucitlere ne ilgi ne de alaka göstermekteler! Böylece Müslümanların yetenekleri çalınıp kâfir ülkelerin gücüne dönüşürken bizim zaafımız hâline geliyor.

Tüm bunların ışığında bu ülkelerdeki öğretmenlerin statü, saygınlık, maaş ve çalışma şartlarının ne olduğu hakkında bir fikrimiz var mı? Şayet eğitim yeniden hayat kazanmanın en önemli temellerindense, o zaman öğretmen de eğitimin en önemli sütunlarındandır. Hakikaten de İslâm, öğretmenin statüsünü yüceltmiş, fedakârlıklarını ve gayretlerini övmüştür. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir:

إِنَّ اللَّهَ وَمَلائِكَتَهُ وَأَهْلَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ حَتَّى النَّمْلَةُ فِي جُحْرِهَا وَحَتَّى الْحُوتُ فِي الْبَحْرِ لَيُصَلُّونَ عَلَى مُعَلِّمِ النَّاسِ الْخَيْرَ

"Allah Teâlâ Hazretleri, melekleri, semâvat ehli, deliğindeki karıncaya, denizindeki balıklara varıncaya kadar arz ehli, halka hayrı öğretene mağfiret duasında bulunur."[2]

Fakat adaletsiz ve zalim yöneticiler bu aziz ümmetin evlatlarının hiçbirine hatta rahmet peygamberinin peygamberlerin varisleri olarak nitelediği öğretmenlere bile değer vermemiştir! Hâlbuki amellerin ölçüsünü çıkar ve kazanç üstüne kurmuş Amerika, Japonya ve Almanya gibi kapitalist ülkeler bilgin ve öğretmenlere değer vermektedir. Onlara daha yüksek maaşlar ve ayrıcalıklar sağlayarak, hak ettikleri şekilde onurlandırarak saygı gösterilmektedir. İslâm dünyasına baktığımızda, Arap ülkeleri dahil, öğretmenlere daha düşük maaş ve ücret ödediklerini görüyoruz. Bundan dolayı öğretmenlerin çoğu asıl mesleklerine uygun olmayan bir ek işte çalışarak geçimini sağlamak zorunda kalıyor. Buna bir de mesleğin doğasına ve prestijine uygun iyi ve uygun koşulların yokluğu da eklenince öğrencilerin ve toplumun öğretmene bakış açısı olumsuz yönde etkilenmektedir. Ayrıca vasıfsız ve ehil olmayan kişileri öğretmen atayan politikaları da unutmayalım. Bilhassa öğrencilerin okuma, yazma ve matematik gibi temel becerileri geliştirdikleri birinci aşamada... Yahut öğretmenlerin üniversitede uzmanlık alanı olmayan konularda ders vermek zorunda bırakılması da eğitimin kalitesini düşürüyor. UNESCO 2014 yıllık raporunda, Arap ülkelerindeki çocukların %43’ünün eğitimin temel ilkelerinden yoksun olduğunu açıklamıştır. Zira öğretmenlerin mesleklerini yerine getirebilmek için uygun eğitim görmedikleri ve buna ilaveten öğretmenlik statüsünün düşmesi de performansı, verimliliği ve hizmeti düşürdüğünü açıklamıştır. Hatta öğretmenlerin aşağılanmaya, temel haklarını talep ettiğinde yaptırımlara maruz kalması da söz konusu. Tıpkı Tunus, Filistin, Mısır ve Ürdün’de olduğu gibi.

Yine eğitim metotlarını ve esneklik, yaratıcılık, çeşitlilik ve canlılıktan yoksun bıkkınlığa ve düşünme ve üreticilik yetilerinin tükenmesine yol açan başarısız metotları da unutmamamız gerekiyor. Bunlar tamamen talim terbiye üzerine kurulu ve soyut bilgilerin ezberlenmesine odaklanmış, zihinde algılanmayan ve gerçekle ilintilenmeyen veya analiz ve anlayışa götürmeyen metotlardır. Sonucunda ise öğrenme arzusunu yok edip okulu terk etmeye yol açmaktalar. Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu (UNICEF), Orta Doğu’da 12 milyon çocuğun yoksulluk, cinsel ayrımcılık ve şiddetten dolayı okulu terk ettiğini duyurdu. Bu istatistiklere Irak ve Suriye’de sayısı 3 milyonu geçen, savaştan dolayı okulu bırakmak zorunda kalan çocuklar dahil edilmemiştir.

Tüm bunlar sadece birkaçında değil, tüm İslâm dünyasındaki ülkelerin rejim politikalarının doğal sonucudur. Onlar sömürgecilerin Osmanlı Hilâfetini yıkmayı başardıkları günden beri kâfir sömürgecilerin emri altındalar. Sömürgeciler ülkelerimizi sömürmek için planlar yaptılar. Böylece kendi politikalarını tatbik edip kendi çıkarlarını ayakta tutup ümmetin varlıklarına el koyabilmişlerdir. Ajan yöneticiler ise bu sömürgecilerin eliyle, onların gözetimi altında, sadık köleler olarak oluşturulmuştur. Hakikaten de sömürgeciler başarılı olmuşlardır. Ajanlar sömürgecilerin emirlerini yerine getirdiler, yönetim, iktisat, eğitim vs. her alanda onların ilkelerini benimsediler... Sömürgeciler bu ajanların iplerini ellerinde tutabilmek için ise Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’nı icat ederek sömürgeci ülkelere ve bilhassa Amerika’ya onları bağımlı kıldılar. Onları kendilerine verilen kredilerin kullanılacağı proje ve yatırımları da şart koşan Dünya Bankası’ndan borç almaya zorladılar. Tabii ki bu proje ve yatırımlar devletin hayati projelerine yarayan veya kalkınmaya götüren projeler olmadı. Öte yandan, bunlar kapitalist ülkelerden alınmış kredilerdir. Yani kat kat katlanan faizle ve asla devletin geri ödemesi mümkün olmayan, sömürgeci ülkelerin elinden kopmayı imkânsız kılan ve onlara esir ve köle kılan kredilerdir!

Burada bizleri alakadar eden husus şudur: Bu yöneticiler ve efendileri için eğitim öncelik teşkil etmiyor. Onları ilgilendiren tek şey kendi çıkarlarıdır ve kendi ideolojik mirası olan bu ümmete ne gibi plan ve tuzaklar dayatabilecekleridir. Bu yönetimler Batılı laik ajandayı ve eğitimde kapitalist bakış açısını ve bilhassa daha önce bahsettiğimiz gibi gelecek nesillerin laikleştirilmesi ve Batılılaştırılması için müfredat geliştirmeyi benimsemişlerdir. Batı’da tatbik edilen eğitim modellerini ithal ettiler veya Batılı kuruluşlardan eğitimin daha fazla laikleştirilmesini hedefleyen eğitim modellerini benimsediler ve beldelerimizde eğitimi teşvik kisvesi altında bunları tatbik ediyorlar. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri’nde Finlandiya modelini ve Mısır’da Singapur ve Japon modeli ve birçok Arap ve İslâm beldesinde Amerikan eğitim modelini uygulamaktalar. Elbette bunlar başarısız deneyler oldular. Zira bu eğitim modellerindeki eğitim ilkeleri bu ülkelerin sahip oldukları ideolojiden kaynaklanmaktadır. Onların ideolojisi de araçları ve bileşimleri ve öğretim metot ve sistemleri ve müfredatı tümüyle Müslümanların sahip olduğu ideolojiyle tezat içindedir ve altyapısı dahi bizim sahip olduğumuz altyapıdan farklıdır ve kesinlikle realiteyle alakası olmayıp toplumun ve öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamamaktadır.

Tüm bu sorunların ve meselelerin çözülmesi ve eğitimin, bilginin ve öğretmenin prestiji, konumu ve gücünün iade edilmesi eğitimin kalitesine önem veren ve bunu kendi meselesi ve vatandaşlarının temel ihtiyacı olarak gören bir devlet olmadıkça mümkün olmayacaktır. Bu ancak aktif olabilmek için gerekli olan her şeyi verip vatandaşlarına eğitimi karşılıksız veren bir devletle mümkündür. Eğitim vermek devletin görevidir. Eğitim, kadın ve erkek, herkes için ücretsiz olmalıdır. Devlet İslâm akidesini kendine temel edinmeli ve öğretmenin konumu teminat altına almalıdır. Bilim insanlarını kucaklayacak ve onlara iyi bir hayat sunacak, onları yeniden teknolojik ve bilimsel ilerlemeye katkıda bulunmak için geri getirecek olan devlet, Allah’ın yardımıyla, inşaAllah çok yakında kurulacak olan nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet’tir...

Ya Rabbi! Bizlere bizim için seçmiş olduğun dini, İslâmi Hilâfet’i ikame ederek uygulamayı nasip eyle! Ve bizleri onun şahitleri ve askerleri kıl.



[1] Bakara Suresi 166

[2] İbni Abdi’l Berr, Kurtubi


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz