SÜNNET-HADİS İNKÂRCILIĞININ TARİHSEL ARKA PLANI

Emrah Akay

Bu başlık altında yazılacak bir konunun hacimce çok daha fazla yer kaplaması gerektiği muhteviyat açısından elzemdir. Ciddi araştırmalar yaparak, derin bir tetkikten geçirmek bu konunun anlaşılması açısından zaruridir. Aksi takdirde eksik, hatalı, yanlış ithamlara maruz bırakan bir makale olmaktan öteye geçmez. O hâlde bize ayrılan küçük bir hacimde bu konuyu çok fazla teferruata dalmadan ama özünü ve aslını da bozmadan vermeye çalışacağız.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, ‘inkâr’ mefhumu Müslümanlara özellikle de Batı’dan miras kalan kronik ve bulaşıcı bir hastalıktır. Herhangi bir şeyi inkâr etme alışkanlığı özellikle de yaşanılan toplumda farklı olmayı, hür düşünmeyi ve akılcılığı gündeme getirerek ‘elit’ veya ‘entelektüel’ olma çabalarının bir sonucudur. Hiç şüphe yok ki; bu çabaların kendisinden fışkırdığı fikir rasyonalizmdir ki o da sekülerizm (laiklik) temel fikrinden çıkmıştır. İnkâr problemi İslâm’ın ilk yıllarında akideye (temel düşünceye) aykırı değildi. Bazı meselelerde ehliyetli ve yetkin kişiler o meseleler ile alakalı delil ve görüşleri reddetme veya kabul etme arasında bir karar veriyorlardı. Fakat bu görüşler toplumsal yapıyı bozmuyor aksine çok seslilik ve fikir zenginliği doğuruyordu. Zaman ilerleyip Batı, İslâm’a ve Müslümanlara karşı yürüttüğü kültür saldırılarını hızlandırdıkça ve üstelik bu saldırıları Müslümanların güvenip, sevdiği şahsiyetler üzerinden gerçekleştirince işin seyri değişti. O noktadan sonra görüşlerdeki çeşitlilik, fikirlerde ciddi hasarlar meydana getirmeye başladı. Çünkü tartışılan veya inkâr edilen meseleler arasına akide ile ilgili meseleler de girdi, akıllar adeta kendi ilahlıklarını yarıştırır seviyeye ulaştı. Böylesi bir akıl oyununda taraflar deliller üretme, karşı tarafın tezini çürütme gibi bir takım hamleler ile taraftar toplamaya çalıştı. Artık geçerli akçe akıl ve aklın kabul ettiği ölçü hâline geldi. Aklı daha fazla ikna edenin kazandığı bu süreç hiç şüphesiz ki felsefe ve kelam gibi bir takım tartışma konularını da beraberinde getirdi. Sünnet konusu da kapsamına aldığı hadis meselesi ile birlikte bu tartışma ve eleştirilerden nasibini aldı. Sünnet-hadis kavramlarına yapılan saldırıların siyasal ve toplumsal neden ve sonuçlarına girmeden önce bu saldırıların tarihsel neden ve sonuçlarını ele alalım.

‘Sünnet’in ıstılahi manası şöyledir: Hz. Peygamber’den sadır olan sözler, fiiller ve sükûtlardır. Bunlar emir, yasak veya mendup olan şeylere işaret ediyorsa ister üzerinde nas olsun isterse olmasın Sünnet olarak isimlendirilir. Herhangi bir hükme bina edilmeyen ve mendup özelliği de taşımayan söz ve davranışları ise Sünnet olarak isimlendirilmez. Zira onlar uyumak, yürümek, oturmak, yemek, içmek gibi mubah olan daireye girer. Bu tanımlamadan sonra Sünnet üzerinde kafa karışıklığının çıktığı ilk dönem olarak hicri ikinci asır gösterilebilir. Bu dönemde Mutezile ekolünün ve Şia’nın etkisini görmek mümkündür. Mutezile hadislerin ayıklanması gereğinden hareketle “haber-ul vahid” denilen tek kaynaktan rivayet edilen hadislerin alınmaması gerektiği üzerinde durmuştur. Ayıklama, eleme, güvenirlilik ölçüleri oluşturarak kabul edilebilecek hadislerin sayısında sınırlamaya gitmiştir. Şia ise hadis rivayeti konusunda Ehli Beyt’in ölçü olabileceğini Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e onlardan daha yakın ve tarafsız kimsenin olamayacağına dair görüşler dile getirmiştir. Bu iki görüş, ardından hadis rivayeti ile alakalı birçok sorunun da cevaplanması gereğini doğurmuştur. Bunlar; hadisleri rivayet edenlerin sayısı, rivayet edildiği dönem, rivayet edenin udül(adil) olması, fâsık olmaması, nakil yollarının güvenilir olması vs. Bu tartışmalar önceleri ilmi olarak inceleniyor ve herhangi bir bilgi karmaşasına yol açmıyordu. Hatta hadisleri toplayan âlimler kitaplarına koydukları bütün nakilleri yukarıda bahsi geçen ölçüler ışığında analiz edip sınıflandırıyorlar, ihtilafları büyük ölçüde çözüyorlardı. 19. yüzyıla kadar Sünnet ve hadislere dair konular İslâm Devleti’nin çatısı altında yetişen âlimlerin büyük emekleriyle ihtilaf ve problem olmaktan çıkmıştı. Klasik dönemde İmam Şafii, Ahmed bin Hanbel, İmam Buhari, İmam Nevevi, İmam Malik, Tirmizi, Nesai gibi kalitesini ispatlamış âlimlerce hadis ilmi kontrol ediliyordu. İslâm Devleti’nin son dönemlerine doğru çağdaş diyebileceğimiz bazı âlimlerin yine aynı düşünce ile hizmet ettiklerini yazdıkları eserlerden görebilmekteyiz. Müttefikun Aleyh, Mütevatir Hadisler, Kütüb-i Sitte Şerhi ve Hadis Muhatasarı gibi eserler bunlardan bazılarıdır. Fakat Batı özellikle Sünnet ve hadis mevzusuna bu denli önem veren İslâm’ın devleti henüz ortadan kalkmadan 19. yüzyılın sonlarına doğru bu konuyu ümmetin yumuşak karnı hâline getirmeyi başardı. İşte bu dönemde Sünnet ve hadis mefhumları, üzerine oryantalistlerin saldırdığı konular hâline geldi. Zira bu konulara ne kadar mugalata ve yalan karışırsa İslâm’ın anlaşılması ve tatbik edilmesi önüne o kadar yüksek setler konulmuş olacaktı.

Bu konuda en ciddi çalışmayı 1890’da İslâmi Araştırmalar adı altında Macar asıllı Yahudi müsteşrik Ignac Goldziher yapmıştır. Onun çalışması bulunduğu bölge ve zaman diliminde “kutsal İncil” gibi kabul görmüştür. Daha sonra Prof. Schacht on yılı aşkın bir süreyle fıkhî hadislerin kaynağıyla ilgili uzun uzadıya araştırmalar yaptı. Araştırmalarının sonuçla­rını ünlü The Origins Of Muhammedan Jurisprudence adlı ese­rinde yayımladı. Schacht'ın vardığı sonuç özetle şuydu: Hadis­ler arasında özellikle de fıkhî hadisler arasında tek bir sahih ha­dis yoktur. Bu tezinden sonra Schacht'ın kitabı oryantalist dün­yada ikinci İncil mesabesine çıktı ve selefi olan Goldziher'i ge­ride bıraktı. Çünkü Schacht, Goldziher'in sıhhatle ilgili şüpheci tu­tumunu hadislerin kesinlikle sahih olmadığı şeklindeki bakışıyla değiştirmişti. Amaç hadislerin inkârı olunca şüpheye yer vermemek ve net olmak gerekiyordu. Bu yüzden Batılı bütün araştırmacılar, Schacht'ın kitabını sevinçle karşılamış ve gereğinden fazla önemsemişlerdir. Batı’da durum böyle iken Doğu’da ise bu oryantalistlerin dümenine su taşıyan kimseler çıkmış ve sayıları zamanla artmıştır. Mısırlı Ebu Reyye şöyle der: "Üstad Muhammed Abduh der ki: Çağımızda Müslümanların Kur'an'dan başka bir rehberi yoktur. Gerçek İslâm, fitne olaylarının zuhurundan önce ilk kuşak Müslümanlarının takip ettiği İslâm'dır."

Ve şöyle devam eder: "Ümmet, ilk asırdaki ruh­la yani Kur'an'la ancak ayağa kalkabilir. Bunun dışındaki her şey ümmetle ilim ve amel arasına gerilmiş bir perdedir."[1]

Daha sonra Tevfik Sıdkî aynı yolu takip ederek el-Menâr Dergisi’nde "İslâm, Sadece Kur'an'dan ibarettir" başlığıyla iki makale yazdı. Bu makalede Sünnet’e ihtiyaç olmadığı iddiasını ispat için bazı ayetlerle istidlal etmeye çalıştı. Reşîd Rıza, Dr. Tevfik Sıdkî'nin makalesi üzerine yazdığı yo­rumda şöyle diyordu: "Geriye tartışmaya açık başka bir konu daha kalıyor. O da şudur: Acaba Sünnetler denen hadisler -ilk dönemlerde herkesin ameline ve ittibaına mazhar olma­makla birlikte- din, şeriat ve genel din olarak kabul edilebilir mi? Bu soruya evet dediğimizde Peygamber (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)'in Kur'an dı­şında kendisinden duyulan şeylerin yazılmasını yasakladığı, Sa­habe’nin hadis yazmadığı, Sahabe’den âlim simaların ve halifeler gibi önde gelen kimselerin hadise önem vermediği hatta bu iş­ten yüz çevirdiklerine dair rivayetler büyük bir şüphe olarak önümüze çıkar. Nitekim bunları henüz konuyla ilgili bir şey yaz­madığı bir dönemde Tevfik Sıdkîyle yaptığım bir müzakerede kendisine söylemiştim."[2]

Reşîd Rıza hadis yazımını yasaklayan rivayetleri verdikten sonra şöyle diyor: "İbni Abdilber ve benzerlerinin aktardığı Hz. Ebubekir'in yazdıklarını yakması, Sahabe sahifelerinden tabiuna bir şeyin ulaşmaması, tabiunun yöneticilerin direktifi haricinde hadisi neşretmek üzere tedvin etmemesi gibi hususlar göster­mektedir ki, Sahabe sadece bir şeyi ezberlemek için yazar, sonra da onu silerdi. Sahabeden büyük zatların hadis rivayetine rağ­bet etmediklerini hatta bu işten yüz çevirip bunu nehyettiklerini de göz önüne aldığımızda, onların bütün hadisleri Kuran gibi 'genel din' yapmak istemedikleri ihtimali güçlenmektedir."[3]

Daha sonra H. 1353'te İsmail Ethem Sünnet'in tarihiyle il­gili bir risale yayımlar ve şunları ifade eder: "Sahiheyn’in hadis­leri de dâhil olmak üzere hiçbir hadisin aslı ve esası sabit değildir. Aksine bunların nispeti şüphelidir. Geneli uydurma nitelikli­dir."[4]

Hadis ve sünnetlerin inkârı meselesi İngiliz sömürüsünü damarlarına kadar çeken Hind kıtasında da gündem hâline gelir. Özellikle de İngilizler bunu, kendilerine karşı cihad edenlere, bölgenin en bilindik âlimleri yoluyla içinde cihadın geçtiği hadislerin doğru olmadığı tezini savundurarak yaptılar. Çerâğ Ali ve peygamberlik taslayan Gulâm Ahmed Kâdiyânî bu akımın öncü isimleri arasında yer aldı. Öte yandan çöküş ve mağlubiyet psikolojisi Seyyid Ahmed Hân, Abdullah el-Çekrâlevî ve Ahmeduddîn el-Amritsâri gibi isimlerin çıkmasına neden oldu. Son olarak Gulâm Ahmed Pervîz çıkıp Ehl-i Kur'an adında bir cemiyet kurdu. Bunun yanı sıra aylık bir dergi çıkardı ve bu doğrultuda bazı kitaplar yayımladı.[5] Kuraniyyun adıyla da anılacak bu cemiyetin savunduğu fikirler oldukça tehlikeliydi. Gulâm Ahmed Pervîz, Tevfik Sıdkî'yi taklid edip, hadislerin teşri de­ğerini tamamen inkâr ediyordu. Sadece âhâd hadisleri reddet­mekle kalmıyor; beş vakit namazı, namazların rekât ve şekilleri gibi tevatürle bize intikal eden Sünnetleri de reddediyor ve şöyle diyordu: "Kur'an bize sadece namaz kılmayı emretmektedir. Namazın eda şekline gelince bu devlet başkanına bırakılmış bir husustur. Devlet başkanı, zamana ve mekâna göre istişarede bulunarak bunu belirler."

Meal yazmak-okumak ile Mealci olmak arasındaki farkı idrak edemeyen Türkiye’deki bazı kişiler de yine Kuraniyyun Cemiyeti’nden etkilenmiş bir şekilde Sünnet ve hadis inkârcılığının pençesine takıldılar. Fakat bu çalışmaları toplumun genel kamuoyu etkisi ile aleni bir şekilde yapmaktan kaçınıp daha üstü kapalı üsluplarla yürüttüler. Türkiye’de Yaşar Nuri Öztürk bu akımın fikir babalarından sayılabilir. Ona göre günümüze doğru olarak ulaşan hadis sayısı elliyi geçmemekte ve onların da bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Aşağıda bazılarını yazacağımız iddiaları, onun ve takipçilerinin niyetlerini ifşa etmeye yeterli olacaktır:

-Sahabe ve âlimlerin birçoğu Kur’an’a sahip çıkmadıkları için suçludurlar

-Hadis diye yazılanlar Resulullah’in sözleri diye ona isnat edilmiştir

-Kur'an’dan başka kaynak kabul etmek şirktir. Çünkü Kur'an dışında hiçbir kaynağın korunma garantisi yoktur. 

-Size iki emanet bırakıyorum hadisinde Sünni çevreler, Allah’ın Kitabı yanına Sünnet kelimesini eklemişlerdir

-Hadisler bağlayıcı değildir. Hüküm kaynağı da olamaz çünkü çelişkilerle doludur

Yaşar Nuri Öztürk’ten sonra aynı duygu ve düşünceler ile hareket eden bazı ilahiyatçılar veya popüler diyebileceğimiz âlimler, kıyısından köşesinden kırparak bu tezlerin savunulması için uğraşmışlardır. Edip Yüksel, Hayri Kırbaşoğlu ve benzeri isimler şu ortak kanaatte birleşmişlerdir:

Kur’an bize yeter!

Bu kanaatlerini ise şu ayetlerle desteklerler:

مَّا فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ

"Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."[6]

وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ

"Biz Kitabı her şeyin açıklayıcısı olarak sana indirdik."[7]

Sonuç olarak bu konuyu ilk gündeme getirenler olması hasebiyle oryantalistlerin (şarkiyatçıların) taşıdıkları misyonu anlamak elzemdir. Zira tek dertleri Doğu toplumlarının -özellikle Müslümanların- fikirlerinde değişim ve dönüşümü gerçekleştirmektir. Batı bu konuda birçok İslâmi mefhuma saldırdı fakat en çok tesir bırakanlardan bir tanesi de bu oldu. Zira İslâm’ın bir devlet yönetimi olduğu meselesi, cihadın nasıl ve ne zaman yapılması gerektiği, yöneticileri muhasebe etme yöntemleri ve sınırları, Kur’an’daki hüküm ayetlerinin nasıl tatbik edileceği gibi hayati konular Sünnet olmadan bilinemez ve anlaşılamaz. İşte bu kritik konuların Müslümanların zihninde yer almaması ya da eksik/hatalı yer alması Batı’nın değirmenine su taşımak oluyor. O yüzden Batı için namazın nasıl kılınacağı, haccın farzları, vakitlerin tayini gibi ferdî bir takım konular saydığımız bu toplumsal ve siyasal konuların yanında önem arz etmiyor. Kur’an’ın her ne kadar lafzı zihinlerde var olmasına ve değiştirilemeyecek olduğunu bilmelerine rağmen onlar Kur’an’ın anlaşılması güçleşip, tevil ve yorumlar ile deforme edilerek içini boşaltmayı, sadece ismen kalmasını istemektedirler. Bu ise Kur’an’ı Müslümanların asla taklit edemeyecekleri, hükümleriyle hayat bulamayacakları bir kıvama sokmak içindir. Bu tuzağa karşı Müslümanların uyanık ve basiret üzere yol almaları, saldırılara karşı İslâmi savunma mekanizmalarını devreye sokmaları gerekmektedir.

“Kur’an bize yeter” diyenler ayetleri açıklamak için nüzul zamanına ve sebebine bakmadan da edemiyorlar. Hatta tefsirini yaparken bile Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in takındığı tavır, söylediği söz onlar için hüccet oluyor.

Kur’an’dan başka ölçü tanımayanlar, Sünnet savunucularının vahye gereği gibi önem vermediği iftirasını atmaktan da geri durmazlar.

Bu kimseler maalesef ki İslâm akidesine ve kültürümüze saldırma alışkanlığına sahip olan oryantalistlerin bıraktığı mirası sahiplenmektedir. Fakat daha da üzücü olanı; bizim topraklarımızda, candan, kandan kardeşlerimiz olan bu ümmetin evlatları; profesörler, bilim adamları, ilahiyatçılar, TV hocaları felsefe, kelam ve mantık üçgeninde sıkışmış bir şekilde bu mirası sahiplenme yarışına girmiş olmalarıdır.

وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى

"İnmekte olan yıldıza and olsun ki arkadaşınız (Muhammed) hiç sapmadı ve azmadı, o hevesinden konuşmaz. O ancak vahiydir ve kendisine vahyedilir, onu müthiş kuvvetli olan biri öğretti."[8]

قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ

"De ki; sizi ancak vahiy ile uyarırım."[9]

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا

"Rasul size ne getirdiyse onu alın, size ne nehyettiyse onu bırakın."[10]

مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ

"Kim Rasul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur."[11]

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ

"De ki; Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin."[12]

إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Mü'minler aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasulü'ne çağırıldıkları zaman ancak; İşittik ve itaat ettik, derler. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.”[13]

فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَن تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

"Rasul'ün emrine muhalefet edenler sakınsınlar ki başlarına bir belâ gelebilir veya elemli bir azaba uğrayabilirler."[14]

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ

“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”[15]

Şimdilik bu kadarını vermekle yetindiğimiz ayetler Rasul’ün nefsinden konuşmadığını, O’nun Sünneti’nin de tıpkı Kur’an-ı Kerim gibi teşri için kaynak olduğunu ispatlar niteliktedir. Sünnet Kur’an’ın mücmelinin açıklayıcısı, hükümlerin infazı için başvuru kaynağı, ıstılahların çıkarıldığı memba ve İslâm’ın yaşayan temsilidir. Dolayısıyla sahih Sünnet ve hadislere yapılan saldırı İslâm’a yapılan saldırı demektir. Bu bir toplumun hayatını kendisiyle inşa ettiği akidenin temeline dinamit koymak, o toplumu ne yapacağını bilmeyen, sağa sola savrulan insanlar hâline getirmektir. Bu, İslâm akidesinin canlılığını ortadan kaldıran bir katilin saldırısı, bir neslin zihinlerine vurulan zincir, akılları donduran bir fitne ateşidir. Yüzyıllarca İslâm’ı tatbik eden devletler Rasulü’nün Medine’deki yöneticilik vasfını örnek almışlardır. Mesela devlet başkanının seçilmesi, ümmet tarafından biat verilmesi, azledilmesini gerektirecek durumlar, devletlerarası ilişkilerin düzenlenmesi, kurumsal bir yapı olarak devletin hiyerarşik düzeni, ne ile ve nasıl hükmedeceği konusu vs. Bu sistematik yapının kural ve kaidelerini Kur’an-ı Kerim’den nasıl çıkartabilirsiniz? Eğer Allah Resulü’nün ölçülerini, sahih Sünnetini çıkarırsanız geriye ne kalır?

Emperyalist saldırılarıyla ümmetin hak ettiklerini çalan, malına ve canına göz diken, topraklarını sömüren Batı, Sünnet’e yaptığı saldırıyla akidesini ortadan kaldırmayı, etkisiz ve tesirsiz bırakmayı hedeflemiştir. Allah’a hamdolsun ki bu saldırı ümmetin içinden çok fazla taraftar ve destekçi bulamamış, gerçek niyetler, perde arkasındaki hedefler ifşa edilmiştir.



[1] Ebu Reyye, Advâun ale's-Sünne, 405-406

[2] Mecelletu'l-Menâr, 9: 929-930

[3] Mecelletu'l-Menâr, 10:511

[4] Sibâî, es- Sünne ve Mekânetuha, 213

[5] Mevdûdî, Sünnet Ki Aînî Haysiyet, 16

[6] En’am 38

[7] Nahl 89

[8] Necm 1-5

[9] Enbiya 45

[10] Haşr 7

[11] Nisa 80

[12] Ali imran 31

[13] Nur 51

[14] Nur 63

[15] Tevbe 29


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz