İSLÂMÎ TOPLUMU NASIL İFSAD ETTİLER?

Emrah Akay

Toplumlar fikir ile kalkınır, fikirsizlik ile çökerler. Tabii her fikir kalkınmayı kendi cinsinden hareketle gerçekleştirir. Örneğin günümüz kapitalist toplumları maddi bir takım kazanımları kalkınma yolunda kullanmışlar dolayısıyla da madden kalkınmışlardır. Hedefine zenginlik ve servetlerin arttırılması gibi kazanımları koyanlar böylesi bir fikrin gereklerini yaparak bu hedeflere ulaşmışlardır. Bunun için faydacılık(pragmatizm), akılcılık(rasyonalizm), fırsatçılık(opurtunizm) veya her türlü vasıtayı meşru kılan(makyevalizm) gibi alt fikirler esasi fikir olan kapitalizmi desteklemiştir. İşte toplumsal bir yapı olarak temel dinamiklerin bu esaslar üzere kurulduğu düşünüldüğünde kalkınmaya sadece mal ve servetlerin arttırılması olarak bakabilirsiniz. Bu örneğe muhalif olarak ilk İslâmî toplum olan ‘Asr-ı Saadet’ toplumunu incelemek gerekirse burada da başka bir düşünceden hareketle kalkınmış bir toplumun izlerini görebilmekteyiz. Hatta o toplum öylesine kalkınmıştır ki, yaşadıkları yıllara saadet yüzyılı denilmiş, hâlâ da öyle anılmaktadır. Zira o toplum hedeflerine koyduğu bir takım işleri hakkıyla gerçekleştirdi ve ondan doğan kazanımları elde etti. Örneğin Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın razı edilmesi hedefiyle yola çıkan insanlar kulluk, salih amel, cihad gibi bir takım alt fikirleri esas fikirlerinin gereği olarak kullanıp kalkınmışlardır. Günümüz sömürge savaşlarının en gerçekçi yüzü işte budur. Hâkim ideoloji, hâkim olmaya çalışan ideolojilerin bertaraf edilmesi, unutturulması, tahrif edilmesi ya da hiç olmazsa tartıştırılmasına çalışır. Bu vesileyle rakipsiz olarak yoluna devam etmek ister. Bunu şu aralar hissettiğimiz yılbaşı kutlamaları ile anlayabilmekteyiz. Hiçbir şekliyle İslâm’a ve Müslümanlara ait olmayan hatta İslâmî fikirlere düşmanlıktan doğan bu ve buna benzer kutlamaların topraklarımız içerisinde filizlenmesi İslâm toplumlarına sokulmuş en önemli fesat ateşidir. Sonrasında bu ateş körüklenerek büyümüş ve büyük yatırımların yapılarak daha ciddi bir şekilde kutlanmasına hatta o günün tatil edilmesine kadar varmıştır. Sadece buradan hareketle bir örneğini verdiğimiz bu fasit hadaratın içimize nasıl da nakış nakış işlendiğini tarih bize gösterdi. Aynı tarih bize Fransız ve İngilizlerin yoğun uğraşlar sonunda sokmak istedikleri dans, tiyatro, bale gibi gayri İslâmî saldırılara karşı ümmete liderlik eden halifelerin dur dediğini, bu saldırıları daha büyük karşılıklarla bertaraf ederek onları yaptıklarına pişman ettiklerini de gösterdi. Sonuç olarak akidesini, ideolojisini bir devlet yoluyla tatbik eden toplumlar, içlerine sokulmaya çalışılan birçok fitneyi ortadan kaldırabilmişlerdir. Bu yüzden fikirler onu muhafaza edecek otoritelere, otoriteler de kendilerini hayatta tutabilecek fikirlere muhtaçtır.

Toplumlar da öyledir; fikirler, duygular ve nizam birbirleri ile eşdeğer ve tamamlayıcı olduğunda hakiki bir toplumsal yapıdan bahsedilebilir. Batılı kâfirler gerçek bir İslâmî toplumu önce fikirlerin karışması, sonrasında duyguların ayrışması ve nihayetinde nizamın da ortadan kaldırılarak bambaşka bir topluma dönüşmesini sağlayabilmişlerdir. O yüzden de aynı şeye üzülmeyip aynı şeye sevinmeyen, aynı şeyden nefret etmeyip aynı şeylere sevgi beslemeyen yığınlar haline getirildik. Peki tüm bunlar nasıl gerçekleşti? Bu yaşanan hezeyanların bir telafisi var mı? Yeniden İslâmî toplum olma yolunda neler yapmalıyız? İşte cevaplarını arayacağımız sorular bunlardır.

Öncellikle şunu belirtmeliyim ki; Batı nihai hedefi olan ‘demokratik toplum’ yapısına bir anda ulaşmadı. Hedefine adım adım ve ciddiyetle ilerleyerek yürüdü. Bu yolda ilk başta düşündüğü hedefin bilincinde olarak hareket etti ve tüm çalışmasını bu hedefe kilitledi. İşe ilk başta temel dinamiklerden başladı ki bu fertlerin içgüdüsüne yönelikti. Fertleri bir yönüyle sınırlandıran, hareket alanlarını kısıtlayan bazı fitneler ile tetikledi. Şu yalanı attı: “Neden erkeklerin öğrendiklerini kızlar da öğrenmesin, kızları cahil bırakan bu anlayışa meydan okunmalı.” Böylece kızlara meydan okuma fırsatı verildi ve onlar için de okullar açıldı. Sonra o okullarda kasıtlı olarak kızların başarılı olması sağlandı hatta birçok konuda erkeklerden daha iyi sonuçlar almasının yolu açıldı. Şu yalan ile devam ettiler: “Mademki kızlar da erkekler kadar başarılı olabiliyor, o halde onlarla yarışmalı ve hünerlerini göstermeliler. Neden onların başarıları görmezden gelinsin ki?” İşte böylece ilk fitne ateşi yakılmış oldu ki erkekler ile kızlar eğitim-öğretim sürecinde yarışan, aynı meslekleri seçebilen aynı zihinsel kapasiteye sahip olduklarını ispatlayan bireyler haline geldi hem de böylesi bir yarışa gerek duyulacak hiçbir sebep yokken… Sonrasında toplumu kalkındırma yalanı ile bilgi ve becerilerin ortak bir havuzda toplanarak paylaşılması gerektiği düşüncesiyle ‘İhtilat’ kavramını masumlaştırdılar. Bundan sonraki süreçte erkek ve kızların aynı ortamda eğitim alması gerektiğini savundular. Onların ayrı olmasının toplumu geri bırakacağını iddia ettiler ve şöyle dediler: “Kızlar ve erkekler aynı imkânları, aynı ortamları kullanmalı, bilgilerini paylaşmalı ve aynı hedef için birlikte hareket etmeliler. Bu yüzden kuracakları arkadaşlık bağı masumane bir bağ değil midir?” Sonunda karma eğitim benimsendi. Sonrasında endüstri toplumu olmanın bir gereği olarak para kazanma ve kariyer yapma hayalleri genç beyinlerin aklına demir balyozlar ile sokuldu. Hem erkekler hem de kızlar için kariyer planlaması, kişisel gelişim kursları ve girişimcilik seminerleri düzenlendi. Bu konuda da Batılılar bu işi yüklenerek hayatlarının gayesi yüksek kariyer yapma hedefiyle gençliklerini heba eden bir nesil oluşturdular. Böylece toplumun okuyan, tefekkür eden, icat edici beyinlerini bir takım teorileri ezberlemek, felsefik bazı düşünceleri araştırmak ve soyut kavramlar üzerinde cedelleşmek üzere yordular. Bu şekilde bir taşla birden fazla kuş vurdular. Örneğin maddi kalkınmayı fertlerle sınırladıkları gibi aile ve ahlak mefhumlarını da silip attılar. Amerikalı toplum bilimci Will Durant’ın ifadesiyle “Teknolojiyi, sanayiyi ve ticari faaliyetleri aile kurmanın zorlaştırılması yolunda kullanmalıyız.” Gerçekten de bugün aile kurmanın en kayda değer engelleri maddi kaygılar değil mi? Mutlu olmanın, uzun soluklu bir aile olmanın şartları arasında maddi refah ilk sırayı alıyor maalesef. Diyelim ki her şeye rağmen aile olundu peki sonrası… Sonrası malum; hayatta birçok konuda erkek ile aynı şartlarda yaşam mücadelesi veren kadına evlendikten sonra da ekonomik bağımsızlık mücadelesini aşıladılar ve şöyle dediler: “Kadınlar neden kocalarının bakmak zorunda bırakıldığı fertler haline gelsin, onların bu boyunduruk ile yaşaması kölelik değil midir? Bir evlilikte her ikisinin de aynı görevleri olması eşitlik için şart değil midir?” Artık kadınlar da çalışacak ve ev geçiminde eşleriyle aynı paya sahip olacak, aynı şekilde erkekler de kadınların yaptığı bir ev işinde onlara ortak olacaktır. Bu şekilde sevgi-saygı, itaat-bağlılık ve hoşgörü-anlayış gibi mefhumlar yerini isyan-eleştiri, mantık-fırsat ve zorunluluk-kabul ilişkisine çevirdi. Çocuk doğurmak kariyer önündeki engel, ev hanımı olmak kölelik ile eş tutularak uzun sürmeyen evliliklerin sayısı arttı ve mutsuz, huzursuz evlatlar hayat sahasına atılmış oldu. Bir neslin bozulması yolundaki en önemli hamleler yapılmış oldu.

Batı, İslâm toplumundaki kalkınmışlığın tespitini doğru yapmış ve nokta atışlarla toplumsal evrilmeyi an be an izlemiştir. Son olarak tüm bu bozuk fikirleri sokmaya çalıştıkları toplumlar tarafından benimsenmesi ile neticelenen demokratik toplum anlayışını hâkim kılmışlardır. Şimdilerde İslâmî beldelerde demokrasiyi olmazsa olmazı haline getiren, her fırsatta daha fazlasını isteyen bir kısım yönetici ve kanaat önderini toplumların önünde popüler kılmışlardır. Onlar “al ve daha fazlasını iste” dedikçe “ver, daha fazlasını ver” diyen liderlerin bekasını korumuşlar ve yollarına bu liderler ile devam etmişlerdir. İslâmî ümmet ne zaman kendisine uzatılan bu zehirli balın farkına varıp arkasını döndüyse, bu hain liderler yüzünden onları görmeden almaya devam etmişlerdir.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Müslümanları birbirlerine düşürecek fikri saldırılara devam etmişler ve kısmen de başarılı olmuşlardır. Zaten bozulan toplumsal yapı buna müsait hale getirilmiş, kin ve nefret mefhumları asıl olması gereken mecradan uzaklaştırılarak asla olmaması gereken mecralara sokulmuştur. Bu sadece mezhepsel bir takım görüşlerle de kalmayıp İslâmî hükümlerin anlaşılmasındaki farklılıklardan tutun da siyasal otoritelerin çekişmesine kadar dayanmıştır. Yanı sıra yanlış bir İslâm tarihi ile yönetici-yönetilen arasındaki çatışmaların körüklenmesi, adaletsizlik ve zulüm vurgusu ile de körüklenince Müslümanların şanlı tarihlerine düşman edilmesine çalışılmıştır. Müslümanların liderliğini alma gibi yüce bir görevi sulandıran bazı devletler bunu sadece menfaat savaşına dönüştürmüş halkları da bu yolla birbirlerine düşman etmişlerdir. Ayrıca Müslümanları, ehil ve kaliteli diye sundukları bazı yazar-çizerlerin satın alınmasıyla kendi kirli planlarının üstlerini örtüp basit ve yüzeysel işlerle meşgul eder hale getirmişlerdir. Tüm bunlara rağmen yetinmeyip bir de kendilerine hoşgörülü olmalarını sağlayacak işlere girişmişler ve Müslümanları düşmanlarına âşık etmişlerdir. Bu çalışmalardan en önemlisi “tasavvuf” veya “sufizm” kavramlarının içlerini kendilerinin doldurmuş olmasıdır. Onlar bu kavramları kullanarak hümanizm’i ince ince işlemişler ki bu yolla yaptıkları sömürünün temize çıkmasını sağlamışlardır. Cihadı kerih gösterme, peygamberi savaş aleyhtarı yapma, hoşgörülü olmayanı terörize etme yaygaraları koparmışlardır. Gerçek düşmanı gözlerden uzak tutup sahte düşmanlar üretme ve buna inandırma yarışına girmişlerdir.

Tüm bunlarla yetinmeyen kâfir Batı kazanımlarını maksimuma çıkarmak adına Müslümanları siyasal olarak ifsada sokmaya devam etmişlerdir. Hem de bu ifsat diğerlerini gölgede bırakacak şekilde tesiri kuvvetli, çözümü kesin neticeler doğurmuştur. Her şeyden öte dünyanın en istikrarlı bölgeleri olan İslâmî beldeler günümüzde kargaşanın ve güvensizliğin yakasını bırakmadığı bölgeler haline gelmiştir. Buna rağmen Batı bu istikrarsız bölgelerden göç etmek isteyen Müslümanların sığınacak limanları haline gelmiştir. Şair’in tasvir ettiği gibi:

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü

Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü

Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi

Hakların temeline sanki bir volkan düştü…

Yine yetinmediler ve Müslümanlara bu durumdan kurtulamayacakları zehabını verdiler. Onları yeis ve ümitsizlik içinde kıvranan çaresizler haline getirdiler. Şu koskoca yalanı Müslümanların kâbusu haline getirdiler: “Amerika’nın güçsüz olması demek, dünya devletlerinin kaosa sürüklenmesi demektir, Amerika’nın yokluğu demek dünya devletlerinin bitmeyecek büyük savaşlar ile yıkılıp gitmesi demektir. İşte bu yüzden ABD yenilmez, yenilmemeli. Buna bütün dünyanın ihtiyacı var.” ABD’de yayınlanan 2015 istihbarat raporlarında geçen sonuç bildirisinde alınan karar “İslâmsız Dünya Tasavvuru” olmuştur. Raporun kamuoyuna yansımayan bu yönünü anlaşılsın diye böyle ifade ettim. Zira bu rapora göre gelecek 50 yıl içerisinde İslâm’ın tıpkı Budizm gibi etkisiz ve içe kapanık bir din haline getirilmesinin haritası çizilmiştir. Yönetimi, idare mekanizmalarını ve karar mercilerini elinin tersiyle iten, bütün bu işleri Batı’nın insafına bırakan, olan biteni sadece uzaktan izlemekle yetinen bir yığın Müslümanın yaşadığı İslâm… Yine aynı şairin ifadesiyle:

Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül

Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü…           

Kartondan devletleri Müslümanlara tehdit yaptılar. “Büyük İsrail” söylemini yaydılar. İslâmî beldeleri “vadedişmiş topraklar” haline getirdiler. Onların plan ve projelerini pohpohlayarak Müslümanların zihinlerinde prangalar oluşturdular. Müslüman yazarlara Siyonizm’i, büyük hedeflerini, tapınak şövalyelerini, illuminatilerini ve güçlerinin sınırsızlığını yazdırıp çizdirdiler. Yine kendi içimizde kopardığımız yıkılmaz devlet yaygaralarını ispatlayacak argümanlar bulmaya çalıştık. Bütün gücümüzle Yahudilerden korkmak üzere kendimizi programladık. Nihayetinde bir avuç Yahudi’yi kutsal beldelerimize yönetici yaptık. Her hücremize kadar ifsada boğulduk. Daha da kötüsü böylesi bir halden rahatsız olmayan ya da çok da umursamayan bir ümmet haline getirildik.

Nihayet Rabbimizle kurduğumuz bizi ayakta tutan bağlarımız kesildi. Amellerin ölçüsü, hayatın gayesi, idealleri, beklentileri, amelleri ve duyguları kişisel olmaktan öteye gidemeyen insanlar oluverdik. Rabbimizin bunlarla ilgili hükümleri ilgimizi çekmez oldu. Böylece ifsat olduk. Artık Batı, ifsadımızı diri tutmak için büyük mücadeleler vermiyor. Dizilerde, filmlerde, futbol maçlarında, yarışma programlarında, sosyal medyada sadece ucundan kıyısından geçerek hazmettirmeye çalışıyor. Açık söylemek gerekirse kendi şeytanlarımızı kendimiz seçiyoruz.

Tabii ki yaşanan bunca hengâme arasında muhlis Müslümanların varlığını yok sayamayız. Sadece karamsarlık aşılamak, ümitsizlik ve yeis kaplamaktan Allah’a sığınırım. Bu anlatım bir ideoloji savaşını deşifre etmek ve durum tahlili yapmaktır. Benimsediğimiz fikirlerin bize ait olmadığını, bizimle alakasının sadece onu ortadan kaldırmamız kadar olduğu gerçeğini haykırmaktır. Onların planlarını açık edip uyanık olmayı sağlamaktır. Batıya ve bâtıla karşı hak ettikleri mekanizmaları harekete geçirmek ve yeniden doğuşu gerçekleştirmektir kastım. Onların bu ifsat edici çalışmalarının farkında olan öncülerden olmak zorundayız. Ümmete kutlu hedefler tayin etmek, izzetli bir hayatın parametrelerini sunmak en ciddi görevlerimizdendir. Neye, kime, nasıl ve neden karşı koyacağımızın bir özeleştirisini yapmak, özgüvenini tazelemek ve cesaretlendirmektir. Müslümanları yeniden İslâm’a döndürmektir. Tıpkı şu tasvir gibi:

Nefsinle yeniden çizilecek desenler

Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek

Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler

Anneler çocuklara hep seni içirecek…

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım…

İşte bu niyetle ifsat edilmiş bir toplumdan yeniden doğmak üzere filizlenen bir topluma geçişin kapılarını bir sonraki makalemizde aralamaya çalışacağım bi-iznillahi teala…

Çaba bizden, muzafferiyet Allah’tandır.

 

Not: Tasvirler; Nurullah Genç’in Yağmur şiirinden alınmıştır. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz