GAYRİMÜSLİMDEN ÖNCE MÜSLÜMAN KARDEŞİNE HOŞGÖRÜ GÖSTER

Mehmet Çetinbudak

Bir kısım Müslümanların ya da Müslüman görünen münafıkların yaptıkları yüzünden, diğer insanların bu yapılanları İslam’a mal edip, Müslümanların kusurlarını sıralamak için yarıştığı, Müslüman kardeşini yerin dibine sokarken, gayrimüslimlere toz kondurmamayı anlamıyorum. Müslüman kardeşinin iyiliklerini görmeyerek, hatalarından dolayı eleştiri mızraklarını fırlatırken, gayrimüslimlere maksimum hoşgörüyle yaklaşmayı anlamıyorum.

Günümüz Müslümanı, çevresini kuşatan her din ve ırktan fert ve topluluklara karşı nasıl bir tavır takınacağını bilmemenin şaşkınlığı içerisinde bocalamaktadır. Bu şaşkınlık ve bocalama, ölçüsüzlüğe yol açmakta; laiklik perdesi altında dinsizliği, demokrasi ve özgürlükler perdesi altında diktatörlüğü ve zulmü ön plana çıkaran; hoşgörüsüz tavırlarıyla dikkatleri çektikleri halde Müslüman kesimden sonsuz bir hoşgörü ve anlayış bekleyen; dinde lakayt, muhakeme-i akliyeden mahrum şahıslara karşı ya ifrat ya da tefriti doğurmaktadır.

İslamiyetin bir istikamet, adalet ve hak dini olduğu nazara alınacak olursa, elbette onun kim olursa olsun herkese belli prensipler çerçevesinde dostluk ve düşmanlık ilişkilerini düzenlemiş olduğu layıkıyla anlaşılır. İşte ben bu makalemde İslâm'ın dünya toplumlarında yaşayan her kesimden insana hoşgörünün ve düşmanlığın sınırlarının çerçevesini çizmeye çalışacağım.

لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

"Allah, din uğruna sizinle savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan sürmemiş kimselerden, onlara iyilikte bulunup adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Allah sizi ancak o kimselerden, onlarla dostluk kurmaktan sakındırır ki bunlar din uğruna sizinle savaşmış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarma uğruna birbirine yardım etmişlerdir. Bunları artık kim dost edinirse zalimlerin ta kendileridir." [Mümtehine 8-9]

Sekizinci ayette Allah bazılarının fasit istidlallerle çıkardığı saygı ve değer vermeyi değil, o kâfirlere iyilik etmemizi ve adaletli davranmamızı yasaklamadığını, buna izin verdiğini bildiriyor.

Kâfire saygı ve değer telkin eden davranışlarda bulunmak onu inanç/inkârındaki ölümcül hatasını anlamaktan alıkoyar ve kendi adi itikadına devamla küfründe derinleşmesini sağlar. Bu ise ona dalaletinde aynen yardımcı olmak ve hidayetini güçleştirmektir.

Kâfirlerin müminlerin kendilerine karşı bu tür sevgi ve saygı hissettirmeyen türden davranmalarının sebebini böyle bilmeleri gerekmekte. Yani anlamalılar ki Müslümanlar itikadımızdaki şirkten ötürü bize karşı soğuk ve mesafelidirler yoksa kendi aralarındaki tutumları gösteriyor ki aslında çok sevecen, cana yakın ve yardımseverdirler. Evet, müminlerin soğukluğunu hissedip sebebini böyle bilmeliler ki kabahatlerinin farkına varsınlar ve küfürden vaz geçip iman etme yolunu tutsunlar.

"Müslümanlar güzel ahlakları ve engin hoşgörüleriyle kâfirlere örnek olup onları fiilen İslam’a özendirmeli" fikrine gelince; doğrusu Müslümanlar kendi aralarında şefkat, hürmet ve muavenetle kâfirleri İslam dairesi içine girmeye özendirmektedir. Yoksa bugün yapılmakta olan küfür ehline saygı ve hoşgörüler gösterdi ki bu aksi muamele kâfirleri İslam’a özendirmediği gibi tersine onların Müslümanlara karşı taşıdıkları yükseklik komplekslerini pekiştirmiştir. Kibir ve kendini beğenme ahlakı seyyieleri kalpte bulunduğu sürece hidayet mümkün değildir. Demek ki bu kibir ve ucubu kırmak gerek.

Kur’an-ı Kerim, küfür üzere hayatını geçiren ve inkâr içinde ölen kâfirlerin acıklı bir azaba duçar olacaklarını, ebedî olarak cehennemde kalacaklarını bildirmek suretiyle Allah'ın imansız bir halde ahirete göçenlere müsamahasının olmayacağına işaret etmektedir. Ancak dünyada Allah'ın ayırım yapmaksızın herkese rızkını vermesi, dünyanın bir imtihan yeri olduğu anlamına geldiği gibi, Allah'ın onlara mühlet verdiği ve müsamaha ettiği manasına da gelebilir.

Burada cenabı Allah'ın kâfirlere müsamahasından, onların dinsizliklerini “hoş görmesi” gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalıdır. Buradaki müsamaha, yaşamalarına, nimetlerden istifade etmelerine “müsaade”, “izin” manasında kullanılmaktadır.

Bu arada Kur’an’ın kâfirlerden bahsederken onların girecekleri cehennemi dehşetli bir şekilde tasvir etmesi, azabın elemini hissedip korkarak inkârdan vazgeçmelerini sağlamak maksadını taşımaktadır. Tıpkı bir annenin korkuttuğu çocuğunun tekrar onun şefkat sinesine atılması gibi, cenabı Allah da ateistleri cehennemle tehdit edip rahmetine celbetmek istemektedir.

Fetih Suresi’nde, Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ

“Muhammed Allah’ın Resulüdür, beraberinde olan müminlerse küffara karşı çok şiddetli ve çetin, birbirleri arasında ise çok yumuşak ve merhametlidirler.” [Fetih 29]

Kur’ân-ı Kerim'de birçok âyet-i kerimede Allah'ın kâfirlere gazabından bahsedilmektedir. Bu sebeple yukarıdaki ayette müminlerin vasıfları sayılırken, “kâfirlere karşı şiddetlidirler” ifadesi kullanılmaktadır. Ayetin devamında ise, “kendi aralarında merhametlidirler” denmektedir. Şiddetten maksat, onlardan hiçbir saldırı vaki olmadan her yerde dövülmeleri, öldürülmeleri değildir. Burada müminlere bir ölçü verilmektedir. O da, müminlerin duygu ve düşüncelerini yalnız ve yalnız “akide esası” üzerine bina etmeleri prensibidir. “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek” hadis-i şerifi de buna paralellik arz etmektedir.

Ayetten anlaşılan mana, kâfirin küfrüne karşı bir hoşgörüsüzlük ve buğz olduğu gerçeğidir.

Hiç kimse İbrahim Aleyhi’s Selam’dan daha güzel ahlaklı değil, hiçbir kâfir size İbrahim Aleyhi’s Selam’ın babasından daha evla değil. Böyle iken Allah’ın beğendiği ve takdir ettiği ahlak işte Kur’ân’da budur; Allah’ın düşmanı olduğunu anladığın an baban da olsa ondan alakayı kesmek.

Şu halde hareket tarzımız şu olmalı: Evvela muhatabınıza Allah’ın dinini, tevhidi güzelce anlatırsınız, bakarsınız ilgisi var mı, dinliyor mu, hakka meylediyor mu? Bir ışık yanar, bir işaret verirse devam eder daha derin, üst konulara geçersiniz. Alakası yok dinlemek istemiyorsa biraz mühlet verir farklı bir ruh halini gözetirsiniz.

Sonra yine anlatmayı dener ve hakka davetinizi yenilersiniz, baktınız oralı değil dalaletinden memnun ve kararlıdır, anlaşılmıştır ki bu Allah’ın düşmanıdır gayrı bundan teberra edersiniz. Bundan sonra bu kişiyle dostluk haramdır. Allah’ın dinini ihlaldir, Peygamberlerin yolundan ayrılmak ve bidat yollara sapmaktır.          

Peki, Dinde zorlama var mı?

Bakara Suresi’nin 256. âyetinde mealen şöyle buyrulur:

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ

“Dinde ikrah [zorlama] yoktur. Muhakkak ki, iman ile küfür apaçık ortaya çıkmıştır.”

Ona göre iman etmek, ihtiyar iledir, icbar ile değildir. Allah tevhit delillerini gösterdikten sonra, kâfirin özür ve bahanesini ortadan kaldırmıştır. Bir imtihan yeri olan dünyada bir kâfirin imana zorlanması mümkün değildir.

“Dinde zorlama yoktur” gayrimüslimlerin İslam’a iman etmesi için zorlamanın bütün nevilerini nefyediyor. Zorlama cinsinden bütün hareketleri yasaklıyor.

Fakat bunun iman eden Müslümanlar için, Allah’ın emirlerine uymaları noktasında bir kaçış kapısı olarak görmek ise ahmaklıktır.

Hırsızın elinin kesilmesi; zina edenlere, namuslu kadınlara iftirada bulunanlara, içki içenlere cezaların tatbik edilmesi, tamamen İslâm devlet otoritesinin elindedir. Bu otoritenin olmadığı zamanlarda, hiçbir şahsın başka şahıslara, İslâm'ın emirlerini yerine getirmiyor diye ceza vermeye kalkışması caiz değildir. Çünkü bu anarşi ve kargaşaya sebep olur, hukukî bir davranış olmaz. İslâm bir hak ve hukuk dini olduğundan dolayı, buna asla cevaz vermez. Bir hadis-i şerifte belirtilen “Bir kötülüğü elle (yani güçle) düzeltme” yetkisi devlete ve ona bağlı kurumlara verilmiştir. Ama onu dil ile düzeltme görevi bütün Müslümanlarındır. Çünkü İslâm bir ruhbanlar sınıfını kabul etmediğinden, İslâm dinini tebliğ etmekle bütün müminler tavzif edilmişlerdir. Dil ile kötülükleri düzeltmeye çalışmanın yasaklandığı zamanlarda ise, Müslümanlar kalbi ile o kötülüğü benimsemediğini hissedecek, iliklerinde duyacak ve buğz edecektir. Kötülükleri diliyle düzeltme fırsatı varken, kalp ile buğzla yetinmek, imanın zayıflığındandır.

Bu bölümü toparlamamız gerekirse şöyle diyebiliriz: “Dinde zorlama yoktur” âyeti, tebliği esas alan İslâm dininin kâfirlere karşı bir hoşgörüsü olarak değerlendirilebilir. Hatta bunun da ötesinde dinimizde kalplerini İslâm'a ısındırmak için kâfirlere sadaka verileceğinin belirtilmesi, onların hikmet ve güzel öğütle Allah yoluna davet edilmesinin istenmesi, bu hoşgörülü davranışın asıl amacının İslâm'ın güzelliklerini “fiiller ile” gösterip onların hidâyetine çalışmak olduğuna işaret etmektedir.

“Ancak mü’minler kardeştirler. Siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete erişesiniz.”

“Kötülüğe iyiliğin en güzeli ile karşılık ver; bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.”

O takva sahipleri, bollukta ve darlıkta bağışta bulunanlar, öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlerdir. Allah da iyilik yapanları sever.”

Mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, lütufla ıslahına çalışır. Hoşgörü, kötülükleri görmezden gelmek veya hoş görmek değil, görüp acımak ve lütufla ıslahına çalışmaktır. Burada ıslahın adavete dönüşmemesi için, “üslûp” meselesine dikkat etmek gerekmektedir. Lütufla ıslah, incitmeden ıslahtır. Hatalı şahsın deşifre edilmemesi, hatasının o şahıs yalnız iken düzeltilmesi de bu üslûbun içerisine girmektedir. Üslûp sert, zaman ve zemin de uygun olmadığı takdirde, “ıslah” yerine, “ifsad” yapılmış olabilir. Burada mü’minin mü’mine karşı hoşgörüsünün onun hatasını mümkün olduğu kadar örtmekle gerçek anlamına kavuşacağı söylenebilir.

Mü’minlerin birbirlerine “adalet-i ilahiye”nin gözlüğü ile bakmaları gerekmektedir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim'de zerre kadar hayır işleyenin de, şer işleyenin de bunun karşılığını göreceği belirtilmektedir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, adalet-i ilahiyede “toptancılık” yoktur. Bazı kötülükler yüzünden iyilikler görmezden gelinmemektedir. Bu sebeple hadis-i şeriflerinde mü’minlerin birbirlerinin hatalarını örtmeleri tavsiye edilmektedir. Hatalar örtbas edildikçe cemiyette kötü örnekler çoğalmayacak, kötülüğü yapanlar da bir gün bu yaptıklarından utanıp vazgeçebileceklerdir. Bu, İslâm'ın yüce bir hoşgörüsüdür. Bu, kötülüğü hoş görmek değil; kötülüğün, fitneye vesile olabileceğinden dolayı, yayılmamasını hoş görmek demektir. Bugün toplumda bu İslâmî prensibin tersine işletildiğini görüyoruz. Medya tarafından, “haber alma hürriyeti” adı altında, nazarlara verilmediği takdirde kendiliğinden etkisi kaybolacak olan bir hata, bütün insanların gözleri önüne getirilmekte ve böylece toplumda insanların birbirlerine karşı güvensizlikleri artmakta, daima hatalar manşetlere ve ekranlara yansıtılmaktadır. İslâm'ın hoşgörüsü karşısında, İslâm'ı her fırsatta eleştirenlerin “hoşgörüsüzlüğü” de böylece su yüzüne çıkmış olmaktadır.

Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Gördüğü iyilikleri gizleyip, gördüğü kötülükleri teşhir eden kötü komşudan Allah'a sığının.” buyurarak, bu hoşgörünün ölçüsünün kaynağını bildirmektedir. “Söz araştırmayın, gözünüzle kusur aramayın, ayrılmayın, birbirinize arka çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları, kardeş olun.” hadis-i şerifi de aynı manayı kuvvetlendirmektedir.

Nitekim “Din kardeşinin ayıplarını örten kimsenin, Allah Kıyamet Günü’nde kusurlarını örter” hadisi de “kusur örtme” hoşgörüsünün dinimizde ne kadar ciddi bir davranış olduğunu göstermektedir.

Diğer bir mühim husus da, hoşgörünün “fenalığa iyilikle mukabele etme” yönüdür. Ancak bu prensip, “şahsımıza karşı yapılan kötülüklere müsamaha” şeklinde anlaşılmalıdır. Buna göre bir mü‘minin şahsına bir başka mü’min tarafından elinde olmayan sebeplerle bir kötülükte bulunulmuşsa, onu affetmek, onu hoş görmek faziletli bir ameldir. Ama umumun mukaddes malı olan İslâm'a bir saldırı vaki olmuşsa, Kur’an’a bir saldırı meydana gelmişse onu affetme, hoş görme cüretini hiçbir mü’min gösteremez, gösterirse bu hıyanet olur. İşte bu inceliğe dikkat edilmediği takdirde, İslâmî şiarları tağyir eden, dini ortadan kaldırmaya çalışan ve nifakla hareket eden bazı dehşetli canilerin “alicenâbâne affedildiği” görülebilmektedir. Böyle bir affetmenin hıyanet olduğunu tekrar hatırlatalım.

Kardeşlik çerçevesindeki hoşgörünün bu boyutunu, “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek, oradan geçip giderler.” ve “Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, muhakkak ki, Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” âyetleri teyit etmektedir.

Cemaatlere karşı hoşgörü konusuna eğilecek olursak, Kur’ân ve Sünnet’e uymaları şartıyla birbirlerini tenkit etmemeli, kusur ve ayıplarıyla meşgul olmamalıdırlar. İttifak noktalarının Uhud Dağı azametinde ve mübarekiyetinde, ihtilaf noktalarının ise küçük çakıl taşları hükmünde olduğunu unutmadan, birbirlerinin hizmetlerine engel değil, yardımcı ve duacı olmalıdırlar.

Günümüzde estirilmek istenen havanın aksine, İslâm bir hoşgörü dinidir. Ancak bu hoşgörü sınırsız değildir.

Diğer taraftan Müslümanların birbirlerine olan hoşgörüsü de düşmanlık değil, kardeşlik; hataları deşifre etmek değil, örtmek; kötülüklere kötülükle mukabele değil, iyilik etmek temelleri üzerine oturmaktadır. Bu hoşgörülü ortam, Müslümanlar arasındaki birlik, beraberlik ve güveni artıracak, toplumda kötü örneklerin değil, çok muhtaç olduğumuzun iyi örneklerin çoğalmasına sebep olacaktır. Böylece toplumun bütün katmanlarında bir hoşgörü meltemi esecek, herkesi huzur ve mutluluğa eriştirecektir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz