AB VE DİĞERLERİ HEPSİ İSLAM DÜŞMANLIĞINDA BİR VÜCUT GİBİLER!

Emrah Akay

Uluslararası düzenlerin bugün İslam’ı ve Müslümanları hedef aldığını söylemek kesinlikle bir paranoya değildir. Kuruldukları günden bugüne dek her fırsatta anti İslami propaganda yürüten kurum ve kuruluşların yaptıkları cürümler artık Müslümanlar üzerindeki sinsi emellerinin delilidir. Özellikle de bugünün dünyasını kasıp kavuran Kapitalizm ateşi, soğuk savaş yıllarının bitmesinin ardından İslam akidesini yakan ‘kızgın bir kor’a dönmüştür. Bu kızgın kor faaliyetleriyle sönmek bilmeyen bir hâl almış ve günümüzün meşhur alimleri tarafından da bu ateşe yakıt takviyesi yapılmıştır. Halbuki aydın akıllar, karanlıklar içinde nuru bulan mümtaz bireyler olarak İslami akideyi layık olduğu uluslarüstü bir konuma çıkarabilmeyi başarmak durumundaydı. Neticede olan oldu ve her bir İslami belde uluslararası çekişmenin savaş alanına döndü. Ne yazık ki Müslümanlar kendi sahalarında bile oyuncu konumunda değil seyirci durumundaydılar. Toprakları üzerinde yapılagelen siyasetlerin farkına varamadılar, iktisadi olarak borçlanmaya mecbur bırakıldılar, onlarca yıllık anlaşmalar ile beldelerini bedelsizce kullandırttılar. Yöneticilerinin Batıya ve kapitalist sermayedarlara çalıştığını anlamayıp, siyaseten hiçbir konuya müdahale edemediler. Müslümanların yöneticileri ise kendilerine teslim ettikleri semerlerini kafirlerin sırtlarına vuracakları günleri bekleyedurdular.

1947 senesinde Müslümanları kambur bırakırcasına sırtlarına sokulan ‘İsrail’ hançerinin mimarı olan Birleşmiş Milletler, insanlığa hizmet, barış ve adalet tesis etmek için kurulduğunu ilan etmişti. Evet, böylece insanlığa hizmetin ve barışın tesis edilmesinin yolunun İslam ile savaşmakta olduğunu savunan uluslararası kurumların varlığı mütemadiyen artarak devam etti. Kendini İslam ile mücadeleye adamış ABD eski başkanı George Bush BM’de şu açıklamayı yaptı: ‘‘Müslüman dünyanın modern ve modernleşmekte olan devletlerinde, terör üretecek ideolojilerin ve şartların kök salmaması için bu devletler desteklenmelidir.’’  Yeni dünya düzeninde İslam’ın yerinin olamayacağını savunan bütün kurum ve kuruluşlar yeni stratejilerini Müslümanların pasifize edileceği bir şekilde planlamışlardır. ‘Kızıl Tehlike’ yerini ‘İslami Terör’ ve ‘Terörle Mücadele’ yerini ‘Radikallerle Mücadele’ olarak değiştirmiştir.

Birleşmiş Milletler dünya halklarının huzur ve refahı için varolduğunu haykıradursun yapılanlar hiçte bunu doğrular nitelikte değil. Bu kurumun ilk kurulduğunda yaptığı en önemli iş İsrail varlığını Müslümanların kalbine hançer olarak sokmak olmuştur. Ve bu iş ardı arkası kesilmeyen ihanetlerle devam ettirmiştir. BM, Filistin, Bosna, Lübnan, Keşmir, Çeçenistan, Afganistan, Irak, Somali ve daha birçok İslam ülkesi topraklarının işgal edilmesine hep göz yumdu. Doğu Türkistan’da yapılan Çin zulümlerine, Arakan’daki Müslümanların ülkelerinden tecrit edilmelerine ve son olarak halen Suriye’de yapılan katliam ve zulümlere sessiz kalan Birleşmiş Milletler, küresel güçlerin arzu ve isteklerine uygun kararlar alarak milletleri birleştirmeyi değil, bölmeyi kendine adeta bir ilke edinerek mazlumların değil, sürekli zalimlerin yanında durdu. Gerçekte Filistin’de bir siyonist devlet kurmak ve kurulan yahudi rejiminin kanlı işgallerini meşrulaştırmak amacıyla kurulduğu anlaşılan Birleşmiş Milletler, 1947 yılında bu işlevini yerine getirdikten sonra artık anlamını yitirmiş bir kukla sistem olarak faaliyetlerini günümüze kadar sürdüregelmiştir. BM, 1948 ile 1958 yılları arasında Keşmir hakkında 23 karar almasına ve Hindistan’ın alınan bütün bu kararları çiğnemesine rağmen Hindistan’a yönelik tek bir yaptırım kararı dahi almayarak, gerçek yüzünü ortaya koymuştu. Irak hakkında aldığı 17 karar ile ABD’nin Irak’ı işgalini haklı gösteren BM, Keşmir hakkında aldığı 23 karara rağmen kılını kıpırdatmadı. Üstelik Irak hakkında aldığı kararı Irak tarafı kabul etmezken, Keşmir hakkında alınan kararlarda hem Hindistan, hem de Pakistan devletlerinin imzaları bulunuyordu.

BM, Bosna’daki akıl almaz faaliyetleri ile de iğrenç yüzünü göstermişti. Bosna’daki soykırım esnasında yaklaşık 250-300 bin Müslüman, Sırp kasaplar tarafından katledilmişti. Binlerce Müslüman kadına sistematik bir şekilde tecavüz edilmişti. Bütün bunlar yapılırken BM hiçbir şey yapmamış, hatta Müslümanların Sırplara karşı tam da toparlandığı bir zamanda silah ambargosu uygulayarak Sırpları ödüllendirmişti. Bölgeye sözde ‘Barış Gücü’ olarak giden; ama Sırpların düzenlediği tecavüz partilerine de katılan BM askerleri, güvenli bölge olarak ilan edilen Srebrenica’da kontrolü Sırp kasap komutan Mladic’e teslim ederek on iki bin Müslüman’ın katline göz yummuş ve bu korkunç olay tarih sayfalarında yerini almıştı. Bosna’da Sırpların uyguladığı teröre destek veren BM, işlenen savaş suçlarına ve katliamlara karşı hiçbir zaman etkili bir tutum sergilemeyerek adeta Sırpların ortağı gibi hareket etmişti.

Birleşmiş Milletler, terörist İsrail’in 2006’da Lübnan’a yaptığı saldırıyı utanç verici bir biçimde uzun süre seyretmiş ve sessiz kalmıştı. Lübnan’ın güneyinin yakılıp yıkılarak halkın katledilmesi BM’nin dikkatini çekmezken, nedense İsrail’in Müslümanların’ın sert direnişi nedeniyle Lübnan’da başarısızlığa uğradığı anlaşılır anlaşılmaz derhal devreye girerek barışın sağlanması için arabulucu olmak akıllarına gelmişti. Dünyada atom bombasını kullanan yegâne ülke olan ABD, İsrail’in Gazze’de kullandığı kimyasal silahlar ve misket bombaları için çıtını çıkarmazken, Gazze’den gelen bir avuç roket için Filistin’i büsbütün terör listesine almıştı.

İkiz kulelere saldırı bahanesiyle 2001’de ABD öncülüğünde NATO tarafından işgal edilen Afganistan’ın durumu ortada ve halen işgalle birlikte iç savaş tüm hızıyla devam ediyor. Ama bir farkla; NATO sürekli aralarında çocuk ve kadınların da olduğu sivilleri katledip medyada duyulması halinde özür dilerken, Taliban, işgal güçlerine ağır zayiatlar verdiriyor. Harabe bir ülkeyi andıran Afganistan’ın yapısal ve ekonomik durumu dünyadaki durumu en kötü ülkeyle bile kıyaslanamayacak kadar içler acısı. Ancak barış güvercini BM, Afganistan’daki 11 yıllık işgale, yıkıma, katliamlara rağmen sessizliğini hep korudu ve hâlâ da korumaya devam ediyor.

Aynı işgalci ülkeler 2003’te bu kez yanı başımızdaki Irak’a girdi. Burada da bahane; olmayan kimyasal silahlardı. Sanki kendilerinde yokmuş gibi rahatça Irak’a özgürlük ve demokrasi vaadiyle neredeyse hiçbir direnişle karşılaşılmadan girildi. 8 yıllık işgal zarfında bir milyondan fazla Iraklının hayatını kaybetmesi ve binlerce işgal askerinin ölmesiyle Amerika 50 bin askerini ülkede geri planda bırakarak çekildi. Sonuç olarak geriye bir milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği, bir o kadar kadının dul, çocukların yetim bırakıldığı, parçalanmalara, mezhepler arası şiddetin körüklenmesine açık ve petrolü işgal ülkelerine peşkeş çekilmiş bir Irak kaldı. Ama Birleşmiş Milletler Kurumu, Keşmir’e, Bosna’ya, Gazze’ye sessiz, kör ve sağır kaldığı gibi Irak’taki soykırıma da sessiz kalmıştı.

Bu ön bilgiler dahilinde bir buçuk yıldır süren ve elli binin üzerinde insanın hayatını kaybettiği Suriye’ye neden hâlâ müdahale edilmediği sorgulanacak olursa bilinmelidir ki, BM’yi kontrolü altında tutan güçlerin muhakkak ki bir çıkarı vardır. Stratejik öneme sahip Suriye’yi destekleyen İran ve Hizbullah’ın bu tavrının Müslümanlar arasında oluşturduğu fitneyi çıkarları hesaplarına kullanan Batılı ülkeler, Suriye’nin içinde bulunduğu bu kaos durumunun adeta böyle devam etmesi için avuç ovuşturuyor. Hatırlanırsa petrol ve doğalgazı bol Libya’ya adeta balıklama atlayan Batılı ülkeler, BM Güvenlik Konseyi’nin kararını dahi beklememişti. Dolayısıyla petrolden de önemli olan Müslümanları yeniden tarih sahnesine altın harflerle geçirecek kutlu devletlerinin gelişini engellemek söz konusu olduğunda ise BM tıpkı diğer İslami beldelerde olduğu gibi Müslümanların katledilişini izlemek ve bunun için Beşşar Esed’e yardım yağmuru yapmak yolunu seçmektedir. Böylece görülüyor ki, Suriye meselesi birçok sinsi planı gözler önüne seriyor. Mesela soğuk düşmanlar ABD ve Rusya Suriye’deki salih Müslümanların yok edilmesi konusunda hemfikir. Zira bu konuda BM, NATO, G20, Shangay 5’lisi ve Güvenlik konseyi gibi bir çok kurum katliamları seyretmekle meşgul. Oradan yükselecek İslam nidalarını kesmek için tek vücut halindeler.

Yine 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulup soğuk savaşın bitmesiyle de hedef değişikliğine giden ve İslami olan herşeye savaş ilan eden bir başka uluslararası kurum da NATO’dur. NATO Kuzey Atlantik Savunma İttifakı olarak kurulup üye olan ülkeleri İslam’dan ve Müslümanlardan koruma hedefiyle bu güne kadar bir çok cürüm işlemiştir. Bunu da ulusların barış ve huzuru için yaptığını her fırsatta dile getirmektedir.

ABD Savunma Bakanı William Perry NATO müttefiklerinden, Akdeniz Bölgesinde İslâmi köktendincilikten ciddi olarak kaygı duymalarını istiyordu. Perry ittifak üyelerini Akdeniz Bölgesi üzerinde yoğunlaşmaya ısrarla teşvik ediyordu. ABD'nin bölgedeki İslâmî gelişmelere karşı tavrını en somut biçimde ortaya koyan ise ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich olmuştu. Gingrich şöyle diyordu: "Cezayir'in ayakta kalmasına, Türkiye ve Mısır'da laikliğin korunmasına yardım etmeli, İran'daki mevcut rejimin değişmesine yol açacak şekilde bütün totaliter güçleri zayıflatmalıyız." Gingrich ayrıca İslâm'la mücadele stratejisini yeterli görmediğini açıkça ifade ediyordu. Gingrich'in ifadelerine bakarak Batı'nın İslâm'a karşı en sert tedbirleri alacağını söylemek zor değil. Demokrasi havarisi olan Batı, Cezayir'de en kutsal değerlerini rafa kaldırılabiliyor. Somali'de, Kolambiya'da demokrasi adına silahlarını konuşturan, Zapatistaları bombalamak için uçaklarını gönderen ABD, halk oyu ile seçilmiş FİS'e karşı yapılan askeri darbeyi ise destekliyor. Çünkü orada İslâm var. Diğer taraftan Batı, Mısır ve Türkiye'de laik rejimlerin yaşatılması için her türlü yardıma hazır. Çünkü bu rejimler İslâm'a karşı Batı'nın güvencesi. O yüzden Batı laikliği korumak için her türlü siyasi desteği veriyor. Buna rağmen sehven bir İslâmi rejimle bile karşılaşırsa onu da uzun vadede, gerekirse zorla bitirmenin hesapları içinde. NATO'nun "Ortadoğu'ya yönelik olarak yeni bir balistik füze sistemi planladığı" dikkate alınırsa bunun hiçte su götürmez bir gerçek olduğunu söyleyebiliriz.

Zinciri oluşturan bir diğer halkayı ise NATO Genel Sekreteri Willy Claes'in açıklamaları oluşturuyor. Claes, The Independent gazetesine: "NATO'nun Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da etkinliğini artıran ve tehlikeli boyutlar kazanan radikal dini akımlara karşı önlem almaya karar verdiğini" açıkladı. Bu karar doğrultusunda atılacak somut adımları ise şöyle izah ediyordu Claes: "NATO elçileri Ortadoğuda bir çok ülkenin yönetimiyle temasa geçerek alınabilecek önlemleri tartışacak. Bu arada sözkonusu çalışmalar ilk etapta hükümetler ile yetkililer arasındaki temaslarla sınırlı kalacak ancak gerektiğinde birlikte operasyonlar yapılabilecek." Hatta NATO’nun bu saldırganlığının yeterli olmadığını düşünen ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, NATO'nun, ''İslami terör'' tehlikesine karşı ve Asya-Pasifik bölgesine yönelik daha geniş bir bakış açısı kazanmak için kendini yenilemesi gerektiğini söyledi. Böylesi bir oluşum için Müslümanların liderlerinden duyulan sözler ise bu liderlerin ne kadar da alçaldığını gözler önüne seriyor. Mesela Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 60. yaşını kutladığı NATO’nun kokteylinde NATO’nun İslam düşmanı olmadığını ve Türkiye’nin NATO’da üstün görevler almasını ülke için şeref kaynağı olarak gördüğünü söylemişti. Aynı zamanlarda Başbakan Erdoğan; Türkiye’nin NATO toprağı olduğunu dillendiriyordu.

Uluslararası konjoktürün sacayaklarını oluşturan bu iki kurumun yanısıra G-20, IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşilatı (OECD), Ekonomik işbirliği Teşkilatı (ECO), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Dünya Ekonomik Forumu (WEF), İnterpol gibi birçok kurum ve kuruluş İslami beldelerde akıllara durgunluk veren planlar yapmakta ve uygulamak için istenilen kamuoyu gücünü anında oluşturmaktadır.

İçlerinde IMF, Dünya Bankası, NAFTA, GATT gibi iktisadi kurumlarında bulunduğu kapitalist teşekküller İslami beldelerin kan emici vampirleri olarak sanayi ve ticaret gibi unsurları tekellerinde bulundurmaktadırlar. Bu durum her bakımdan zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklara sahip bir coğrafyanın bütün olarak küfrün hegemonyasına girmesi ve sömürülmesi demektir.

İşte bundan dolayı İslami bir devletin, dünyada mevcut diğer devletlerle ve birinci dünya devletlerinin elinde kukla haline gelen uluslarüstü kurumlar ile olan ilişkilerini hangi esaslara dayandıracağı önemlidir. İncelediğimizde görürüz ki bu ilişkiler şu dört temel üzere kuruludur:

A-     İslâm dünyasındaki mevcut devletler bir memleket olarak kabul edilir. Dış ilişkiler içine girmez ve onlarla olan ilişki dış siyasetten sayılmaz. Hepsini tek bir devlet halinde birleştirmek için çalışmak gerekir.

B-     Kendileriyle aramızda ekonomik, ticari, iyi komşuluk ya da kültür anlaşması bulunan devletlerle, anlaşma hükümlerine göre ilişkiye girilir. Antlaşmalarda açıklık varsa, pasaportlara lüzum kalmadan yabancı uyrukluların sadece kimlikle memleketlerimize girmeye hakkı vardır. Fakat bu işin karşılıklı olması şarttır. Onlarla ekonomik veya ticari ilişkilerin sınırları belli bir şekilde ve onların kuvvetlenmesine sebep olmayacak zaruri şeylerde olmalıdır.

C-     Kendileriyle aramızda anlaşma bulunmayan devletler; İngiltere, Amerika ve Fransa gibi bilfiil sömürgeci devletlerle, Rusya gibi memleketlerimize göz diken devletler, hükmen savaş halindeki devletler sayılırlar. Onlara karşı her türlü emniyet tedbirleri alınır. Onlarla herhangi bir diplomatik ilişki kurulmaz. Bu gibi devletlerin vatandaşı olan kişiler memleketlerimize ancak her ferd için bir pasaport ve her sefer için özel vize almak suretiyle girebilirler.

D-    İsrail gibi fiilen savaş halinde olan devletlerle bütün ilişkilerde savaş halini esas tutmamız icab eder. Aramızda savaş olsun veya olmasın onlarla fiilen savaş varmış gibi davranılır. Onların bütün vatandaşlarının memleketimize girmesi yasaklanır.

Askeri ve bu cinsten olan anlaşmalar ve buna bağlı olan üs ve hava alanlarının, kira sözleşmeleri ve siyasi anlaşmalar kesinlikle haramdır. İyi komşuluk, ekonomik, ticari, mali, kültürel anlaşmalar ve ateşkes anlaşmaları yapmak ise caizdir.

Devletin, İslâm esası üzerine olmayan veya İslâm hukukundan başka bir hukuku tatbik eden kuruluşlara katılması da caiz değildir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası gibi kuruluşlarla, Arap Birliği gibi bölgesel kuruluşlara katılmak haramdır.

İslam’dan olanlar ancak İslâm'dır. İslâm'dan olanlar ne Demokrasiden, ne Sosyalizmden ne de bunların dışındaki diğer düşüncelerdendir. Üstelik İslâm hem Sosyalizmden hem de Kapitalizmden ve Demokrasiden öncedir.

Ulusların refahı, uluslararası savunma ittifakları, demokratik-laik birlikler, kapitalist kurum ve kuruluşlar, liberal ekonomi modelleri, Güvenlik Konseyi ve serbest piyasa ekonomisi gibi fikirler hem kaynağını oluşturan akidesinden, hem üzerine kurulduğu esaslardan dolayı ve hem de onu almanın, bağlanmanın açık bir şekilde Müslümanlara zarar getirmesinden dolayı İslâm'la çelişmektedir. Müslümanların da bu düşünceyi reddetmeleri farzdır. Müslümanların yaşadıkları ülke ekonomilerinin kapitalist ülke ekonomilerine bağlı kalması sadece üretim esasına dayalı ekonomik yapı oluşturmalarını engellemekle kalmıyor aynı zamanda, kafirlerin, Müslümanlar ve ülkeleri üzerinde egemenlik kurma ve egemenliklerini koruma imkanı da sağlıyor.

Diğer halk ve milletlerin Kapitalizme inanmaları için Amerika ve diğer batılı devletlerin çağrıda bulundukları sloganların en belirginleri işte bunlardır.

Hem bu ideolojiye ait akidenin hem de bu akideden çıkan sistemlerin bozukluğu açığa çıktıktan ve bu ideolojinin temel fikirlerinin (Demokrasi, devletlerarası bağ, Birlik Teşkilatları, çoğulculuk, insan hakları ve pazar ekonomisi politikaları) geçersizliği, bozukluğu açıkça belli olduktan, İslâm'la taban tabana zıt oldukları görüldükten sonra herhangi bir Müslümanın bir anlık dahi olsa bu ideolojiyi veya bundan herhangi bir şeyi almayı düşünmesi asla caiz değildir.

Özelde Amerika'nın genelde ise bütün batılı devletlerin yaptığı bu girişimlerin birinci derecede İslâm Ümmetini hedeflediğinde şüphe yoktur. Zira Kapitalizmin karşısına dikilebilecek tek ideolojiye bu ümmet sahiptir. Çünkü bu ümmetin ideolojisinin gereğince yaşadığı ve onu dünyaya taşıdığında nelere kadir olduğunu kâfirler bilmektedirler. Zira kâfirler Müslümanların tarihlerini bilmektedirler. Amerika bu davranışları ile İslâm'la savaşmak için kapitalist saldırılarından yalnızca bir tanesini daha gerçekleştirmiş olmasından başka bu hakikata dair daha mükemmel bir delili yoktur. Zira Amerika'nın, İslâm'a sımsıkı sarılanları teröristler olarak isimlendirmesi veya İslâm ümmetini İslâm'a göre kalkındırmak için ihlasla, samimiyetle çalışanlara karşı Müslümanların topraklarındaki uşak idareciler aracılığı ile baskı yapması, bu uşak idareciler ve onların yardakçılarının yardımları ile İslâmi mefhumları tersyüz etmesi, saptırması bu çerçeve içerisinde yapılan çalışmalardandır.

Bu nedenle şu anda Müslümanlar tarihleri boyunca karşılaştıkları tehlikelerin de üstünde bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.

Haçlı Savaşları ile İslâm topraklarını işgal etmeyi hedefleyen kâfirler, 1924 yılında Hilâfetin yıkılışı ile de bu ülkelerin birliğini sağlayan, kâfirlerden koruyan, bu topraklar üzerinde küfür hükümlerinin uygulanmasını, topraklarının parçalanmasını ve servetlerinin talan edilmesini önleyen engelin kaldırılmasını hedeflemişlerdi. Ancak Haçlı saldırılarını düzenleyen ve Hilâfeti yıkan kâfirler, ne Müslümanları akidelerinden döndürmeyi düşünmüşlerdi ve ne de bunun için çalışmışlardı. Bu nedenle Müslümanlar haçlı saldırılarından hemen sonra süratle akidelerine sımsıkı sarıldılar ve art arda gelen Haçlı saldırılarını püskürtmek için saflarını birleştirdiler. Yine Müslümanlar Hilâfetlerinin yıkılmasının ardından çok geçmeden tekrar akidelerini güçlendirmeye, sımsıkı sarılmaya başladılar. Fakat şu anda Batı’nın yaptığı saldırılar; Müslümanları dini hayattan ayırma akidesine inandırmayı, İslâm akidesinden uzaklaştırmayı bunu yerine ise bir hayat nizamı olarak Kapitalizmi almalarını, böylece de İslâm'ı yok etmeyi hedeflemektedir. İslâm'ı sadece ibadetlerde görülen kutsallığından başka hiçbir özelliği olmayan Müslümanların hayatlarından tamamen uzaklaştırılmış bir din haline getirmek istemektedirler.

Küfrün çağrıda bulunduğu, Batı uşaklarını ve onların yardakçılarını teşvik ettiği şeylerin gerçeği işte bunlardır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz