DEMOKRASİNİN KÖKENİ YA DA KÖKSÜZ DEMOKRASİ…

Emrah Akay

Ortaçağ karanlığı denildiğinde akıllara ilk gelen şey şüphesiz ki Hristiyanlık akidesidir. Avrupa hiçbir dönemde bu akidenin ilahi mesajlarını doğru anlayamamıştır. Orijinallikten ve doğallıktan uzak bir şekilde sonradan eklenen ya da çıkarılan mesajların kargaşası Avrupa toplumlarını kasıp kavurmuştur. Bugün kâfir Avrupalı devletlerin İslam akidesine çomak sokmak için hazırladıkları sinsi planların yüzlerce katı o zaman Avrupa’sının baş belası durumundaydı. İncil’den alınan hükümler herkes için değildi. Aynı şekilde kitapları kendilerini memnun ve teskin edecek hükümler içermiyordu. Bilakis kilise kime, nasıl ve ne şekilde hüküm çıkarmak istiyorsa öyle yapıyor ve asla eleştirilmiyordu. Karanlık çağ kilise ve papazların yeryüzünü fitne ve fesada boğduğu, toplumları ahmaklaştırıp bunu da Tanrı için yaptıklarını söyledikleri bir çağ idi. Dinin güçlü bir ticari hüviyet kazandığı, otoritenin korku ve baskı ile koruma altına alındığı bir çağ idi. Keşfeden, tefekkür eden ve muhasebe eden halklara düşman olan bir çağ idi. Böylesi bir çağda halkların kısa süreli nefes almasını sağlamak, onları rahatlatarak şiddetli bir başkaldırıştan alıkoymak için bir fikir ortaya çıkardılar. Bu fikir kiliseye karşı kralın, krala karşı da kilisenin bekasını sağlamak üzere tesis edildi. Hem kilise kurtuldu, hem kral. Böylece bir toplumu uyuşmuş insanlar yığını haline getirerek iki başlı bir yönetimin yolu açıldı. Bu fikrin mimarı olarak gösterdikleri Hz. İsa’ya da bu iddiaları ile iftira attılar. Tahrif edilmiş İncil’de bu konuyu şöyle tasvir ettiler. ‘‘Ferisiler, Heredoslular ile birlikte olarak İsa(Mesih)’i gafil avlamak için ona şöyle dediler: ‘Ey öğretici, sen doğru sözlüsün. Allah’ın yolunu hak ile öğretiyorsun ve kimseye de aldırış etmiyorsun. Çünkü sen insanların yüzlerine bakan biri değilsin. O halde bize söyle, bu konudaki görüşün nedir? Senin Kayser’e cizye ödemen caiz midir, değil midir? İsa, onların kötü niyetlerini anlayınca şöyle dedi: ‘Ey kötülüğün tartışmacıları, beni ne için denemek istiyorsunuz? Bana cizye işlemini gösteriniz bakayım. Bunun üzerine ona bir dinar takdim edilince şöyle dedi: ‘Peki bu resim ve bu yazı kimindir?’ Ona Kayserindir dediler. O da şöyle dedi; ‘O halde Kayser’e ait olanı Kayser’e veriniz; Allah’a ait olanı Allah’a veriniz.’ O’nun bu sözlerini işitince şaşakaldılar, onu bırakıp gittiler.’’ (Matta 23/14-23)

Batı’nın asla birbirinden ayırmadığı laiklik ile demokrasi fikirlerinin meşruluğu için Hristiyanlık akidesine soktukları en tehlikeli dayanak bu olmuştur. Zira bu esas, daha sonraları yeryüzüne hâkim kılmak istedikleri kapitalist ideolojinin de esası olmuştur. Dini olanı hayattan ayırınca, yöneticilik vazifesini üstlenen burjuvazi, yönettikleri bir kısım proletarya ile dünyevi alanda meşru zemine oturmuştur. Böylece yarı yarıya paylaşılan yönetim sistemi daha sonraları Hristiyanlık akidesinin yetersiz ve problemli yönlerinden dolayı kilise ile bağlarını koparmış ve yönetimin tamamı krala bırakılmıştır. Buradan hareketle yüzlerce yıl sonra İslam Hilafet Devleti yıkılıp yerine dünyevi otoriteler geldiğinde de aynı prensipten sapılmamıştır. Hatta hükümlerini devletin baskılayıcı bir şekilde hayat sahasından uzaklaştırdığı, liderlerini kendisinin seçtiği bir akide olmasını sağlamıştır.

‘Devlet’ kitabında Platon, demokratik yönetim tarzını tam bir fiyasko olarak tasvir etmiş, geleceğin en çaresiz fikri olarak savunmuştur. Savunmuştur diyoruz zira demokrasiyi var edenler içlerinde bulundukları dönemin kısa süre de olsa uygun bir zemine oturmasını arzu etmişlerdir. Onu bu şekilde yama olarak kullananlar gelecekte asla bir işe yaramayacağını da ifade etmişlerdir. Fransız devriminin liderlerinden J. J. Rousseau ‘‘Kelimenin tam manasıyla, hakikatte bir Demokrasi hiçbir zaman var olmadı ve var olmayacaktır’’ diyerek demokrasiye olan güvensizliği ifşa etmiştir.

Klasik Roma’da yaşayan bir avuç insan için demokrasi gerçek manada bir kıymetti. Zira her fert kendisini yönetme hakkı bakımından eşit ve biricikti. Sonraları sömürgecilik ile artan nüfusun her birine aynı kıymetin verilmesi oldukça zorlaştı. Bu yönüyle klasik Roma’da tatbik edilen ‘doğrudan demokrasi’ yerini ‘yarı doğrudan demokrasi’ye bıraktı. Böylece her ferdin sahip olduğu yetki belli sayıdaki fertlerin tayin ettiği bir elçi ile kullanılmaya başlandı. Elçiler ile tayin edenler arasındaki ciddi ayrışma beraberinde güvensizlik ve itaatsizliği de doğurunca başkaca çözümler arayışına gidildi. Artık toplum kendini yönetmeyecek, kendisini yönetecek kişileri seçecektir. Bir bakıma vekâlet veren halk, iktidara taşıdığı otoritenin çıkardığı yasalara veya düzenlemelere itiraz etmeyecektir. Zira halk en baştan bu yöneticileri tam yetki ile donatmış ve belirlenen süre kadar rıza göstermek zorunda bırakılmıştır. Bu nedenle revize edilen sistem ‘temsili demokrasi’ adını almıştır. Bugün halen birçok yerde örneğini gördüğümüz sistem halkların iradelerine pranga vurmak suretiyle darbelere ve anayasal dönüşümlere uğramıştır.  Demokrasi birçok kişi tarafından farklı algılandığı ve kâmil bir şekilde yaşanamadığı için kendisini bertaraf edecek unsurlar karşısında oldukça serttir. Hatta bu sertlik kendisini var eden faktörler ile tam bir çelişki oluşturmaktadır. Demokrasi karşısında irade gösteren, onu hayatında tatbik etmeyen her kim olursa ona bir başka türü olan ‘militan demokrasi’ ile cevap vermekte ve onu cezalandırmaktadır. Cezayir’de FIS, Türkiye’de Refah Partisi, Mısır’da İhvan ve Filistin’de Hamas oldukça demokratik yöntemler ile iş başına gelmelerine rağmen ‘militan demokrasi’ tarafından ihraç edilmişler ve riske atılmamışlardır. Bu yönüyle ‘Demokrasi koskoca bir yalan’ tezi haklı çıkmaktadır.

Fransız ihtilalinden sonra bağımsızlığını kazanarak var olma mücadelesi veren toplumlar demokratik bir hayatın hedefi ile yola çıkmışlar ve büyük beklentiler içerisine girmişlerdir. Fakat demokrasi dağıtan ağa babaları nereye, ne zaman ve hangi demokrasiyi götüreceğine kendisi karar vermektedir. Dolayısıyla da bu toplumlar monarşinin köleliğinden liberal köleliğe, bedenlerin işgalinden beyinlerin işgaline, servetlerin yok edilmesinden ahlaki ve ruhi kıymetlerin yok edilmesine doğru hızla ilerlemişlerdir. Ayaklarındaki prangaları sökülen toplumlar beyinlerine pranga takıldığını bir türlü anlayamamış ve bu hal üzere yaşamaya devam etmişlerdir. Bu görevi günümüz dünyasında sömürgecilik yarışına giren Amerika ve İngiltere’nin kusursuz bir şekilde yürüttüğünü görmekteyiz. Dünya halklarını ahlaksızlaştırmak, dinsizleştirmek ve dilsizleştirmek için hangi yönetici adayının uygun olduğuna bakan bu devletler, halkı ona oy vermeye mecbur eder ya da bir şekilde o adayı iktidar yapar. İdeolojik devletler uydusu konumundaki devletlerin otoritelerini asla şansa bırakmaz. Bu konuda servetlerini harcamaktan çekinmez, kılıçlarını çekmekten de asla tereddüt etmez. Türkiye’de halkın seçtiği başbakanı idam ettiren, Mısır’da hapse tıktıran, Filistin’de ölüm fermanı yayınlayan işte böylesi bir niyetin amelleridir.

Bu gidişata dur demek için yola çıkan gruplara demokrasi dağıtıcılarının en güçlü cevabı onları terörün ve düşmanlığın safına yerleştirmek olmuştur. Kimi zaman bunu açıktan yaptıkları gibi kimi zaman da fikirlerin ve mefhumların değişip, dönüşmesi yoluyla yapmışlardır. Örneğin demokrasiye düşmanlık yapan bir takım zümrelere, hedeflerine ulaşmaları için demokrasiyi en azından araç olarak kullanmaları gerektiğini öğütlemiş, hedeflerine ulaştıktan sonra da ayaklarının kaymaması adına demokratik teamüllerde devam etmesini tavsiye etmiştir. Sonra demokrasinin nimetinden(!) istifade etmiş, onun süslü koltuğunda oturmuş, konforunu damarlarına kadar hissetmiş, verdiği basit liderliklerden payına düşeni almış böylesi gruplar başta düşündükleri hedefler ve araçlar konusunda tepetaklak olmuşlardır. Yani İslam’ı hâkim kılmak için demokrasiyi araç olarak kullananlar tüm bu süreçlerden sonra demokrasiyi hâkim kılmak için İslami unsurları araç haline getirmiş ve günümüzde de örneğini gördüğümüz şekilde hedefinden sapmıştır. Bu yönüyle demokrasi adeta A’dan Z’ye herkesin veya her grubun doğru ya da yanlış, hak veya batıl bütün zihin dünyasını kuşatmıştır. Bir taraftan sömürgelerin gerekçesi, zulümlerin kaynağı ve fesadın müsebbibi olduğu gibi, diğer taraftan canlarını uğruna feda edercesine insanların idealleri ve ölçüleri haline gelmiştir.

O zaman demokrasi nedir? İşte köşeye sıkışan esas soru bu. Zira demokrasiyi var etme mücadelesi verenler bu soruya birbirinden farklı cevaplar vermektedir. Halkın kendi kendini yönetmesi mi? Halkın kendisini yönetecek kişileri belirlemesi mi? Her ferdin sınırsız özgürlüğe sahip olması mı? Çoğulculuk mu? Çoğunlukçuluk mu? Eşitlik mi? Sosyal adalet mi? Maddi kalkınma mı? Hüküm yetkisini bir grup milletvekiline bırakmak mı? Bağımsızlık mı? Yoksa bunların hepsi ile bir bütün mü? Ya da hiç biri mi? Bugüne kadar bunun cevabını tastamam verebilmiş birine rastlayamadık maalesef. İşte demokrasi de tam olarak bu. Zira o geleceğin problemlerini de çözmeli, belli bir kalıba sokulmamalı, yeri ve zamanı geldikçe kullanıma hazır olmalı ve tek bir tanım yapılarak önü kapatılmamalıdır. Tıpkı Süleyman Demirel’in dediği gibi; “Demokraside çareler tükenmez.” Eğer demokrasi böyle birkaç tanım ile kayıtlı kalsaydı; Amerika Irak’ı işgal edebilir miydi? İsrail Filistin’de peyderpey zulüm yapabilir miydi? Türkiye Amerika’nın Ortadoğu’daki demokrasi mücadelesinde onunla ittifak yapabilir miydi? Arap Baharı, kâfir Batı’nın sinsi manevraları ile çalınabilir miydi? Suriye üzerine ‘Demokrasi İttifakı’nın katliam uçakları ölüm yağdırabilir miydi? Mısır’da halkın iradesi çalınabilir miydi? Peki demokrasi özgürlük ise bir toplumun kendi yönetimini belirleme özgürlüğü yok mu? Mesela biz İslami bir hayat istiyoruz demokrasi bize böyle bir hayatı verebilecek mi? Ya da kendi yöneticimi seçme konusunda irade sahibiysem seçmeme konusunda neden irade sahibi değilim? Oy kullanmayana neden ceza kesiliyor? Ya da istediğim dinin gereklerini yerine getirmem konusunda bana özgürlük veren demokrasi neden dinimin önemli bir hükmü olan cihadı uyguladığımda bana terörist muamelesi yapıyor? Tam tersi olarak dinimin yasakladığı birçok unsuru bana dayatıyor? Çocuklarımızın eğitimi konusunda hiçbir özgürlüğe yer vermeyen demokrasi onların geleceklerini de ipotek altına alıyor. Şimdi söyler misiniz demokrasi nedir?

Demokrasi en güçlü yıllarını aristokrasinin, “orta sınıf” da denilen proletarya üzerindeki ifsat edici gücünün zayıfladığı zaman diliminde yaşadı. Zira kâfir Avrupalı devletlerin sömürgelerini arttırmak, ideolojilerini tatbik etmek, sınıflar arasındaki düşman algısını, dost ve kurtarıcı algısı ile değiştirmek için elit zümrenin otoritelerini saray dışına çıkartarak halkın içinde sürdürmeleri gerektiğini savundu. Böylece toplumların bozulmasını, ifsada uğramasını sağladı. Örneğin kerih görülen zinayı toplumun yaşam tarzı haline getirdi. Aile mefhumunu dinamitledi ve saygı-sevgi gibi kavramları toprağa gömdü. Kadını meta yapıp, erkeği itibarsızlaştırdı. Nesilleri bozarak çarpık ilişkiler icat etti. Hedefsiz ve amaçsız insan yığınları oluşturdu. Toplum mühendislerini, sosyal bilimcilerini böylesi amaçlar uğrunda kullandı ve başarılı da oldu. Örneğin ‘halkçı zina’ dedikleri baş belasını İslam topraklarına kadar soktular. Sosyal bilimci Muhammed Kutub “Çağdaş Fikir Akımları” adlı kitabının demokrasi bahsinde bu süreci şöyle tasvir eder: ‘‘Be hey yobazlar, sizin karşı çıkılması gerekmeyen şeylere karşı çıkmaktan ve itiraz etmekten başka işiniz yok mu? Sizler mutlu yuvaların, sevgi ve bağlılık temelleri üzerinde kurulmasını istemez misiniz? İşte erkek, işte kız, iki genç; pek yakında bunlar zaten mutlu bir birliktelik ile bir araya gelecekler. O halde aralarında sevgi bağının sürekli olması için önceden birbirlerini tanımaları gerekmez mi? Sizler bu erkeğin, ancak annesi veya kız kardeşi tarafından görülüp beğenilen, fakat kendisinin şeklini, karakterini, kültürünü, olaylara bakışını hiç bilmediği sadece gerdek gecesinde yüz yüze geldiği bir kızın önüne getirilmesini mi arzuluyorsunuz? Ya kızın kendisine gelince, acaba onun hayat ortağını daha önceden tanıması ve seçerken katkısının olması hakkı değil midir? Babası veya kardeşi tarafından beğenildiği ya da mal mevki sahibi bir kişi olması hasebiyle uygun görüldüğü ama evlendiği ana kadar tanımadığı erkeğe bir meta gibi satılması zulüm değil midir? Böyle bir kimse bazen haşin ve katı yürekli, kalpsizin birisi olamaz mı? O halde arkadaşlık geliştirerek kızın aile kuracağı erkeği daha önceden tanıması en iyi yol değil midir? Çünkü sözünü ettiğimiz bu ön beraberlik iki kişi arasındaki şahsiyet kaynaşması bakımından masum bir arkadaşlıktır…’’

Böylesi uzun bir anlatıyı bir örnek üzerinde vermeyi gerekli gördüm zira demokrasi tıpkı anlatılan gibi halkın belli fikirleri ince ince işleyerek hayatına indirmeyi sonra onu sevdirmeyi ve en sonunda onu hayatının gayesi haline getirmeyi sağlayabiliyor. Tıpkı bunun gibi feminizmi, kadının üstünlüğü meselesini, 18 yaş ve ergenlik kavramlarını, dizi ve filmlerde pompalanan ahlaksızlığı, eğitim kurumlarındaki yozlaşmayı, yeni kariyer hedefleri gibi bir dizi iğrençliği nakış nakış işliyor. Sayfalar yetersiz kaldığından her biri için uzun uzadıya örnek veremiyorum ama demokrasiyi var eden en önemli unsurlardan biri olan demokratik seçimler vakıasını ele almadan da konuyu bitirmek doğru olmayacaktır.

Bilindiği gibi 1 Kasım’da tıpkı dört buçuk ay önce yapılan ve hiçbir anlam ifade etmeyen seçimlerin bir yenisi yapılacak. Harcanan paraların, enerjilerin, umutların, beklentilerin üzerine yenileri eklenecek. Sonra defalarca aldatılan halka yeni yalanlar söylenecek. Değişen hiçbir şey olmamasına rağmen demokrasi kazanmaya devam edecek. Çok partili döneme geçilen 50’li yıllardan bugüne kadar birçok hükümet kurulup, birçoğu devrilmesine rağmen kazananın da kaybedenin de ağzından eksilmeyen cümle demokrasi olmuştur. Bütün siyasi partiler daha ileri demokrasi ile yola çıkmalarına daha demokratik bir ülke olmayı vadetmelerine rağmen daha da ilerisi, en ilerisi için oy istemeye devam ediyorlar. Dipsiz kuyu gibi kimse bu demokrasi denen şeye ulaşamıyor. 7 Haziran seçimlerinde halkın tercihleri ile dalga geçercesine bir kez daha sandığa davet ediyorlar. Bunu da tıpkı yukarıdaki örnekte olduğu gibi sonunda vatandaşlık görevi olarak sevdirerek yapıyorlar maalesef.

İslam ümmetinin kendisiyle, akidesiyle taban tabana zıt olan bu köksüz ve tarifsiz fikriyattan kurtulmasının vakti gelmedi mi? Bizlere düşmanlıkta yarışan böylesi düşünceleri benimseyerek düşmanımıza âşık olma hastalığından kurtulmanın zamanı gelmedi mi? Demokrasinin koskoca bir yalan, İslam’ın ise apaçık bir gerçek olduğunu haykırmanın tam da yeri değil mi? Aldatıcıların bizleri demokrasi diye aldattığı seçimlere karşı dik durup tavır almamız için daha ne kadar aldatılmamız gerekiyor? İşte demokrasi, işte demokratik seçimler, işte siz ve işte İslam… Seçim sizin…

الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فَالْيَوْمَ نَنسَاهُمْ كَمَا نَسُواْ لِقَاء يَوْمِهِمْ هَذَا وَمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

‘‘Onlar dinlerini bir eğlence ve oyun konusu edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar bugünleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi yok saydıkları gibi, bugün bizde onları yok sayacağız.’’ (A’raf 51)


Yorumlar

  1. murat Çankaya

    Allah razı olsun inş çok güzelbi yazı

Yorum Yaz