ÖTEKİ İLE BİRLİKTE YAŞAMA VE ÇÖZÜM SÜRECİ

Osman Yıldız

Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi Ve Sellem’in ilk İslam Devleti’nden son Osmanlı Hilafet Devleti’ne kadar olan süre içerisinde, İslami fetihlerin gayesi oryantalistlerin ya da onların görüşlerini yayanların aksine, İslam akidesini halklara zorla benimsetmek veya toprak ve ganimet için savaşmak değildi. İslami fetihlerin gayesi İslam’ın, onun tatbik, koruma ve yayma metodu olan Hilafet nizamının egemenliğini sağlamaktı. Bundan dolayı İslam’ın siyasal liderliğinin yeryüzünde ilahlık iddiasında bulunan ceberut idarecilerden ve tağutlardan alıp, söz konusu yönetimi yeryüzünde bozgunculuk çıkartmayan, Allah’a ve ahiret gününe inanan, bir gün tekrar dirilip yeryüzünde yapmış olduğu fiillerden Allah’a hesap vereceğine iman eden insanlara teslim etmeye çalışan, ciddi bir çaba olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

İslami fetihlerin akabinde yönetimler el değiştirmiş ve halklar hiçbir baskı ve vesayet altına alınmadan diledikleri akideyi, inanç biçimini kabul etme noktasında serbest bırakılmışlardır. İslam akidesi; dünya hayatına bakış açısı ve kendisinden fışkıran hükümler ile hiçbir düşünce sistemi ile mukayese edilemeyecek derecede insan fıtratına uygun ve onun ihtiyaçlarına cevap veren tek düşünce sistemi olunca, insanlar arasında hızla yaygınlaşması ve gerek fert fert, gerekse topluluklar halinde akın akın bu dine girmeleri şeklinde gerçekleşmiştir.

İnsanlık tarihi boyunca görülmemiş olan süratle, geniş coğrafyaları hatta kıtaları içerisine alan bu yayılma her ne kadar şaşılacak bir durum gibi gözükse de aslında olaya derinlemesine bakabilen, aydın düşünenler için hiçte şaşılacak bir durum değildir. Şöyle ki; halkların topyekûn İslam’a girmelerinde birinci neden; bu dinin akidesinin hayata yönelik bakış açısı, ona ilişkin yorumu aynı zamanda kattığı anlamın cazibesi ve dayanılmaz çekiciliğinde gizlidir. Yine insanın içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarını karşılama, onun problemlerini giderme noktasında getirdiği adil, dengeli ve çelişkili olmayan çözümlerinde saklıdır. İşte insanları kendisine böylesine çeken farklı kıtalardaki, farklı kültürlerdeki ve farklı renklerdeki insanları kendi potasında eriten ve onlardan üstün bir şahsiyet çıkaran güç, İslam akidesidir.

İslam’ın fethettiği coğrafyalarda öteki ile birlikte yaşama noktasında en güzel örnekler yaşanırken insanlığın yaşadığı diğer coğrafyaları inanç uğruna yapılan zorlama ve baskılar kasıp kavuruyordu. Yunan, Roma ardından Bizans ve Fars imparatorlukları ile başlayan din fanatizmi; Avrupa’da yaşanan din savaşları ve engizisyon mahkemelerinin kurulduğu acılı dönemlerle devam etmiştir. Avrupa’nın sömürgeci kültüre (Kapitalist-Demokratik) sahip olmasından dolayı İslam ile ilişkisi olan herkesi kıtadan tasfiye etmiştir. Son olarak Komünist rejimde Avrupa engizisyon mahkemelerini aratmayacak derecede Müslümanlara yönelik bir vahşet sergilemiştir. Hilafet’in ilgasıyla birlikte İslam ümmeti parçalanmış aralarına tel örgüler, mayınlar döşemek suretiyle bölük pörçük olmuşlardır. Osmanlı Hilafet Devleti’nin ilgasıyla birlikte yeni kurdurulan bu devletçiklerin hepsi de İslam’a savaş açmışlardır. İster sömürgeci kapitalist ideoloji olsun, isterse komünist ideoloji olsun artık İslam’a yaşama hakkı tanımamış onu devlet, toplum ve hayattan uzaklaştırmıştır. Allah Subhanehu Ve Teâla’nın insanlığa göndermiş olduğu hayat nizamı yerine konulmak istenen her düşünce ve ideoloji insanlığa hüsrandan başka bir şey getirmemiştir. İnsanları insan seviyesinden hayvanlardan da aşağı bir seviyeye çekmiştir. Nitekim ötekini kabul etme noktasında iki ayrı bakışın, iki ayrı dünyanın çok derin farklılıklarının olduğunu görüyoruz.

Şayet İslam ötekine yaşam hakkı tanımamış olsaydı bugün ne Arap Hristiyanlarından ne de Osmanlı içerisinde yüzyıllarca yaşamış diğer milletlerden bahsedilmezdi. Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’ü fethettiğinde şehrin kutsal mekânlarını dönemin Kudüs patriği ile beraber gezmişti. Hz. Ömer (r.a.) Kıyame Kilisesi’ne geldiğinde namaz vakti girdi. Patrik kendisine orada namaz kılmasını tavsiye etti. Ancak Hz. Ömer (r.a.) kendisinden sonra gelenlerin orasını mescide çevirecekleri endişesi ile bu teklifi reddetmiştir. (Taberi Tarih)

Diğer taraftan ise Endülüs’te Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için öyle politikalar yürütülüyordu ki, din değiştirmeyen Müslümanları yakmakla tehdit ediyor, direnenleri yakıyorlardı. (İslam Tarihine Giriş s.153)

Dominikli bir Rahip olan Crucis Ricoldos 14. yüzyılın başlarında doğu vilayetlerini gezdiğinde Hıristiyanların ne kadar müsamaha içerisinde yaşadıklarını şu ifadelerle dile getiriyor: “Müslümanların İslami yönetimin gölgesinde Hristiyanlara gösterdikleri müsamahanın boyutlarını incelediğimizde şu hakikat tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır ki; kılıç, insanların bu dine girmeleri noktasında kesinlikle etken olmamıştır. Bizler gayrı Müslim herhangi bir taifenin İslam’ı kabul etmesi için zorlandığı ya da Hristiyanlıktan vazgeçmesi için baskıya maruz kaldığını işitmedik. Şayet Müslümanlar Ferdinant ve İzabella’nın İspanya’da Müslümanlara karşı yaptıklarını XIV. Louis’in Fransa’da Protestan mezhebine mensup olanlara yaptığını veya İngiltere’nin Yahudileri 350 yıl topraklarından uzak yaşamaya mahkûm ettiği gibi benzer yollara başvurmuş, ötekine yaşam hakkı tanımamış olsalardı bu bölgelerde bir tek Hristiyan bırakmaz kolaylıkla köklerini kazıyabilirlerdi.” (İslam Tarihine Giriş)

Hilafet’in enkazı üzerine kurulan Cumhuriyet’te ise tüm halk düşmandı. Bugüne kadar da İslam’ı hayat nizamı olarak talep eden herkes düşmandır. Düşmana ne reva görülüyorsa o yönde politikalar belirlenmiştir. Eğitim-öğretimden, ekonomiye, iç siyasetten, dış siyasete, içtimaı hayattan, hukuka varana kadar bütün meselelerde sistem dinin hayattan ayrılması esası üzerine kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin ötekine bakışı ise kurulduğu günden beri İsmet İnönü’nün ifade ettiği; “Padişah düşman, yedi düvel düşman, kimse duymasın halk düşman” anlayışıdır. Cumhuriyet’in yeni laik Türkiye’de yaşayan fakat laik Türk olmayan unsurlarla olan ilişkisi, hep sorunlu olmuştur. O dönemde modernleşme ile Türkleştirme politikası aynı anlamı ifade etmekteydi. Şimdi ise eşit yurttaş olma adı altında Türkiyelileştirmek yani Türkleştirmek. Bu sorunlu halin sebeplerinden biri demokrasiyi, laikliği içselleştirmeyen mugalata yolu ile Türk olmayan toplulukların, öteki olarak algılanmasıdır. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu ve daha sonra gelen tüm iktidar mekanizmaları, makbul vatandaş yaratma çabasıyla, ötekinin statüsünü kendi sübjektif kriterlerine göre değerlendirdi ve “öteki”lerin toplumsal statüsünü belirledi. Mustafa Kemal’in yakın çalışma arkadaşlarından Adalet Bakanı Mahmut Esad Bozkurt, Türkiye’de Türk olmayanın statüsünü “hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” olarak belirledi. Şimdi ise mevcut iktidarın politikalarını kabul etmeyen, laikliği demokrasiyi caiz görmeyenler, çözüm süreci diye ifade ettikleri sürecin temeline demokrasinin konulmasını kabul etmeyenler “öteki”lerdir ve marjinal bir konumda tutulmaları gerekir. Neye göre? Niçin?

İktidarın son olarak “çözüm süreci” diye isimlendirdiği süreci halka anlatma ve olumlu hava oluşturma görevi ise akil adamlara havale edilmiş durumda. Bu adamların neye göre “akil adam” olduğu ve meclistekilerin ne iş yaptığı konusuna girmeyeceğim. “Akil adamlar” süreçle ilgili olarak her ne kadar biz hükümet adına hareket etmiyoruz dese de, aslında hükümetin çözüm sürecinden başkasını dillendirmiyorlar. Burada izah etmek istediğim mesele “silahlı dönemin” yanlış olduğunu ifade etmekle birlikte, silahları bırakacakları zeminin demokratik zemin olmasının da yanlış olduğu meselesidir. 2005 yılından itibaren başlatılan ve günümüzde de birçok isim değişikliğinden sonra “çözüm süreci” terimi ile ifade edilen sürecin ana hedefi şudur: Kürt kavminin/toplumunun inkâr, iskan ve asimile yöntemiyle sisteme entegre etme politikasının iflas etmesi, Kuzey Irak ve Suriye’de ki gelişmeler üzerine bu defa da demokrasi/eşit yurttaş adı altında Türkiyelileştirmek ya da sisteme entegre etme projesidir. Sisteme entegre olma noktasında direnen her kesimi ise öteki olarak görmeye devam edeceklerdir.

Bu sürecin karşıt kutbu gibi görünen iki temel yaklaşım vardır. Ulusal kanat, devletin güvenlik siyasetini bırakmasını eleştirirken diğer taraftan mücadeleyi siyasi zemine çekmek isteyen güçlü bir irade ve taraflar vardır. Demokratik zemine çekmek isteyen taraflar ve aktörleri malumdur. Ulusalcı kesim ise şu anda hiçbir kudrete sahip değildir. Demokratik zemine çekmek isteyen hükümet, Öcalan ve malum medya “akil adamlarıyla” tüm becerilerini de ortaya koyarak Kürt halkını, davul ve zurna ile oldubittiye getirip sisteme entegre etmek için çalışacaktır. Sisteme entegre etme durumunun daha net anlaşılması için bir örnekle daha da somutlaştıralım. Tüm Müslümanların kalkansız bırakıldığı bir dönemi, İslam’ın devlet, toplum ve hayattan uzaklaştırıldığı bir süreci Öcalan’ın “Milli Kurtuluş Savaşı” olarak göstermesi gibi. Öcalan, son Newroz’da ki açıklamasında şöyle diyordu: “Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı'nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz. “ (haberler)

Başbakan Erdoğan ise, 04.04.2013 tarihli “akil adamlar” toplantısında şöyle diyordu: “Biz bu örselenmiş duyguları tamir etme çabasındayız. Kurtuluş Savaşı'ndaki o özü tesis etme çabasındayız. Hatalarımız olabilir. Yeni bir Cumhuriyet kurma çabasında değiliz. Dışlananların olduğu değil, zulüm görenlerin değil, herkesin birinci sınıf olduğu bir Türkiye inşaa etme sevdası içindeyiz.” (haberler)

Cumhuriyetin kurucu kadrosu tüm Müslümanların arasındaki İslam bağını ve Hilafet’i ilga ederek yerine laik Türk milliyetçiliğini koymuştu. Böylece ümmetten bir ulus yaratmak istiyorlardı. Şimdi ise laik Türkiyeli olmayı vatandaşın üst kimliği haline getirmeye çalışıyorlar. Tüm bunlara karşı çıkanlar ise cadı kazanına atılacak. Aynen Cumhuriyet kurulduğunda karşı çıkan Şeyh Said gibi Çapanoğlu gibi. Cumhuriyet kurulduğunda kendisine belirlediği iki düşman vardı. Bunlardan birincisi İslam diğeri ise Müslüman Kürt halkıydı. Ak Parti ılımlaştırma yolu ile İslam problemini nasıl halının altına süpürdü ise şimdi aynısını Kürt sorunu ile alakalı yapmak istemektedir. Ancak daha sonra bu iki mesele de tekrar gündeme gelecektir. Çünkü ortaya konulan çözüm ne kadar güzel olursa olsun insan aklının ürünü olması hasebiyle insan fıtratına ters olacaktır. Türkiyeli olmak ta meseleyi çözmeyecektir. Cumhuriyet yine kendisine ötekini yaratacak ve zulüm yine devam edecektir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz