BANGLADEŞ’TE NELER OLUYOR?

Cahit Toprak

Bangladeş’le alakalı şu sıralar binlerce kişinin katliamdan geçirildiği, yüzlerce Müslüman’ın tutuklanarak işkenceye uğratıldığı ve çoğu İslami cemaatlere mensup Müslümanların idamla yargılandığı haberleri yansıdı dünya medyasına. Her ne kadar yerel resmi kaynaklar haberleri abartılı bulup sadece mukavemet gösterdikleri için 7 kişinin öldüğünü ifade etse de muteber olarak addedilen cemaat-ı İslami’nin resmi sözcüsünün İran televizyonuna verdiği röportajda 2 bin 500 kişinin katledildiği ve bunların kamyonlarla şehir dışına taşındığı bilgisi ulaştı. Aslında önceki günlerde Cemaat-ı İslami’nin 91 yaşındaki lideri olan Gulam Azam’ın idamla yargılanmaya başlandığı haberi olayların fitilini ateşlemişti. Halkı galeyana sevk eden bir başka unsurda Müslüman alimleri yargılayan yargıçların iktidar partisinin eski yöneticilerinden olmasıydı. Kısaca özetlediğim bu vakıa Bangladeş ile alakalı İslami duyarlılığı olan her Müslüman gibi bu olaylara sağır ve kör olmamayı gerektirdi. Ancak ne yazık ki yaşadığımız toplumda Bangladeş ismini bile ilk defa duyan insanların olması beni daha da şaşırtan tarafı oldu bu vakıanın. 

Kısada olsa Bangladeş’i tanıtmak ve ardından da Bangladeş’teki Müslümanlara reva görülen bu zulüm ve işkencelerin, dahası katliamların bu denli pervasızca uygulanmasının nedenlerini ve tarihi arka planını ortaya koymak elzem oldu. Zira gerek yakın tarihinde Bangladeş’in yaşadığı siyasi kaos ortamı, gerek Lübnan benzeri darbe ve darbe sonrası yöneticilerin yargılanması veya deyim yerindeyse yargısız infaz edilmesi süreci ve gerekse uzak tarihinde İslami Ümmet nezdindeki itibar ve önemi vakıayı anlamamızı kolaylaştıracaktır sanırım.

İslami Ümmet Nazarında Bangladeş

Bangladeş’in kuruluş yılı yakın zamana dayandığı için, bağımsız bir devlet olarak tanındığı 1971 yılı öncesinde, parçası olduğu Hindistan tarihi ile bilinen İslami bir beldedir. Zira Emevi Hilafeti dönemi miladi 709 yılında Muhammed bin Kasım Es-Sakafi’nin Hint bölgesine düzenlemiş olduğu seferlerle bölge İslam toprağına dönüştürüldü. Abbasi Hilafeti döneminde Muhammed Gori miladi 1175 yılında Ganj nehrine kadar olan Hint topraklarını fethederek kendi kölesi olan Kutbiddin Aybek isimli kumandanını bölgeye vali tayin etti. Bu zat daha sonra dünyaca ünlü olan Cuma camisini inşa ettirecektir. Abbasi halifesi Nasır Li Dinillah yayınladığı fermanla bu fetih topraklarını İslami belde olarak tavsif ettiğini beyan buyurmuştur. 1576 yılına kadar İslam ile yönetilen bu İslami belde daha sonra Ekberşah dönemi ve sonrasındaki kötü yönetimler sebebiyle 1756 yılına kadar bağımsızlığını koruyabildi. Ardından İngilizlerin başta siyasi anlaşma ve ardından da fiili işgalleriyle sömürü dönemi başladı.

Yakın tarihte Bangladeş

Sömürü dönemi boyunca sömürgeciler Hint bölgesi olarak bilinen bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan topraklarında Hint asıllı Budistleri kendi emelleri için savaştırdı. İngilizlerin aile geleneği olan sinsi siyasetleri bu coğrafya üzerinde de icra edildi. Hindistan ile Pakistan arasındaki Keşmir sorunu ile bu topraklar üzerinde Müslümanları bu ve buna benzer sorunlarla meşgul eder halde bıraktı. Ve Pakistan’ı da iki parçaya bölerek zayıf bıraktırmak istedi ve bunda da muvaffak oldu. 1947 de resmen iki ayrı devlet oldu.

Pakistan’ın Doğu Pakistan ve Batı Pakistan diye iki ayrı bölge ile anılması da İngilizlerin ülkeyi parçalamak için siyasi bir ön hamlesi sayılabilir. Zira sonraki süreçte bengalce dilinin konuşulmasının yasaklanması ve ekonomik kaynakların paylaşımı gibi suni sebeplerle Doğu Pakistan’da Awami partisi lideri Mucib ur-Rahman, Bangladeş’in bağımsızlığını ilan etti. Ancak Batı Pakistan partiyi kapattırınca halkı da yanına alan parti silahlı mücadeleye girişti. İngilizler Hindistan vasıtasıyla bu ayrılıkçı hareketleri desteklerken, Amerika ve Çin ise yeni kurulacak olan ve Pakistan’ı zayıflatacak bu girişime başlarda engel olmak istiyordu. Ancak İngilizlerin hesabı tuttu ve Bangladeş 1971 yılında resmen bağımsız bir devlet oldu. Daha doğru bir ifadeyle Pakistan, sömürgeci kafirin eliyle böl- parçala- yut politikası ekseninde ikiye bölünmüş oluyordu. Hasılı kadim İngiliz geleneğinin tecelligahı Bangladeş oldu. 18. yüzyıldan itibaren bölge üzerinde sömürü ağını kurmuş olan İngiltere’nin bu ülke üzerinde siyasi hesaplar oluşturmadığı yahut Bangladeş iç siyasetinde belirleyici ana hatlar çizmediğini düşünmek güçtür. Ancak dünya siyasetindeki aktif hareket, başka güçleri de bu alanın cazibesine kaptırdı ki bu güç Amerika’dır. Bilindiği üzere ABD dünyada 2. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizlerin sömürülerine gözünü dikti ve kendi politikalarını dikte edebilmek için de vesileler edinmeye çalıştı. Bangladeş işte bu İslami beldelerden biridir ve ABD geçte olsa 1990’lı yıllardan sonra siyasi anlamda etki etmeye başlamıştır.

Bangladeşte siyasi durum

Bangladeş’te Şeyha Hasina hükümetiyle aradığını bulan ABD, Hindistan’ı da arkasına alarak Çin’e karşı Bangladeş’i bir koz olarak kullandı. Dahası Pakistan’ı da Keşmir sorununu bahane ederek kendisine boyun büktürmüştü. Şeyha Hasina hükümeti ABD adına laik düzeni yıkmaya giriştikleri gerekçesiyle ülke Müslümanlarını ‘terörle mücadele yasası’ çerçevesinde yıllarca yargısız infaz etti. Halen de bunu sürdürmektedir. Koltuğunu kaptırmama kaygısıyla her ne kadar İngiliz ve ABD çıkarlarını koruma ekseninde mekik dokusa da, olan Müslüman halka olmaktadır. ABD ile tatbikat üstüne tatbikat yapmaktan utanmayan Şeyha Hasina hükümeti, ABD askerlerinin cirit attığı işgal edilmiş bir belde görünümü vermektedir adeta.

Bangladeş’te son durum

Son 1 ay içerisinde meydana gelen olayları haberlerden izleyenler şu meyanda olduğunu müşahede ederler. Şeyha Hasina hükümetinin emriyle ‘Savaş suçları mahkemesi’ adı altında 1971 olaylarını sorgulayan bir mahkeme oluşturuldu (bizdeki ‘Ergenekon mahkemeleri ve bu mahkemelere has özel yetkili hakimlerin teşkil edilmesi gibi). Çoğu iktidar partisinin eski üyelerinden oluşan yargıçlar bu mahkemeleri yönetmek üzere seçildiler. Ardından bu mahkeme Şubat ayında  “Cemaat-i İslami” isimli gurubun Başkan Yardımcısı Delvari Sayed Hossein’a yönelik idam kararını çıkarttı. Bu karar üzerine 90 kişi hükümet karşıtı eylemler sırasında öldü. Ardından Cemaat-ı İslami lideri Gulam Ahmet ve 8 arkadaşının idamla yargılanması halkı mevcut yönetime karşı galeyana sevk etmiş ve yüzlerce Müslüman bu protesto gösterilerinde gerçek kurşunların hedefi olmuştur. Bu vakıayla birlikte şu temel noktaların hatırlatılması kaçınılmazdır.

1. İster Şeyh Hasina, ister Beşar Esad, ister Mübarek ve daha başkaları.. Tüm bu habis yöneticiler sömürgeci kafir efendilerinin kuyruğunda ve onların emriyle bir korkuluk gibi Müslümanların başında olmuşlar ve halkına Bangladeş’te olduğu gibi zulmetmişlerdir. Öyle ki Rasul sav şöyle buyurmaktadır ‘zulmeden de merhamet aranmaz.’ Hal böyle olunca halkına karşı merhametten nasip almamış bu müstekbirler, mustazaf Müslümanlara zulmetmekten, öldürmekten asla geri durmazlar. Aslında Bangladeş olayı bu hakikati yeniden gözlerimizin önüne sermiş oldu. Tarihte göstermiştir ki gerek İslam Ümmeti gerek diğer ümmetler ihaneti asla unutmazlar. Mazlumlar daima Allah’ın nusretiyle ferahlamış ve hesap sormuşlardır. Allahın izni ile bu Bangladeş’in de Suriye’nin de Filistin’in de gerçeği olacaktır.

2. Bu katliam Bangladeş yönetiminin ABD dış politikasını uygulamak pahasına iç siyasetinde Müslüman kanını dökmeyi ne kadar basit işlerinden bir iş haline getirdiğinin kanıtıdır. Dünyaya Türkiye üzerinden ‘liberal demokrasi’yi pazarlayan ABD, söz konusu Müslümanlar olunca ‘islami uyanışılarına engel olmak’ adına İslama veya herhangi bir dini düşünceyi sözde bile olsa tahammül göstermeyen katı laikliği uygulayan Bangladeş hükümetini canı pahasına koruyacaktır. Bu da gösteriyor ki; ABD ideolojik eksende çıkarları için her türlü yöntemi kullanacaktır. Sözüm ona İslam Cumhuriyeti! vasıflı devletleri bile koruyup kollayacaktır. Krallıkları da himaye edecektir, İslami Ümmetin yok oluşu için. Kimi zaman ‘kimyasal silah’ harici silahların kullanımına meşruluk katmak adına ‘kırmızı çizgimiz kimyasal silahların kullanılmasıdır’ diyecektir. Tüm bu hakikatler Rasul sav’in hadisini doğrulamaktan öteye gitmez ‘küfür tek millettir.’

3. Bangladeş’te üzerinde baskı oluşturulan Cemaat-ı İslami isimli yapının illegal bir yapılanma olmadığı, siyasi arenada bir kısım partileri desteklediği ve ülkede hayır kurumları yoluyla örgütlenerek bir yönüyle rejimin hassas karnına dokunmayan ameller içinde olmuş olduğu bilinmektedir. Buna rağmen, 1971 yılında bağımsızlık hareketleri sırasında Pakistan’la işbirliği yaptığı gerekçesiyle rejimin düşmanı olarak hedef tahtasına yerleştirilmiştir. Düzmece bir şekilde kurulan ‘Savaş Suçları Mahkemesi’ ve mahkeme heyetinin de hükümet yanlısı eski bürokratlardan oluşması sonucun zaten adaletsiz olacağının kanıtıdır.

4. Bu baskılar tahammülsüzlüğün göstergesidir. Sınırlar zorlandığı takdirde siyasi çözüm kaçınılmazdır. Ancak siyasi çözümün İslami siyasi bir çözüm olması gereklidir. Velakin kapitalist sömürgeci kafirlerin manevralarıyla, ‘aralarında hakemlik yapmak’ bahanesiyle süreci Müslümanları sisteme daha fazla entegre etmeye zorlaması da muhtemel bir durumdur. Bilindiği üzere Türkiye’de de yıllarca laik ulusalcı zihniyetin baskılarıyla yıldırılan halk, ‘sıtmaya razı edilmiş’ ve AKP, bir kurtuluş reçetesi olarak gösterilmiştir. Oysa gelinen bu noktada halk sistemle barıştırılmıştır. Benzer bir sürecin Bangladeş gibi halkın %86 sı Müslüman olan bir belde de hayat sahasına konmaya çalışılması uzak bir ihtimal değildir.

Velhasıl zalim zulmüyle abad olmaz, hesabı sorulur. Allah yeryüzünün mazlumlarının eliyle zulmedenden hesap sorsun. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır;

‘Allah sizin elinizle zalimleri cezalandırmak ister.’


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz