ANAYASALAR DEĞİŞİR; İÇ TEHDİT ALGISI DEĞİŞMEZ!

Emrah Akay

Türkiye’de yine hummalı bir anayasa çalışması yapılmakta. TBMM her ne kadar tatilde olsa da Meclis Anayasa komisyonu yeni bir düzenleme, hatta kökten bir yenileme için alarm durumuna geçmiş durumda. Bir yandan meclis başkanı Cemil Çiçek, komisyonun her gün saatlerce çalışması için talimat vermişken, diğer yandan değiştirilmesi öngörülen yasal düzenlemeler ile alakalı partiler arasında ciddi tartışmalar yaşanmaktadır. Ağza alınmayacak sözlerle birbirlerine saldıran taraflarca bugüne değin elli kadar madde üzerinde mutabakat sağlandı.

Bazı maddeler ile alakalı ciddi kopmalar yaşansa da nihayetinde genel seçimler yapılmadan birçok maddenin onaylanıp yürürlüğe gireceği hatta mümkün olursa yeni anayasayı tamamlayıp komple bir değişimle halkın oyuna sunulması iktidar tarafından elzem görülüyor. AKP iç tüzüğünde yer alan en fazla üç kez başbakan olma kuralı yeni dönemde parti için bir handikap olarak gözüküyor. Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ile pasif bir siyasi rol yerine daha da aktifleşerek devam edebilmesinin önünde Başkanlıktan başka çıkar yol yok. Daha fazla yetki, daha fazla etki demektir. Dolayısıyla yetkileri genişlemiş bir T.C. başkanının Türk siyasi hayatında büyük etkiler uyandırması da önemli sonuçlar doğuracaktır.

Mesela proje mimarlarından ABD ile her konuda fikir birliği içinde olan Türk hükümetinin model ülke olması, daha fazla demokratikleşmesi, liberal politikalara daha fazla katkılar yapması, sivilleşmesi, özgürlükler(!) ülkesi olması gibi birçok unsur dünya siyasetinde Amerika’nın en ciddi yardımcısı olmasını sağlayacaktır. Böylesi bir proje için yeni anayasanın yürürlüğe girmesi gerektiğini dolayısıyla da birçok kişiye sorumluluk ve görev paylaşımı yapıldığını görüyoruz. İşte bu görevlilerden biri olan Meclis Başkanı Çiçek’in bu işi ne denli ciddiye aldığını şu söylemlerden hareketle anlayabiliriz: "Bu saatten itibaren komisyonun sorumluluğu eskisine nazaran kat kat artmıştır. Komisyona üye arkadaşların kişisel mazeretleri olabilir ama hiçbir partinin mazereti olamaz. Çünkü her parti kişiyle temsil ediliyor. Bir tek üyenin dahi katılması, çalışmaların yapılabilmesi bakımından kâfidir. Bu nedenle yeri geliyorsa 'Cumartesi-Pazar' da denilmeden çalışılmalı. Hiçbir şekilde komisyon çalışmalarını aksatmamak gerekecek.

48 maddede mutabakat olması önemlidir. Siyasetin bu kadar gergin bir süreçten geçtiği, dışarıda ve içeride çok sıcak gelişmelerin olduğu bir ortamda 48 maddede anlaşabilmişiz. Demek ki daha yoğun bir çalışmayla herkes taleplerini, görüşlerini bir defa daha gözden geçirerek bu sayıyı çok daha yukarı çıkararak milletimizin beklediği anayasayı ortaya koyma imkânı vardır. Çalışma heba edilmemelidir. Bugün itibariyle, bundan sonra daha yoğun bir şekilde çalışmaları sürdürmeliyiz.

Meclis tatile girdikten sonra, bana göre komisyonun tatil yapması söz konusu olamaz. Belki en büyük tatili, böyle bir işi olumlu şekilde başardığımız zaman hak ederiz."

Başbakan Erdoğan’da konuyla alakalı konuştu: "Yarın önümüze şu gelebilir, diyebiliriz ki 'Gelin, şu anda mutabakat sağlanan maddeler var değil mi? Hadi yoğun bir çalışmanın içerisine girin. Tatil matil yapmayın'. Ben bunu arkadaşlarıma söylemeye kefilim. Söyleyeceğim, en az haftada 5 gün yoğun bir çalışmaya, öyle günde bir saat filan değil, yoğun bir çalışma. Nasıl bu ara Meclis başlıyor çalışmaya, gece yarısına kadar devam ediyorsa siz de başlayın çalışmaya günde en az 10-15 saat çalışın. Bu yaz mevsimi içerisinde gelin şu anayasa işini halledin. Ben arkadaşlarıma bu noktada gerekeni söyleyeceğim. Diğer liderler de söylesin, genel başkanlar da söylesin, genel müdürler de söylesin. Görelim bakalım ne olacak? Haydi atalım bu adımı. 48 tane mutabık kalınan madde var. Bunu çıkarın 68'e, 78'e. Çıkaramıyorsanız 48. 48'i gelin hemen Meclis'ten geçirelim. Olağanüstü olarak Meclis'i toplayalım, madem 48'inde mutabıkız. Hemen süratle, bu 48 maddeyi süratle 1 hafta içinde Meclis'ten çıkarırız. Ne kadar samimi olduğumuzu veya olduğunuzu onu da ispat edelim."

Yangından mal kaçırırcasına apar topar yasaların geçmesine olan bu istek aslında çok manidardır. Zira tavizler tavizi, yasalar diğer yeni yasaları doğuracak ve belki de istenilen hedefe bir çırpıda ulaşılmasını sağlayacaktır. Çünkü bugün yeni anayasa topluma mal edilmiş ve bir beklenti haline getirilmiştir. Bu beklentiye muhalefet partilerinin kayıtsız kalması onları da siyaseten zayıflatacak ve böylesi bir gerekliliği (!) sırf muhalefet etmek için görmezden gelmeyeceklerdir. İşte böylesi bir atmosferde hem muhalefeti, hem STK ve diğer kamuoyu temsilcilerini, en önemlisi de halkı bu anayasaya ikna etmek için hâlihazırdaki anayasanın meşruluğu ve geçerliği herkes tarafından tartışılır hale gelmeli, bütün foyaları gün yüzüne çıkarılmalıdır. İşte bunun için tozlu raflardan önümüze konulan bu argümanlardan biri 12 Eylül darbesinin İç Tehdit Raporudur. Bu raporda akıllara zarar tespitler yapılmış, neredeyse fişlenmeyen kimse bırakılmamış ve halk adeta karınca sürüsü olarak görülmüştür.

12 Eylül darbesinden 3 ay önce ‘çok gizli’ ibaresiyle hazırlanan ve Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980 tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’’ isimli raporda, İslami grup ve tarikatlara ilişkin ilginç değerlendirmeler yer alıyor. Cumhuriyet ile birlikte laik devlet düzenine geçişin tarikatlarca ‘din düşmanlığı’ olarak algılandığı savunulan raporda şöyle deniliyor: “Cumhuriyet’in kurulmasını müteakip laik devlet düzenine geçiş, gerici çevrelerle din düşmanlığı olarak yorumlanmış ve dine sarılma tepkinin bir sembolü haline getirilmiştir. Cumhuriyet’in kurulmasıyla Türkiye’nin mutluluğu yolunda girişilen çabaların kendi yararlarına olmadığını anlayan dış mihrakların gayretleri sonucu laikliği din düşmanlığı, Atatürk’ü gâvur olarak nitelemek suretiyle toplumumuzda bugün gittikçe büyüyerek gelişen bir iç tehdit oluşturulmuştur.” 

Ve çelişkiler manzumesi olan rapor şöyle devam ediyor: “İlahi nizamın kurulması konusunda bu düşünce sahipleri ilk engel olarak laik devlet düzenini görmekte, ona hücum etmektedirler. Teokratik devlet kurma taraftarlarının, 1979 başında İran’da gerçekleşen dini yönetimden destek ve Pakistan’da gelişen durumdan güç bularak Türkiye’de de böyle bir hareketi gerçekleştirmek umuduna kapıldıkları ve bu yolda faaliyete geçtikleri görülmektedir. Bu yönüyle teokratik devlet düzeni kurmak taraftarlarının görülebilir bir gelecekte silahlı mücadeleye girmeleri bir ihtimal olarak değerlendirilebilir.” 

Açık bir şekilde devletin resmi dininin laiklik olduğunun ve Müslümanların devlet için gerçek birer tehdit olarak anlatılması darbeyi ve darbe sonrası çıkarılan anayasayı hangi bağlam içine aldıklarını gözler önüne seriyor. Rasul’ün (as) ilk tebliğinden bugüne değin İslami olmayan bütün devletler için en güçlü tehdit İslam ve Müslümanların varlığıdır. Zira eğer yok edilmeleri mümkün değilse de sindirilmeleri yahut etkisizleştirilmeleri gerekir. Yaftalamaya doymayan böylesi zihniyetler nasıl itham edeceklerini şaşarcasına şunu da söylerler: “Cumhuriyetin ilanı ile tekke ve zaviyelerin kapatılmasını müteakip tarikat mensupları yeraltı faaliyetlerine başlamışlar ve Kürtlerin bağımsızlığı için gayret göstermişlerdir. Gaye; dergâh olarak belirtilen liderlerinin evlerinde yapılan gizli toplantılarda şer’i kanunlarının ve teokratik devlet düzeninin kurulması hususunda çalışmalar yapılmasıdır. Faaliyet sahası daha ziyade cahil ve koyu müteassıp halk kitleleridir.”  Hem teokratik bir devletten bahsedeceksin, hem de Kürtlerin bağımsızlığından, hem Müslümanları ilerisi için tehdit olarak göreceksin hem de cahil cühela olarak ifade edeceksin… Mantık örüntüsünden uzak bu raporda sol cenahın mümkün olduğunca ayrışmasını sağlamak, mezhepçilik ve aşiretçilik duygularını körüklemek, bu haliyle alevi-sünni çatışmasını güçlendirmek, milliyetçi kürtleri dağ kadrosuna dahil etmek ve halk içindeki bütün bağları koparıp istikrarsızlaştırmak barizleşmektedir. Nihayetinde darbeden sonra bir darbe daha vurmak ve uzun bir süre toplumu sessiz yığınlar haline getirmek. 12 Eylül iç tehdit raporunun taşıdığı gerçek niyet bundan ibaret değil. Rapor özetle ‘iç tehdit’ algısını ikiye ayırıyor:

a.      Bölücü Faaliyetler:  Bunlar bağımsız Kürt devletini kurmak için silahlanan PKK ve uzantıları olan terör örgütleridir. Rapora göre faaliyetler kapsamına Kürtçe konuşan bütün Kürtleri katmakta bir beis yoktur.

b.      Yıkıcı Faaliyetler:  Hem Marksist-Leninist parti ve örgütler, hem de fikri-siyasi çalışma yapan İslami kitleler bu gruba girmektedir. Tasavvufi cemaatler, ilmi-ahlaki çalışmalar yapanlar bu gruba girmeyip kontrol edilmesi gereken yapılar olarak ayrı tutulmuştur. Bu raporun 80’li yıllarda yazıldığı düşünülürse şimdi bu grup için tek faaliyet alanının fikri ve siyasi olan İslami çalışmalar olduğunu söyleyebiliriz. 

Toplumun antipatisini kazanmış, her kesimden insanın yaka silktiği bu anayasanın cafcaflı söylemler, süslü hayaller ile rafa kaldırılacağını ve yerine yepyeni bir anayasanın ilan edileceğini söylemek ilk etapta kulağa hoş gelebilir ama bilinmelidir ki, bu darbe anayasası da bir önceki eksik, hatalı, zavallı anayasaların ihtiyacından doğmuş ve toplumun onayını almıştı. Tıpkı diğer beşeri anayasaların kendilerinden önceki beşeri anayasaları feshetme ihtiyacı ile doğduğu gibi zamanı gelince rafa kalktı ve yenisi çıkarıldı ki böylece onlarca anayasa denenmiş oldu.

Şimdi hedefine Başkanlık Sistemini koymuş yeni T.C. Anayasası içerik olarak 12 Eylül anayasası kadar kazuistik (ayrıntılı) olmasa da taşıyacağı misyon itibariyle iç tehdit algısını değiştirmeden yoluna devam edecektir. Özgürlüklerin artması denilince; eşcinsellere dernek açma hürriyetinin getirilmesi, sapkınlıkların, gayri ahlaki ilişkilerin artması gibi Türkiye’de yaşayan Müslümanları zor durumda bırakacak bir dizi yasanın hayatımıza dâhil olacağı unutulmamalı. Kapitalizmin sunduğu şekliyle özgürlüklerin nihai sonucu fertleri bağımsızlaştırmak ve aile mefhumunun bozulmasına önayak olmaktır. Bugün sadece Türkiye değil tüm dünya için en amansız demokrasi savunuculuğu görevini AKP üstlenmiştir. Dolayısıyla da yeni anayasanın demokrasiye taze kan arayışları için biçilmiş kaftan olduğu aşikar. Hal böyle iken 12 Eylül iç tehdit raporunda yer alarak Müslümanlara ağır ithamlarda bulunan zihniyete alternatif olarak daha ‘soft’ bir ithamla yumuşatılmış, cıvıklaştırılmış bir İslami ön anlayışın kazandırılması gibi bir ihanete düşülmüştür. Başbakan’ın hiç çekinmeden ifade ettiği “Biz 10 yıl boyunca toplumdaki aşırılıkları törpüledik ve halkı uysallaştırıp onların gazını aldık” söylemi ile zaten gerçek niyet aşikar kılınmıştı.

Şimdi PKK ve KCK örgütlerinin bir an önce mutabakata uyulması ve gereken yasaların derhal çıkarılması konusunda tehditkar tavırları AKP hükümetini fena halde tedirgin etmektedir. Zira çözüm sürecinin fiyaskoyla sonuçlanması, bu fiyaskonun ardından yeni anayasa için bir çuval incirin berbat olması demektir. Bu da hükümetin yeni anayasa için neden bu kadar acele ettiğini daha iyi göstermektedir. Bir yandan BDP’li vekillerin İmralı görüşmeleri aksamadan devam ederken, diğer yandan çözüm süreci için atılacak adımlar ve geçmesi planlanan yasalar netleşmeye başlayacaktır. Ayrıca halkın Başkanlık Sistemine karşı duruşu bu konuda hükümeti desteklemeyen tavrı da önümüzdeki zamanlarda hükümet ile Türk halkını karşı karşıya getirebilir. Zira halk ne kadar sempati duyarsa duysun tek adam olma fikrini kolay kabul edemeyecektir. Muhalefet ile teferruatta anlaşan hükümet bir çıkar yolunu bulup bir an önce mutabakata varılan yasa değişikliklerini arttırıp yürürlüğe sokmanın ve çözüm sürecini sekteye uğratmadan sonlandırmanın hesabını yapmaktadır. Anayasa şekillendiğinde görülecektir ki sistem aynı tas aynı hamam işlemeye devam edecek ve kendisini feshedecek yeni anayasa değişikliklerine meydanı bırakacaktır.

12 Eylül’ü gösterip 2023’ü hedeflemek bir topluma ölümü gösterip pembe hayaller sunmaktan başka bir şey ifade etmeyecektir. Bugün yeni anayasa için kolları sıvayıp canhıraş çalışanlar daha hayattalar iken yaptıklarının eskidiğini ve yenilemek için başkalarının harekete geçeceğini göreceklerdir.

Yıllarca İslam’ı ve Müslümanları kendisine hasım ilan etmiş laik-seküler-mankurt yönetimler şimdilerde maskeleri, üslupları ve söylemleri değiştirmek kaydıyla düşmanlıktan koyunluğa evriliyorlar. Bu konuda Müslümanların siyasi, fikri ve ferasetli bakışları eskisinden daha elzem, daha gereklidir. Üstümüzde sergilenen sinsi oyunların kodlarını çözüp bu oyundan kapitalist-uşak yöneticilerin mağlup çıkması için ümmeti uyanık ve aydın düşünen bir ümmet olarak yeniden dünya sahnesine taşımanın, bunun içinde olmazsa olmaz olan Hilafet’in ikamesi için İslam Davası’nda var olmanın azmi içinde olmalıyız. İslam ümmeti ârâfta kalacak bir ümmet değildir, zira o tarihte hep var olagelmiş bir ümmettir. Bugün sömürgeci kâfirlerin gecelerini kabusa çeviren en önemli etken de işte bu var olma mücadelesindeki Müslümanların varlığıdır. O Müslümanlar ki onları ne 12 Eylül misali sert rüzgarlar, ne de şimdilerde estirilen yumuşak rüzgarlar sürükleyebilir.


‘‘Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinen avanelerine ve Allah’a ortak koşanlaradır.’’ (Nahl 99-100)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz