TÜRKİYE’DE TARIM POLİTİKASI

Cahit Toprak

Tarım ve ziraat tarih boyunca ümmetlerin uğrunda savaş verdiği, kavimlerin yerleşik hayata geçip, göç etmeye zorlandığı temel unsur olmuştur. Bir ırmak gördüğünde çadırını kurup ziraate başlayan ve yıllarca o bölgeyi yaşam alanı olarak kabul eden topluluklar daha sonra klanlara, sonra aşiretlere ve sonra milletlere inkılap etmişlerdir. İnsanlık bir yudum su için kan dökmüş, sömürge savaşları yapmış ve bir kısım insanlar yerlerinden sürülerek açlığa mahkum edilmiştir. Uzvi ihtiyaçlarının doyumu için su ve yemeğe muhtaç olan insanoğlu yemeğini üretmek için tarım ile uğraşmaya mecburdur.

Bu sebepten olsa gerek dünyanın en bereketli topraklarında akan nehirler kırmızı akmıştır. Kafir Batı’nın ‘doğunun ortası’ diye tarif ettiği yöndeki topraklar dünyanın en verimli topraklarıdır. Bu topraklar sadece en iyi humuslu topraklar değil aynı zamanda yer altındaki muazzam maden kaynaklarıyla da göz kamaştıran bir bolluğa sahiptir. Oysa gel gör ki bu topraklar yıllarca elit bir kısım kabilelerin tekelinde, köle zihniyetli krallar eliyle kâfirlere peşkeş çekilmiştir. Köleliği özümsemiş ve bir yaşam tarzı olarak belleklerine işlemiş bu zelil varlıklar gerek irem bahçeleri misali her bir toprak parçasında fışkıran petrolünü ve tarım arazilerinde başka hiçbir yarım adada yetişmeyen mamullerini siyasi politikalarının devamı pahasına kâfirlere hibe etmişlerdir.

Tarım alanlarındaki bu kapitalist yaklaşımlar sonucu İslami Ümmet’e ait olan topraklarda ülke toprakları ya tekelci zihniyetlerin inisiyatifine bırakıldı ya da üretim yapılamayacak derecede tarım desteklemeleriyle çorak bırakıldı.

Türkiye topraklarının vakıasına ve hâlihazırdaki durumuna gelince; Türkiye, Hz Ömer döneminde fetihlerle İslam olmuş bir beldedir. Bir haraç arazisidir. Haraç arazisi olmasının manası da toprakların devlete ait olduğu ancak halife tarafından ikda edilmiş kısmının işletme hakkının ise Müslüman halkta olduğu toprak demektir. Hal böyle olunca işletme hakkı verilen ve araziyi mülk edinen Müslümanların o araziye karşı bir kısım sorumlulukları var demektir. Ne acı bir durum ki; bu sorumluluklarını yerine getirirken ‘halife’nin olması zorunluluğu da vardır. Çünkü halife hem haraci arazi olması hasebiyle topraklardan aldığı haracı beyt-ul malde kullanacak hem de üretilecek ürünlerin 1/20 kısmını zekat olarak alacak ve fakirlere dağıtacaktır.

Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu;


“Bulutun (yağmurun) ve nehirlerin suladığı arazilerde 1/10 (onda bir) miktar vardır. Sulama suyu ile sulanan arazinin (mahsulünde) 1/20 vardır.” (Muslim, Kitabu’z-Zekâh, 1630) Halifeye düşen diğer bir sorumluluk da arazinin işletilip işletilmediğini kontrol etmek ve eğer 3 yıl boyunca işletilmiyorsa bu arazi sahibini işletmeye zorlamak, yoksa başka bir Müslümana icare değil de ikda etmek suretiyle vermektir. İcare vermek caiz değil, zira icare belli bir ücret karşılığında araziyi geçici süreliğine işletme hakkı vermektir. Bu da Rasulün hadisi ile yasaklanmıştır. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem:


“Arazisi olan bir kimse onu ya kendisi eksin veya kardeşine bağışlasın. Eğer bunu kabul etmezse arazisini elinde tutsun.” (Buharî, Kitabu’l-Muzâraah)

Halifesi olmayan kapitalist Türkiye devletinde ise mevsimlik işçilerin sayısında gitgide artış gözlenmektedir. Bunun temel sebebi arazilerin zengin bir kısım patronların tekeline terk edilmesinden kaynaklanmaktadır. Her ne kadar bu patronlar arazi gelirlerinden ve işçilerin sırtından milyonlarca dolar para kazansalar da bu durum ekonomiye katkı mesabesinde değerlendirilmektedir. Ve arazi toplulaştırma adı altında küçük arazi sahipleri topraklarını işletim sıkıntıları sebebiyle büyük arazi sahiplerine satmak zorunda kalmaktadırlar. Oysa işletme gibi bir zahmete katlanmak bir yana işleten çiftçilere düşük yevmiyelerle zulmeden bu modern ağalar devletten aldıkları desteklemelerle de hiçbir iş yapmadan geçinmektedirler.

1990 ile 2005 yılları arasında gerek tarımsal desteklemeler ve gerekse uygulanan abluka siyaseti ile tarım sektöründe evine ekmek götüren çiftçi sayısında ciddi azalma görülürken, tarım arazilerinin parça sayısında ise düşüş gözleniyor. 1990’da tarımla uğraşanların sayısı %17 civarında iken, 2005’te ise %10 oranında kalıyor. Bakınız 1970’ten günümüze köylüleşme ve kentlileşme bağlamında dahi inceleyecek olursak çok bariz bir fark görülecektir. Köyde çiftçilikle uğraşanların sayısı %58’den %24’e gerilemiştir. Arazi sayısındaki düşüş ise küçük arazilerin büyük arazi sahipleri tarafından alınmasından başkası değildir. Küçük çiftçiler, devlet onaylı çiftçilik ve kayıtlı çiftçilik gibi zorunluluklarla vergilendirilirken aynı zamanda entegre sisteminde hayata geçirilmesi sonucu kazancı elinden çalınınca tarlasını satmayı daha kârlı bulmaktadır. Köyden kente gelerek asgari ücretle geçinmeyi, çiftçilikle uğraşmaktan daha kârlı gören çiftçinin bu tavrı aslında ürün bazında TMO (Toprak Mahsulleri Ofisi)’nun bir zulmüdür. Çünkü TMO’nun, alım yaptığı ürünlerde belirlediği tavan fiyatlar çiftçinin masraflarını bile kurtarmıyor bu da çiftçileri tek tip ürün yetiştirmeye sevk ediyordu. Ve bu sayede Türkiye dış politikasının hedef ürünleri üretilerek kafirlerin karnı doyurulurken, Müslümanların topraklarında rahatlıkla yetiştirilebilen ancak ekilmeyen ürünler ise ithal ediliyordu.

İslami yönetimin hakim olacağı Hilafet Devleti’nde ise tarım politikasının temel mihenk taşı ‘üretim ve tarım arazilerin mülkiyetinde azami fayda’ olacaktır. Bu hususta sıkıntı yaşayan çiftçiler ise tarımsal geri dönüşümsüz ve faizsiz hibelerle desteklenecek ve tarım arazilerini yeniden işletenlerin mülkiyetine bırakılacaktır. Tema Vakfı gibi vakıfların kurulmasına ihtiyaç bırakmayacak olan tarım politikalarıyla kurak alanlar ‘ölü arazi’ vasfı alacak ve Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ifade ettiği şekil üzere;


“Kim ölü bir araziyi ihya ederse, orası onun olur” (Buharî, Kitabu’l-Muzârah) kapsamında ihya edenin mülkiyetine geçirilecektir. Yani su, boru, gübre, tohum vs. neye ihtiyacı olursa olsun ihya etmek koşuluyla karşılanacaktır. 

 Türkiye’de AKP iktidarı döneminde 2001 yılında ekim yapılan arazi alanı 18 milyon hektar iken 2012’de ise 15 milyon hektar alana gerilemiştir. 2001 yılında Türkiye nüfusu 66 milyon iken 2012 yılında 75,5 milyon oldu. Yani %15 civarı bir artış var. O halde ya 3 milyon hektar alan nadasa bırakıldı yahut 10 milyon insan için ithal tarım ürünleri alındı, hesap ortada. Türkiye’de ekilebilir arazi alanlarının çoğu sulama dışı tutulmuştur. 5,5 milyon hektar alan sulandığı halde 3 milyon hektar alan ise sulanmayı bekleyen dahası kurak alan olarak adeta terk edilmiştir.

Türkiye’de uygulanan hayvancılık politikasına gelince; çiftçilere hayvancılık sektöründe devlet eliyle zarar ettirilmiştir. Şöyle ki, 2006 Şubat ayında gündeme getirilen kuş gribi ile kanatlı hayvan besleyen çiftçiler ve 2009 yılında gündeme gelen domuz gribiyle de büyük baş hayvan besleyen çiftçiler büyük zarara uğradı. Ve çoğu çiftçi hayvan beslemekten vazgeçti. Hali hazırda milyonlarca tavuk itlaf edildi. İtlaf edilmiş olmasa bile insanlar uzun süre tavuk eti yemeyerek sektör ciddi zarara uğratıldı. Kırmızı ette de insanlar endişeye sevk edildi. Domuz gribinin inek etinden insana bulaştığı medya aracılığıyla sürekli olarak anlatıldı. Sonuçta ise hem kümes hayvancılığı hem de büyükbaş hayvancılık sektöründe bu işi ciddi ve hijyenik yapacağını söyleyen kelli felli firmalar türemeye başladı. Entegre üretim tesisleri ortaya çıktı ve bu sektörde de uluslararası aktörlere kapı aralandı. O dönemde bazı siyasi çevreler de rant elde etmedi değil. Dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın onlarca tavuk şirketinin %100’ün üzerinde kâr elde etmesi gibi. Oysa asıl hasarı fakir çiftçiler gördü, %60 düzeyinde köylerde ikamet eden insanlar kümesini ve ahırını satarak şehirlere göç etmek zorunda bırakıldı.

Şu sıralar ise Türkiye, Avrupa ile ortak tarım politikaları belirlemeye çalışıyor. Bu anlamda kapitalist yöntemleri tarım sektörüne uyarlamaya çalıştığını söyleyebiliriz. Zira 10. Kalkınma planı çerçevesinde taslağı çizilen 2014-2018 yıllarını kapsayan planda şu maddeler yer almaktadır.

1. Tarımda sosyal yapı gözetilerek üretim türüne göre yeter gelirli işletme büyüklüğü temelinde tarımsal işletmelerin etkinlikleri artırılacaktır. Burada yer alan ‘işletme büyüklüğü’ ifadesi maddi anlamda büyük tarım arazilerine sahip işletmelerin öncülleneceği anlamına geliyor. Zaten AB ülkeleri büyük ölçekli tarım işletmelerine 2013 yılı itibariyle bütçeden %38 rekor maddi meblağ düzeyinde hibe desteği sunarak tarımsal üretimi azaltan kapitalist bakışını kapatmaya çalışmaktadır.

2. Sertifikalı üretim yöntemlerine önem verilecektir. Yani salt parasal yükümlülükler getirmekle beraber ürün pazarlama esnasında etiketlendirme zorunluluğunun getirilmesini de kapsayan bir uygulamadır.  Bu da çiftçileri daha da bir kıskacın içine alacak ve bunaltacaktır.

3. Tarımsal ürün ihraç pazarları geliştirilecek, talebe uygun nitelik ve nicelikteki ürünlerin ihracatı amacıyla, üretim aşamasını dikkate alan destek programları uygulanacaktır. İşte bu maddede yer alan talebe uygun ifadesi, hükümetin belirleyeceği bazı ürünler için desteğin söz konusu olabileceğini ancak diğer ürünlerde bunun olmayacağını ve yine ihraç edilecek ürünlerin dışındaki ürünlere yönelik bir kota oluşturulacağını göstermektedir. 

Dolayısıyla tüm bu uygulamalar Avrupa Birliği Tarım Uyumlaştırma Programı çerçevesinde hayata geçirilmesi istenen uygulamalardır. Avrupa 2. Dünya Savaşı sonrası açlıktan kurtulmak için ‘hibe destek program’larıyla boş bırakılan tarlalara çiftçileri yönlendirmek için ‘ortak tarım politikaları’ belirlemeye çalışmıştır.

Oysa İslam nizamında tarlaların boş bırakılması ve ekimin durması diye bir şey söz konusu değildir. İslam bunu nehyetmiştir. İslam’ın iktisadi nizamının temel kaynaklarından birini de tarım oluşturmaktadır. Tarım bu anlamda halkın temel ihtiyaçlarını garanti altına almak isteyen devletin de gözünü diktiği alandır. Bu alanda görülecek bir aksaklık toplumun tümüne olumsuz anlamda sirayet edecektir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz