EĞİTİM, ÖĞRETİM TEDRİSATINDA İSLAM’IN MODELİ...

Emrah Akay

Geçen sayıda Kapitalist sistemin eğitim anlayışının sağlam karakterli ve doğru hedeflere yönlendirilmiş bireyleri yetiştirmede aciz kaldığını ve zamana bağlı olarak dönüşümler yaşadığını ifade etmiştik. Bu değişim ve dönüşümlerin eksik yönleri tedavi etmesi gerekirken bu sistemi kördüğüme sürüklediğini ve böylece öğütülmüş bireylerin toplumsal hayata atıldığında yaşadığı handikapları belirtmiştik. Şimdi dünyaya davet ve cihad yoluyla taşındığında derin kültürel miraslar bırakan, seçkin ve mümtaz âlimler yetiştiren, Batı’nın kopya ettiği onlarca icat ve pratik buluşlara imza atan, Avrupalı eğitimcilerin yıllarca araştırma konusu yaptığı güzide insanlar yetiştirme kabiliyetine sahip bir sistemden İslamî eğitim sisteminden bahsedeceğiz.

Öncelikle bilinmelidir ki; İslam hedeflediği insan modelini yetiştirirken onda şu iki ana unsurun olmasını elzem görür. Bunlardan biri; Ümmetin evlatları için İslamî şahsiyetin, akliyet ve nefsiyetin inşa edilmesidir. Bu ise akide, fikirler ve davranışlar olarak İslamî kültürü öğrencilerin akıllarına ve nefislerine iyice yerleştirmek yoluyla olur. Diğer unsur ise; Müslümanların evlatları arasında her alanda seçkin, gözde âlimlerin sayısının çoğaltılmasıdır. Bu ise ister içtihad-fıkıh gibi İslamî ilimlerde olsun isterse de kimya-fizik-tıp gibi tecrübî ilimler olsun fark etmez. Bu yetkin âlimler, dünyadaki devletler ve ümmetler arasında birinci konuma gelmesi için İslam’ın devletini ve ümmetini omuzlarında taşırlar. İslam bu hedefleri ideoloji olmasından kaynaklanan kalkınmacı bir maslahata bina eder. Zira ümmetin kalkınması önündeki her engel ideolojik olarak geri çevrilir. Tersine düşünüldüğünde de kalkınmayı destekleyen her hamleye gerek eğitimle gerekse diğer yapılarla destek verilir.

İslam İdeolojisi zaviyesinden bakıldığında yukarıda bahsi geçen önemli iki unsurun delili İslamî Devlet’in anayasa tasarısı olan ‘Mukaddimet-ud Düstur’un öğretim sisyaseti ile ilgili olan 173. ve 174. maddeleridir.

“Madde 173; Hayat sahasında insana lâzım olan hususları, erkek veya kadın olsun her bir ferde, ilk ve orta öğretim merhalelerinde yeterince öğretmek devletin üzerinde farzdır. Devlet bu imkanları herkese ücretsiz olarak hazırlamalı, gücünün yettiği kadar da herkese yüksek öğretim imkanı sağlamalıdır.

Madde 174; Devlet; fıkıh, hadis, tefsir ve fikir, tıp, mühendislik, kimya, keşif vb. gibi çeşitli ilim dallarında araştırmalarını devam ettirmek isteyenlere imkan sağlamak üzere okullar, enstitüler, kütüphaneler ve laboratuvarlar gibi bilimsel araçlar hazırlar ki ümmet içerisinde çokça müçtehitler, mucitler ve kâşifler bulunsun.”

Genel hedeflerini belirttiğimiz İslamî öğretim sisteminin tatbik edildiği yıllarda başarılı sonuçlar vermesi ve büyük ölçüde hedeflenen insan profilini yansıtabilmesi onun şüphesiz tedris yönteminin üstünlüğünden kaynaklanmaktadır. Zira o tedrisatın ana temasını, hitap ettiği ‘akıl’ mefhumu oluşturur. Istılah olarak akıl şu dört unsurdan müteşekkildir. Ve her biri ayrı özelliklere sahiptir.

-Dimağ (beyin); düşünmeye elverişli, sağlıklı, verimli ve ayırt edebilme kapasitesine sahip olması gerekir.

-İhsas (duyu organları); bilinçli, hissetme odaklı ve kasıtlı olarak kullanılması gerekir.

-Vakıa; hislerin vuku bulduğu bir mekanizma, düşünme eyleminin ana öznesi.

-Önbilgi; eşya hakkındaki ön kabul ve tanımlama. Ön yargılardan uzak olmak önbilgiyi verimli kılar.

Düşünme eylemi ancak bu dört unsurun hakkıyla gerçekleştiği bir durumda verimlileşir ve gerçek mahiyetini bulur. Bu konuda İslamî tedris keyfiyeti, diğer ideolojik tedrisatlardan tamamen zıt ve biriciktir. Mesela günümüzde de hatalı uygulanma şekilleriyle eleştirilen Kapitalist fikir yürütme tarzı olan ‘Bilimsel Metod’ artık miadını dolduran bir metottur. Bilakis o mekanik düşünme hastalığı ile İslam beldelerini kangrene çevirmiş, hipotetik, felsefik ve rasyonalist fikirlerini Müslümanların hayatını kâbusa çeviren fikirler olarak kullanmış ve kısmen başarıya da ulaşmıştır. Zira günümüzde Müslümanlardan bir kısmı deneye dayanmayan, soyut iddiaları reddeden ateist zihniyetiyle düşünür olmuşlardır. Hâlbuki İslam’ın ifade ettiği biçimiyle ‘Aklî Metod’ fertleri ve toplumları fikri esaretten ve yüzeysel tefekkürden koruyan, mümeyyiz bir akletme ile hislerin de ötesinde düşünebilmeyi sağlar. Bu yüzden görünmeyene inanılmaz diyen seküler tedrisata, hisler sınırlıdır ve her ihsasın doğruyu tespit etmede yeterli olmadığı teziyle açıklama getirir. Örneğin sevgi, korku, şefkat, üzülme ve mutluluk adına ne varsa hislerin ötesinde gerçekleşen birer gerçektirler.

İslam’ın eğitim-öğretim anlayışından bahsedildiğinde Arapçaya olan ihtiyacı göz ardı etmek doğru olmaz. Hâlbuki Arap dilini öğrenmek her Müslümana Şer’an farzdır. Zira o İslam’ın dilidir. O, Kur’an’ın icazında cevheri cüzdür. Kur’an onsuz Kur’an olmaz. Biz ise onun lafzı ile ibadet edicileriz. Onsuz içtihat olmaz. Çünkü şer’î nasslar Allah Subhanehu’nun indinden onun lafzı ile gelmiştir. Hilafet Devleti’nde öğretim dilinin, tek başına Arapça olması farzdır.

Nebevî siret İslam’ın öğretim anlayışının temelini oluşturan asıl dinamiklerdir. Bu siretten beslenen fertlerin bundan sonra da İslamî bir yönetim ile yeniden filizleneceği unutulmamalıdır. Bunun için ümmetin evlatlarına verilecek öğretimin, geçmişiyle bağlantı kuracağı bir tarz ve örneklikte verilmesi elzemdir. Mesela, Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’ın Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i savunması ve Ridde harplerindeki tutumu; Ömer RadiyAllahu Anh’in hicretindeki tutumu; Osman RadiyAllahu Anh’in cömert tutumu; Ali KerremAllahu Veccehu’nun cesur tutumu; Bilal RadiyAllahu Anh’in sabrındaki ve dayanıklılığındaki tutumu; Ömer İbnu Abdülaziz’in adaletli tutumu; Mu’tasım Billah’ın kahramanlık tutumu; Selahattin Eyyubî’nin savaşlarındaki tutumu; Sultan 2. Abdulhamid’in Filistin’i korumadaki tutumu; Şafii’nin fıkhındaki tutumu; Ahmed bin Hanbel’in cüretindeki tutumu; İbni Teymiyye’nin küfür karşısındaki tutumu gibi tutum ve davranışlar öğretilir ki bu, hayat hakkında İslamî mefhumları yerleştirmede canlı örnekler olsun.

Böylesi bir bakış açısıyla İslam hedeflediği insan için hayatta amel edilebilir, pratik ve işlevsel bilgilerin öğretimini esas alır. Vakıası olmayan hayal ürünü ve hurafe olan düşünceler üzerinde derinleşilmez. Öğrenen için aklını ikna eden, kalbini itminan ile dolduran ve fıtratına uygun fikirler ile kalkınmayı gerçekleştirirken aynı zamanda bu aydın fikir ile öğrencinin gidişatını disipline eder. Darul Erkam örneğinden yola çıkarak Rasul ’ün tedrisatında parlayan Musab bin Umeyr’in Medine’ye hicretinden sonra ikna ediciliği, söylemlerindeki etki ve amel etme konusundaki pratiklik onun bir döneme damga vurmasını sağlamıştır. Cafer bin Ebu Talib’in Necaşî’ye söylediği sözler aldığı eğitimin hayatını sil baştan değiştirmeye muktedir olduğunu apaçık gösteriyordu. O şöyle diyordu Necaşî’ye: “Ey Melik! Biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik. Kuvvetli olan zayıfı ezer ve insanlık adına utanç verici daha neler neler yapardık.” Peki, Kurayş’in tüm iticiliğine, tüm bozukluğuna rağmen tertemiz bir şekilde birbirlerine kenetlenen Ashab’ın aldığı eğitim nasıl bir eğitim ki aralarında çatlak bir ses, ahengi bozan bir vızıltı duyulmaz. Ve Ashab-ı Suffa örneğinde olduğu gibi sonraki yüz yıla kadar liderlik yapacak devlet adamları, ilim adamları ve öncü şahsiyetler peygamberin dizinin dibinde onun verdiği kültürle bu kabiliyetlerle donanmışlardır. İşte Suff mektebinde yetişen kaliteli öğrencilerden bazıları; Ebu Hurayra, Talha bin Ubeydullah, Bera bin Malik, Kâb bin Malik, Ukkaşe bin Mihsan.

Günümüz vakıasında ise öğretimin uygulandığı okullar bazında düşünüldüğünde üç hedefin gerçekleştirilmesi istenir:

1. Akliyet ve nefsiyet bakımından İslamî Şahsiyeti oluşturmak. Okuldaki öğretim merhalelerinin sona ermesi ile bu oluşum neticelenir.

2. Öğrenciye çevresinde var olan aletleri, icatları, uzmanlık alanlarını tanıması için gerekli bilgi ve becerileri öğretmek. Mesela, elektrikli ve elektronik aletleri tanıması, sanayi ve zirai aletleri bilmesi…

3. Öğrenciyi alanında uzmanlaşacağı üniversite merhalesine girmeye hazırlamak.

Öğretimin merhalelere ayrılması demek, öğrenciyi çocuk, baliğ veya ergen olması bakımından fiziksel, akletme ve amel etme dönemleri itibariyle ayırmak demektir. Nitekim Allah Subhanehu Teâlâ,


“Çocuklarınız buluğ çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi onlarda izin istesinler.” (Nur 59) ifadesiyle aklın mümeyyiz olmaya başladığında davranışlarında artık değişime uğrayacağını belirtmiştir.

Bu dönemleri çarçabuk atlatan ve gerekli hedeflere diğer yaşıtlarından daha hızlı ulaşan öğrencilerin yerlerinde sayması doğru değildir. Netice itibariyle aynı hedefler için çalışan ileri kademedeki diğer öğrenciler seviyesine çıkartılır ve yeteneklerinin ortaya çıkmasına gayret edilir. Zekâ düzeyi, çalışma güdüsü, fiziksel gelişim dönemleri ve anlama kapasitesi gibi faktörler her çocuk için farklı yaşlarda veya farklı zeminlerde değişiklik gösterebilir. Her bireyi sabit zaman dilimlerine hapsetmek onun yeteneklerini köreltebileceği gibi toplum için faydalı olma süresini geciktirebilir. Nitekim çocuk yaşlarda zaferden zafere koşan Sultan II. Mehmed (Fatih), Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanıyor, şehir halkı Akşemseddin'i II. Mehmed sanıp ona çiçekler uzatıyor. Akşemseddin ise “Padişah ben değilim” diyerek yanındaki II. Fatih Sultan Mehmed'i gösteriyordu. II. Fatih Sultan Mehmed ise “Hünkâr benim ama O, benim hocamdır. Çiçekler ona layıktır!” diyerek kendisinin bu yeteneğini hocasına borçlu olduğunu ifade ediyordu. (Wikipedia)

Bunun gibi dünyanın her herinde “Avicenna” ismiyle okutulan “el-Kanun fit-Tıb” yani ‘Tıbbın Kanunları” kitabının Avrupa’da temel eser olarak okutulduğu eserin sahibi tıp biliminin üstadı İbni Sina ve yine Batı’nın “Alpharabius” diyerek okuttuğu gökbilimi ve mantık konularında isim yapmış Farabi, Matematik alanında duayen olan Ali Kuşçu gibi Osmanlı ve öncesine ışık tutmuş birçok tarihçi, bilim adamı, İslam tedrisatından geçerek hedeflenen gayeleri gerçekleştirmiştir. Bağrından siyasette, yönetimde ve cihatta Ebu Bekir, Halid ve Selahaddin gibi benzersiz liderler çıkartan İslamî Ümmet, yine bağrından fıkıhta ve diğer ilimlerde Şafii, Buhari, Harezmî, İbni Heysem gibi eşsiz âlimler çıkartan aynı ümmettir. Bütün bu bilgilerin okul merhalesinde öğretilmesindeki hedef; işte böylece öğrencide İslamî şahsiyeti oluşturmak, onu pratik hayat sahasına girmeye hazırlamak ya da yükseköğrenimini takip etmeye hazırlamaktır ki böylece İslamî Ümmet’in fikri ve ilmi seviyesini yükseltmek için gerekli seçkin şahsiyetler oluşturmaktır. Ta ki Ümmet; bütün insanları küfrün zulümatından İslam’ın aydınlığına çıkarmak, beşeri kanunların zulmünden şer’î hükümlerin adaletine kavuşturmak için dünyaya liderlik etmeye ehil olsun. Aynı şekilde göklerde ve yeryüzünde olanları Allah Subhanehu Teâlâ’nın razı olduğu hususlarda insanın menfaati ve refahına sunmak için Rabbimizin şu sözüne bağlanarak çalışsın:


“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) Ahiret yurdunu iste ama dünyadan da nasibini unutma!” (Kasas 77)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz