BU YENİ DİNİ KİM İNDİRDİ?

Emrah Akay

Dünyanın birçok yerinde İslâm’a ve Müslümanlara yapılan fikrî saldırıların ekseriyeti algıları değiştirme, saptırma, mugalata ve yorumlama gibi üsluplarla yapılmaktadır. Öyle ki İslâm’ı yeniden tanımlama hastalığı Müslüman toplumlara sirayet edince bu hastalığa yapılacak bir anti virüs tedavisi hem uzun soluklu olacak hem de kesin çözüm sağlamayacaktır. Zira böylesi virüslerin cinsi tam olarak saptanamamakta bir de onun teşhisi için uğraşılmaktadır. İşte Batı böylesi çetrefilli bir durumun farkına varmış ve saldırılarını bu yollarla yapmayı öncelemiştir. Bir de bu hastalıklı virüslerin toplumların sevdiği, güvendiği ve onay verdiği kimselerce enjekte edildiği düşünüldüğünde bu iş artık Müslümanlar için içinden çıkılmaz bir hal olmaya başlamaktadır. Sonra bu hastalığın tedavisini kendisine dava edinen zümreler çıkar ve her biri farklı ilaçlar ile tedavi sürecine başlar. Bu süreçte her bir zümre kendi kullandığı ilacın doğru olduğunu savunarak diğer ilaçları kullananlara karşı amansız bir yarış içerisine girer. Hastane hastane dolaşan ilaç mümessilleri gibi rekabet oluşur ve kendi malını pazarlama düşüncesi hâkim olur. Sonra bu zümreler rakiplerinin hastalıklarını gündeme getirerek asıl uğraşmaları gereken hastalığın zemininden kayarak başka sorunlar üzerinde yoğunlaşırlar. Ne yazık ki sonunda bu başka sorunları kendilerine dava edinirler ve böylece oyalanarak aldanırlar. Aslında derin bir tahkik ile incelemeye tâbi tutulduğunda bu algı oyununa daha aydın bakılabilir ama burada asıl üzerinde durmak istediğimiz mesele içinde bulunduğumuz toplumun hastalığı haline gelen ‘din anlayışı’ olduğundan algısal süreçlere değinmek istemiyoruz.

Türkiye’de din algısının değiştiği yıllar 1924’te Hilafet’in ilga edilmesiyle başlar, çok partili dönemlerde Müslümanların partileşmesiyle hız kazanır, 2000’li yıllarda demokrasinin hücrelerimize işlemesiyle zirveye çıkar. Cumhuriyetten hemen sonra laiklik ilkesinin gereğince yapılan inkılaplar, Atatürk’ü koruma kanunu, ferdî hürriyetler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın taşıdığı misyon ve eğitim müfredatının modernizasyonu gibi konular Müslüman toplum için değişme zorunluluğunun başlangıç emareleri idi. Onları değişime zorlayanlar ise yeni süreci A’dan Z’ye belirleyerek dönüşümün riske atılmasına müsaade etmediler. Buna basit bir tanımlama getirerek ‘İslâmcılık’ dediler. Bu tanımlamayı içine uygun gördükleri sıfatlar ekleyerek genişlettiler; ‘Demokratik İslâm’ , ‘Ilımlı İslâm’, ‘Neo İslâmcılar’, ‘Soft dindarlık’ vs… Daha sonra belirledikleri bir takım yazar ve ilahiyatçıları bu tanımlamaya uygun bir portre oluşturarak topluma örnek olmasını istediler ve karşılığında bu kimseleri servetlere boğdular. Böylesi kimselerden İslâm’a düşmanlıkta önde olanların popülaritesini arttırdılar. Toplumların kendilerine yöneltecekleri soruları bile onlar belirlediler, istenen soruların dışında hiçbir konuya girmediler. Fertlerin duygularını, hüzünlerini, heyecan ve hezeyanlarını çok iyi kullanıp gönüllere girdiler. Sonra kafalardaki doğru İslâmî mefhumların bozularak tahrif edilmesini, tahrif edilene hayranlık duyulmasını ve onun dava edinmesini sağladılar. İşte böylece Müslümanlar nefislerindekini Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın razı olmayacağı bir yığın bâtıl fikir ile değiştirdiler. Sonra Allah da onların halini değiştirdi ve günümüzde açık bir şekilde hissettiğimiz zillete duçar oldular.

Böylesi bir toplumsal analizi yapmamızdaki gaye, içinde bulunulan zillet ortamının sebebi olarak İslâm’ın gösterilme hatasıdır. Zira bugün hangi ideoloji yarım yamalak, hatalı ve eksik uygulanırsa aynı akıbeti görecektir. İslâm’ı kusursuz tatbik etmeyenler, İslâm’ın kusursuz bir hayat sunmasını bekleyemezler. Yine aynı şekilde İslâm’ın getirdiği hükümlere tam bir teslimiyetle teslim olmayanlar, o hükümlerin kalkınmayı, adaleti ve huzuru getirmediğinden yakınamazlar. Sonuç olarak günümüz toplumlarına her tarafından kırpılmış, sonra yamanmış ve sonra da anlaşılmaz hale gelmiş bir dini pazarlık konusu yaptırdılar. Yine Batı ve yerli işbirlikçileri bilinçli bir şekilde topluma İslâm kültürünü ehil olmayanlar eliyle vererek onları akidelerinden katmer katmer uzaklaştırdı. Bilgi kaynaklarına ‘İsrailliyat’ yerleştirerek Müslümanlara züht ve takva konusunda cehalet aşıladılar.

Son saldırıları ise etkili bir tesir bıraktı ki bu saldırıyla onlarca yıl bir bahanenin arkasına tutunarak zulmedebildiler, sömürebildiler ve halkları tüm bunlara karşı susturabildiler. Bu saldırı hiç şüphesiz ki ‘Siyasal İslâm’ saldırısıydı. Normalde yan yana oldukça uygun ve mutabık düşen siyaset ile İslâm kelimeleri arasına aşılmaz duvarlar ördüler. Aynı şekilde yapışık ikiz olan Kapitalizm ile terör kelimeleri arasını da halklar nezdinde ayırıp makul bir yere koydular. Böylece siyasetin asıl mimarları Batılı kapitalistler olurken terörün asıl sahipleri ise Müslümanlar oluverdiler. Böylece Müslümanların aşağılık psikolojisi ile teröre karşı İslâm’ı savunmaya çalışarak bütün enerjilerini harcayacakları bir sürecin startını verdiler. Ne yazık ki bu savunmayı yapan bazı entelektüellerin adına da ‘İslâmcı’ dediler.

Türkiye şartları düşünüldüğünde 70’li yılların Müslüman gençliği ‘tevhid’ eksenli bir düşünceye sahipken 2000’den sonra hızlı bir şekilde ‘liberal’ eksenli bir düşünceye evirildiler. Bunu okudukları kitaplardan, konuştukları lafızlara kadar birçok somut emarenin değişmesinden anlayabiliyoruz. Örneğin geçmişte Mevdudi, Seyyid Kutub, Ali Şeriati, Hasan el Benna gibi şahsiyetlerin fikirleriyle yoğrulan gençlik şimdi bu şahsiyetlerin kitaplarını ellerine bile almıyor. Zira artık Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, İsmet Özel, İsmail Kılıçarslan, Tarık Tufan ve Mustafa Kutlu gibi yazarlar takip ediliyor, onların kitapları ezberleniyor. Tartışma ortamlarında artık devlet kurulmuyor, ümmet kurtarılmıyor veya zalimler lanetlenmiyor. Artık daha felsefik ve ütopik fikirler tartışılıyor, bilgi yarışına giriliyor ve ihlastan uzaklaşılıyor. Şimdilerde İslâmcıların en radikalinde bile birden fazla kredi kartı bulunabiliyor, konfor hastalığı görülebiliyor. Bugünkü İslâmcılar ile İslâm arasındaki fark oldukça açılıyor…

Bu minvalde “Bu yeni dini kim indirdi?” sorusu üzerinde duralım… Öncelikle bu soru ilk kez sorulmuş değil, şair Şeyhmus Özüdağlı şu satırlarla soruyor;

De bana cami kapıları niçin açık?

Ara sıra tapınmak için mi?

Siyah bir cübbeye sığar mı tanrı?

Ya buyrukları…

Bu yeni dini size kim indirdi?’ 

İlk bakışta anlaşılması zor olan mısralarına şöyle açıklık getiriyor şair;

‘‘Şu saçları lime lime dün senin hemşiren değil miydi?

Topuklarına cahiliyeden kalma bir zil mi istersin?

Validenin başörtüsü küflenmiş sandıklarda

Bin bir nazar üstüne, hemşirenin ilmi derin

Giysileri döl bereketi, dostum daha ne istersin?

Aslında zihniyet ile nefsiyetin örtüş(e)mediği zira hangi nefsiyet, hangi zihniyet sorularının bile cevap bulamadığı bir toplumda doğal olarak şahsiyet bozuklukları olabilir. Sonra “Gerçekten İslâm şahsiyeti ile kuşanmak istiyor muyuz.” sorusu bile cevapsız kalabilir. Hatta şahsiyetin kendisine ihtiyacımız var mı gibi sorularla uzar gider… İşte içinde bulunulan toplumun din algısı, ona yüklediği anlam hunharca katledilmişken “Bu yeni dini kim indirdi.” sorusu oldukça önemli.

AK Parti iktidarı ile Türk toplumunun bilhassa gençlerin üstüne yüklenen misyon böylesi bir hal aldı. Başörtüsünü siyasal ve şer’î bir gereklilikten şekil-biçim-tarz gibi değişkenlere kurban ettiler. İslâm davetinin içini boşaltarak oy kullanmaya ve oylara sahip çıkmaya davet şeklinde tanımladılar. Ehven-i şer vakıasını aslından koparıp kendi menfaatlerine kurban ettiler. Araç-vasıta gibi değişken unsurları hayatlarının gayesi kıldılar. Müslümanlar için vakıayı İslâm ile değiştirme farziyetini, vakıaya İslâm ile adapte olma sürecine çevirdiler. Değişmez esasi şer’î hükümleri, konjonktürel ve vakıacı bir bakış açısıyla yeniden yorumladılar. Ümmetin maslahatları yerine zümrelerin maslahatlarını düşündüler. Otorite olmayı, hüküm koymayı Allah’tan aldıkları izine tâbi tuttuklarını söyleyecek kadar yükseldiler. İşte bu yükselişi şair devam ettiği mısralarda şöyle ifade ediyor:

Yükseklerden başlamadı mı her alçalış?

O’nun indirdiği ile hükmetmeyen kimlerdir, bilmez misin?

De bana kime secde edersin?

Vatan yine sağ olsun!

Ama bu din hangi din?

Yöneticilerimiz kibir ehli, âlimlerimiz konfor ehli olunca hedefsiz, idealsiz nesiller yetişti. Yeni nesil oturacağı evi, bineceği arabayı, evleneceği kızı ve kazanacağı parayı hayatlarının yegâne konusu haline getirdi. Rablerini razı etmek için namaz ve oruç ibadetini yeterli gördü, sonra namaza da bahaneler üreterek onu da ihmal etti, derken Cehennem çukurlarına sürüklenme tehlikesi günden güne arttı. Hal böyle iken âlimlerimiz(!) Cehennem’i ya hiç hatırlatmadı ya da kasten unutturdu. Sonuçta amellerinin ölçüsü helal ve haram olmayan, haddi aşmakta oldukça ileriye giden bir genç nesil yetişti. CHP gençliğinin malum davranışlarını bu sefer takkeli yahut başörtülü AK gençlik sergiledi. Yolsuzluklara sırf lider fanatizminden dolayı sessiz kalarak hakkı gizleyen gençlik, bu menfi davranışlarını başka örneklerle de süsleyerek İslâm’ı iktidar olmak için kullanılan bir araca çevirdiler. İktidar olmak için yapılan her işi meşru, söylenen her sözü doğru kabul ettiler. İlahiyat profesörlerimiz TV yüzleri olarak popüler olurken, İslâm’ı hâkim kılmak için çırpınan dava erlerimiz dış kapının dış mandalı haline getirildi. Böylece din tek ele geçti, tekelleşti. Bu eli tutanların dindar tutmayanların kâfir olduğu düşüncesi yaygınlaştı. İşte bu yeni dine birileri sahip çıkarak İslâm’a ve Müslümanlara en büyük ihaneti yapmış oldu.

Tıpkı aynı şairin son seslenişinde olduğu gibi;

Kadınlar kan kusuyor, gözleri kuru

Peki hangisi hayvani, Moskova’da kirletilen mi?

Karınları piç tohumlar, özgür hanfendiler mi?

Peki hangisi insan?

Karaköylerde bir vergi rekortmeni!

Öyle ya eviniz dar'üs-selam, arabanız Ford Granada.

Bu gün kaç yıldız aktı gökten, sezdin mi?

Erkekliğin kabarır, çocukların gürbüz

Ama bak siperlerde saklambaç oynanmıyor artık!

Analar ölümle ikiz

Gül kokan ağızlarda savaş nârası!

Aç gözlerini, farzet sonsuz yaşadın

Sureleri yarım, ayetleri yüz üstü bıraktın!

Evet, biz sahipsiz bu yeni dine iman edenler gibi sureleri yarım, ayetleri yüz üstü bırakmayacağız. Zira bizim dinimiz yeni olmadığı gibi sahipsiz de değil.

Bizim dinimizin sahibi el-Müdebbir olan Allah’tır. Zira yarattıklarını idare etmede, yönetmede asla bu sahipsiz yeni din gibi aciz değildir. O insanların bütün müdahalesine rağmen düzen ve nizam vermede eşi benzeri olmayandır. Bizim dinimizin sahibi el-Melik olan Allah’tır. Çünkü O, küçük bir sarayın, bir avuç toprak parçasının yahut birkaç zümrenin değil kâinatın sahibi ve yöneticisidir. Dilediğini yapar, dilediği gibi hükmeder. Bizim dinimizin sahibi el-Müheymin’dir. Ondan daha iyi koruyup kollayan ve hükmü altına alıp kontrol eden bulamazsın. Bizim dinimizin sahibi El-Aziz ve el-Mütekebbir olan Allah’tır ki O her şeyden üstün, kuvvetli, galip, şerefli ve değerlidir. Ve O el-Kahhâr’dır ki gücüne, kuvvetine asla karşılık verecek bir şey yoktur. Bizim dinimizin sahibi el-Veli olan Allah’tır. Böylece kendisine iman edenler için sadık bir dost, yardımcı ve gözeticidir. Ve gerçekten de bizim dinimizin sahibi olan Allah, el-Müntekim’dir. İsyankârları cezalandırır, zalimleri ve günahta ısrar edenlere karşı şiddetli bir azap ile onlardan intikam alır.

Peki, bu yeni dini kim indirdi? Uluslararası koşullar mı, uluslar üstü kurumlar mı, Batılı güçler mi, kapitalist devletler mi, medya patronları mı, parti liderleri yahut yöneticiler mi, yoksa bu yeni din vakıanın kendisinden doğduğu gayri meşru bir varlık mı? Bu dinin hükümlerini kim icat etti? Mesela siyasal İslâm’a hasım, ılımlı İslâm ile hısım olması gerektiği fikrini nereden aldı? Bu din halkların gerçekten de kendisiyle uyuşturulduğu bir afyon, topluma yeis, bıkkınlık ve ümitsizlik aşılayan bir düşman mı? Bu din mi emrediyor yoksa hümanist, barışçıl, hoşgörülü ve kanaatkâr olmayı? Televizyonlarda İslâm’ın hükümleriyle dalga geçen bazı yazarlar veya hocalar bu sözlerinin talimatını bu dinin ilahından mı alıyorlar?

Bunlar itham etmek için sorulmuş değil, sadece herkesin tefekkür etmesi gereken sorular. Ama biz Rabbimizin emrini bir kez daha hatırlatalım:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ

“Ey iman edenler! Allah’a, Resulüne, Resulüne indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaplara iman edin.”[1]

Yine Rabbimiz indirdiği dışındaki dinlere iman edenleri, sempati duyanları yahut aldananları şöyle uyarıyor:

أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

“Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza, hala akıllanmayacak mısınız?”[2]

قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلاَ تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلاَّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

“De ki, O her şeyin Rabbi iken ben Allah’tan başka Rab mi arayayım? Hiçbir nefis kendi aleyhinden başkasını kazanmaz. Günahkâr olan, bir başkasının günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyi haber verecektir.”[3]



[1] Nisa Suresi 136

[2] Enbiya Suresi 67

[3] Enam Suresi 164


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz