BAŞÖRTÜSÜ ALLAHIN EMRİDİR, PAKETLERE SIĞDIRILAMAZ

Cahit Toprak

Başörtüsü Cumhuriyet tarihiyle özdeş bir tartışma konusudur bu ülkede. Tarihin hangi sayfasını çevirseniz bir halkın hınç ve nefretini görürsünüz. Bu kızgınlık ve öfke başörtüsüne dokunulmaya kalkışıldığında daha belirgindir. Her sayfası karanlıktır. Zira küfür ile yönetilen beldelerde fesadın temsilcileri her zaman İslami değerlere saldırmayı ve inançla alakalı somut fikirlere karşı buğzetmeyi âdet edinmişlerdir. Bu menfur davranışlarını hayat sahasında icra eden batı hayranı aristokrat kesim, Batılılardan daha batıcı ve daha özgürlükçü olduklarını da iddia etmektedirler. Oysaki Batılılar farklı fikirlere karşı özgürlükçü olarak bilinseler de söz konusu İslami fikirler olunca onların, müntesiplerine hakaret, aşağılama ve toplumdan tecrit politikası güttüklerini de bilmeyenimiz yoktur.

Bu anlamda başörtüsünü sorun olarak telakki eden kesimler Türkiye’de tek partili dönemden başlamak üzere günümüze kadar farklı versiyonlarla başörtüsünü onu takan kadınlara bir zulüm aracına dönüştürmüştür. Bir kısım siyasi kesimler de Müslümanların reyini kazanmak için bu vesileyle yapılan zulümleri siyasi bir vesile olarak kullanmışlardır. Ancak, günümüze gelinceye kadar her geçen zamana oranla yükselen bir trendle başörtüsünde bir dezenformasyon gerçekleşmiştir. Birazdan detaylı olarak işleyeceğim tesettürün şerʾî sınırları törpülenmiş, farklılaşmış ve arzu edilmeyen bir görünüme bürünmüştür. Bu anlamda, Cumhuriyet tarihinden bu yana İslam’a göre şerʾî bir fariza olan başörtüsünün farklı kıskaçlardan geçtiğini söyleyebiliriz.

1950'li yıllarından önceki dönemler, CHP zihniyetinin hükümferma ve katı laik uygulamaların varlık sahnesinde olduğu bir dönem olmuştur. Müslümanlar, dinî tedrisattan mahrum oldukları gibi İslami kültüre ait değerlerin aşağılandığı, buna tahammül gösteremeyen din âlimlerinin İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak asıldığı ve dahası ezanın bile Türkçe okutulduğu bir dönemdi. Necip Fazıl’ın, dönemin başbakanı Fevzi Çakmak'a yönelik sarf ettiği “İslam katliamlarına seyirci kalmakla iman bağdaşmaz. Bedava Müslümanlık yoktur.” sözüne karşılık “Ah Necip Fazıl, senin şu Müslüman tarafını nasıl takdir ediyorum bilemezsin!” cümlesi dönemin gayriİslami zihniyetini yeterince ortaya koyuyor sanırım. Öyle ki aynı zihniyet, top mermilerini çarşaflarına sarıp cephane taşımış kadınların, çarşaflarıyla şehirlere gelmesine müsaade etmiyordu. Ne acı değil mi? Ancak, bu dönemde kadınlar peçe ve çarşafını çıkarmak yerine kendilerini evlerine hapsetmeyi daha doğru buluyorlardı. Bunu bir namus ve şeref simgesi olarak telakki ediyorlardı.

1950-1960’lı yıllara gelindiğinde ise eskiden CHP’li olan ancak halkın dinî değerlerini iktidarı kazanmasına vesile yapan Adnan Menderes dönemi göze çarpar. Bu dönemde başörtülü kadınlar kısmen sosyal hayatta varlık gösterebildiler. Neticede Demokrat Parti ile “katılımcı demokrasi” uygulanan halk, rejimin ipine tutundu. Ancak, bu 10 yıllık dönemde Ümmet yeni korku paranoyalarına maruz bırakıldı. imam hatip okulları bu dönemde açıldı. Açıldı açılmasına ama bir taraftan bu okullara evlatlarını yazdıranlar bir şekilde rejimin mahkemelerinde yargılanırken öte taraftan “Atatürk'ü Koruma Kanunları” gibi bir kısım somut kanunlar Meclis’ten geçirilerek yargılamalara meşruiyet kazandırılıyordu. İşte dönemin en çelişkili gibi görünen yüzü bu idi.

1960’lı yıllardan sonra ise “irtica ve gericilik” gibi kavramlarla Müslümanlara karşı psikolojik bir savaş başlatıldı ve toplumdan itilerek âdeta “öteki”leştirildi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde başı örtülü bir şekilde derse girdiği ve bu örtüsünün siyasi bir simge olduğu gerekçesiyle 1968 yılında başörtülü bir kadına ilk soruşturma açıldı. Bu dönemde imam hatip okullarına giden kızların zorla başı açtırılıyordu. Sonunda toplum 50’li yılların öncesine tekrar döndü. 1980 Darbesi sonrasında Başbakan olan Turgut Özal ise rejime karşı olan öfkeyi âdeta şırıngayla çekti ve halkı “liberal demokrasi” eksenine yerleştirmeyi başardı. Türkiye’de birçok reform gerçekleştiren Özal, Batı kapitalizmine paralel bir demokrasi algısı oluşturdu.

Ancak 28 Şubat Dönemi, rejim ile toplumun kopuş sürecini getirdi. “Korku Savaşı” diyebileceğimiz bu savaşta yenilen yine Müslümanlar olmuştu fakat bu yenilgi maddi değildi. 28 Şubat 1997 tarihinde ünlü MGK bildirisiyle gerek dönemin Anasol-M hükûmeti ve gerekse YÖK, üniversitelerde ve kamu kurumlarında fişlemeler yoluyla bir korku cumhuriyeti inşa etti. Belki de Cumhuriyet tarihinin Müslüman zihniyette bıraktığı en derin kültürel zafiyet bu idi çünkü bu savaşın sonunda halkın belleğine derin kaziyeler işlenmişti. Artık, demokrasi vazgeçilmezdi. Çarelerin tükenmediği bir memba idi. Köprüyü geçene kadar sabredilmeliydi, zulümlere ve tahakkümlere. Artık “özgürlük” kaçınılmaz bir arzu ve hamasetin nihai ve ideal fikriydi.

İşte bu zihniyetle yetişen yeni nesil kendine sığınacak limanlar aradı durdu. Cumhuriyet tarihi boyunca İslami bir eğitimden yoksun olarak yetişen yeni nesil, İslami hükümleri daha kaypak, daha yüzeysel ve daha özgürlükçü yorumlarla değerlendiriyordu. Özellikle yıkımın en sarsıcı olanı tesettürde gerçekleşiyordu. Buna sebep olan temel saik, yıllarca baskıcı politikalarla toplumun güdülüyor olmasıydı. Artık toplum tüm bu olup bitenlere dur demek yerine eyvallah demeyi tercih etmişti.

Kapitalist Batılılar, bu son 28 Şubat hamlesinden sonra, nihai kültürel sömürü darbesini vurmaya hazırdı. AKP yönetimi eliyle çoğulcu demokratik bir toplum inşa ederek bunu başardılar. Radikal değil muhafazakâr olunmalıydı. Aşırı değil uyumlu ve diyalogcu olunmalıydı. Şeriatçı değil demokrat olunmalıydı. Neticede İslam’ın tesettür fikri de bundan nasibini aldı ve yaşlıların giyindiği gibi değil daha modern daha çağdaş bir kıyafetle uyumlu olması gerekiyordu. Bunun için de ilk elden medya ile görsel anlamda sunumlar gerçekleştirildi. Tesettür modasıyla, ünlülerin kızlarının giyim kuşamıyla rol modeller oluşturuldu. Siyasi liderlerin aile efradının giyimleri örnek gösterildi. Sonuçta ise tesettürün şerʾî çerçevesini araştırmadan gelişigüzel giyinen veya sadece başını örtmenin İslami tesettür olduğunu tevehhüm eden ezici bir çoğunluk oluştu. Öyle ki buluğ çağına eren genç kızlar çoğunluğun giyindiği gibi giyinmeyi İslami tesettür olarak algıladı.

Oysa şimdilerde “Demokrasi Paketi” ile Müslümanlar paket paket demokrasinin süslü dünyasına alıştırılıyor. Pakette yer alan düzenlemelere sahih bir nazarla bakıldığında bunun devlet eliyle İslami şerʾî bir hükmün insanların keyfine bırakıldığını ve mubahlaştırıldığını görecektir.

Şimdi, mevcut düzenlemeleri inceleyecek olursak; Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelikte 5. maddesinde yer alan ''Elbise, pantolon, etek temiz, düzgün, ütülü ve sade, ayakkabılar ve/veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı, görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış, tırnaklar normal kesilmiş olur.” cümlesi çıkarıldı. Ayrıca Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetleri Hakkında Kararnameden de “Binalar dâhilinde başı açık bulunmak kaidedir.” şeklindeki madde çıkarıldı. Sonrasında ise medyada “Başörtüsüne özgürlük getirildi.” şeklinde seçim propagandası yapıldı. Aslında bu maddelerin çıkarılması iki şekilde özetlenebilir.

1. İsteyen başı açık, isteyen başı kapalı yani isteyen Allah Subhanehu ve Teala'nın başı açmayı haram kıldığı hükümlerini çiğneyebilir, isteyen yerine getirebilir. Yani devlet bu maddeyi çıkarmakla şöyle demiş olmaktadır. “Tesettür bana göre mubahtır. İslam'ın buna farz demesi şu anda ilgi alanına girmiyor.”

2. Daha evvel devlet “Kamu dâhilinde başın açık olması kaide idi.” derken şimdi “Hem açık hem de kapalı olmakta vatandaşım hürdür.” demektedir.

Her iki durumda açıkça görüldüğü üzere İslam ile çelişmektedir fakat yıllarca Allahın emrettiği gibi giyinip söz konusu alanlara girmekten mahrum bırakılan Müslümanlar kısmi özgürlük alanı bırakıldığında bunu büyük bir lütuf olarak aldılar. İster bu özgürlük, kapitalizmin “insan hak ve hürriyetleri” kapsamında olsun isterse “din ve vicdan hürriyeti” kapsamında olsun Müslümanların bu türden kısmi haklarla mutlu olmalarına gerek yok. Zira bize farz olan namazı ister serbest kılsınlar ister yasaklasınlar vakıamızda bir değişme olur mu? Yani onlar yasakladıklarında veya serbest kıldıklarında biz namazımızı terk edecek miydik? Allah içkiyi haram kıldı. Yönetmeliklerin “camilerden ve okullardan 100 metre uzağına içkili lokantalara izin vermesi” o haramı işlemeye bizi sevk edebilir mi? İşte tıpkı bunun gibi tesettür de Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın farz kıldığı bir şerʾî hükümdür. Birilerinin yönetmeliklerle veya yönergelerle serbest kılması veya yasaklaması Müslümanlar açısından bir anlam ifade etmemesi gerekir.

O hâlde gelin, tesettürü yeniden ele alalım. Vakıasını şerʾî naslar ışığında değerlendirelim. Allah Subhanehu ve Teala’nın biz aciz kullarına yeniden rahmet etmesini umarak salim bir akılla ve salih bir kalp ile yeniden nazar edelim.

Allah Subhanehu ve Teala Ahzab Suresi 59. ayette


“Ey Nebi! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki baş örtülerini omuzlarının üzerlerine salıversinler.”  

buyurmaktadır. Celil âlim Takiyuddîn en-Nebhânî, İslam’ın İctimaî Nizamı isimli kitabında bu ayeti şöyle izah etmektedir. “Yani yüz ve el hariç, ziynet yerlerini açığa vurmasınlar. Ayette geçen ‘hımar’ kelimesi başörtüsüdür. ‘Ceyb’ kelimesi ise gömleğin yakasıdır. Yani gömleğin boyundan göğse kadar olan kısmıdır. Müslüman kadınlar, başörtülerini boyun ve göğüslerine kadar salıversinler demektir. Cilbabın aşağı salıverilmesi, giysinin en aşağıya kadar bırakılmasıdır.”

 Özellikle cilbab kavramını Ebu-l âlâ El Mevdudi Tefhim-ul Kuran’da “iki parçalı elbise” olarak tarif etmektedir. Devamla “Bir parçası başı örterken diğer parçası ise ayaklara kadar uzanan bir dış örtüdür. demektedir.

Yine Allah Subhanehu ve Teala Nur Suresi 31. ayette


“Kendiliğinden görünen kısım hariç, ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini de yakalarının üzerine salıversinler.”

buyurmaktadır. Oysa görülüyor ki günümüzde tesettür Rabbimizin çerçevesini çizdiği bu hâlden çok uzaktır maalesef. “Kendiliğinden görünen kısmı müstesna” ifadesine gelince Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Aişe RadiyAllahu Anha’ya hitaben ve işaret ederek “el ve yüz” olduğunu buyurmuştur. “Salıversinler! derken de nereye kadar salıverileceğini de bir hadisinde şöyle buyurmuştur.

“Kim kibirlenerek elbisesini yerde sürüklerse kıyamet günü Allah ona bakmaz.”

bunun üzerine Ümmü Seleme: “Kadınlar eteklerini ne yapacaklar.” dedi. Allah’ın Rasulü

“Bir karış salsınlar.”

buyurdu. Ümmü Seleme “Bu takdirde ayakları açılır.” deyince Allah’ın Rasulü:

“Bir dirsek salsınlar, artırmasınlar.”

buyurdu.

Görüldüğü üzere Allah ve Rasulü İslami farizaların en ince detayını izah buyurmuşlardır. İslami hükümleri merak eden her Mümin kul Allah’ın muradını merak etmeli ve hükmüne ram olmalıdır. Özellikle tesettür konusunda çoğunluğun görüntüsüne değil Rabbinin ne istediğini araştırmalıdır. Paketleri değil Rabbinin Kitab-ı Kerim’ini incelemelidir. Ahiret hayatına hazırlığını iyi yapmalıdır ki Rabbinin huzuruna yüzü ak bir şekilde çıkabilsin.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz