ŞERİ HÜKMÜN HAYATIMIZDAKİ YERİ

Cahit Toprak

İnsanın hayat serüveni, Allah Subhanehu ve Teâla’nın onu yeryüzünün en kerim ve mümtaz varlığı olarak yaratmasıyla başladı. İnsan varlık gayesini anlayarak, kendisini, yaşadığı hayatı ve kâinatı tanımaya başlamasıyla konumunun farkına vardı. Âlimlerin 'akil buluğ çağı' diye tarif ettikleri, insan aklının muhakeme ve temyiz gücüne erdiği yani doğru ile yanlışı birbirinden tefrik edebilen çağa geldiği zaman, mesuliyet ve iradi fiiller söz konusu olur. Mesuliyet; Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın teklifi sunduğu, düşünebilen insan için söz konusudur. Mesuliyetinin idrakinde olan kul vahiyle muhataptır. İşte tam da bu noktada muhatap olduğu vahiy, kendisinden bir kısmını uygulaması, bir kısmını benimsemesi ve bir kısmını da vakıası gerçekleştiğinde uygulaması için hayata dair fikirler sunar. İradi olması ise, insanın hiç bir kaygı duymadan, kaçamak yapmadan ve sürüncemeye de bırakmadan bu hayata dair fikirleri direkt olarak uygulamasıdır.

Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın emir ve yasaklarıyla her bir Müslüman muhataptır. Ancak teklifi gerektiren hususlar ise farklıdır. Her inanmış Müslüman, hac farizasını yerine getirmekle muhataptır. Ancak her inanmış Müslüman hacca gitmekle mükellef değildir. Zira her bir hükmün kendine has vasıfları vardır. Haccın da şartı yolculuğun gerektirdiği derecede mala sahip olmaktır. Risalet ile muhatap olan her bir insan iman etmekle muhataptır. Ancak iman etmeyen kâfirler hükümlerin büyük çoğunluğu ile mükellef değildir. Her bir Müslüman cihat ile muhataptır. Ancak cihat ile mükellefiyet belirli şartları ve keyfiyeti olan bir farizadır. Eli silah tutabilmek bir şart olduğu gibi, bir imamın arkasında cihat için saf tutmak gibi imamın varlığını gerekli kılan bir vakıası ve mala, cana ve ırza saldırı olması durumuna bağlı bir keyfiyeti de vardır. Hal böyle olunca bu şartlar mükellef olmak için temel koşuldur. Tersi durumda mükellefiyet de oluşmaz. Dolayısıyla vahiyle muhatap olmak ayrı bir husus, mükellef olmak ise ayrıdır. Öyleyse âlemlerin Rabbinden gelen emir ve yasaklara bakış her Müslüman bireyde net ve billur olmalıdır. Ta ki amellerinde çelişkiye, sıkıntıya ve ümitsizliğe düşmesin.

Şer'i olan yani 'şeriat sahibinin çerçevesini çizdiği' her bir hüküm Müslüman için temel referanstır. Tüm amellerini şer'i hükümlere göre yapar. O halde şer'i hüküm hakkında şu hususların bilinmesi çok önemlidir. Şer'i hükmün kaynakları nelerdir? Müslümanlar şer'i hükme hangi zaviyeden yaklaşmaktadır? Delil olarak itibar edilen kaynaklar gerçekte delil midir? Belki de tüm bu sorulardan öte bir sorun olarak görülmesi gereken husus şu ki; amellerimizde şer'i delillere ne kadar müracaat ediyoruz?

Bilinmesi gereken en önemli husus şudur. Şer'i hükümler, ancak şer'i delillerden çıkartılır. Şer'i delil ise şeriat sahibinin biz kullarına nasıl hitap ettiğinin bilinmesine bağlıdır. Şeriat sahibi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ bize metluv ve gayri metluv vahiy yoluyla hitap etmiştir. Bu şüphe götürmeyen bir gerçektir. Zira metluv vahiy olan lafız ve manaca Allahtan olduğu kesin olan Kur’an bize gayri metluv vahyin de delil olduğunu çok açık olarak ifade buyurmuştur. Gayri metluv vahiyden kastımız sünnettir. Yani lafzı (metluv - tilavet) Rasulullah'tan manası Allah'tan olan vahiydir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ


“Peygamber size ne verirse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr 7) buyurmaktadır. Ve yine;


“Allah ve Rasulü bir konu hakkında hüküm verince, inanmış bir erkek ve kadının kendiliklerinden seçme hakkı yoktur...” (Ahzab 36) buyurmaktadır.

Ve yine Rabbimiz;


“De ki: Ben ancak Rabbimden vahyolunana uyarım.” (Araf 203) buyurmuştur.

Bu ayetlerde de görüleceği üzere, amellerimiz için uyacağımız şer'i hükümlerin bir kaynağı da kesinlikle sünnettir. Ebû Hureyre'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte;

"Ümmetimden yüz çevirenleri müstesna, hepsi cennete girer" buyrulduğu,

"Yüz çeviren kimdir?" diye sual edildiğinde, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in;

"Bana itaat eden cennete girer, isyan eden de yüz çevirmiştir" buyurduğu sabittir. (Mansur Ali Nasif, Tac Tercemesi, İstanbul 1976, c. I, sh. 65. Had. No: 66)

O halde bu açık nasslar hakkındaki serdedilen detayları İslami kitaplardan inceleyen her Müslüman görecektir ki sünnet de vahiydir ve şer'i delil olduğu noktasında bu nassların yeterince ikna edici olduğu sabittir.

Yine şer'i delil olarak Rabbimiz Ashab-ı kiramın icmasını da göstermiştir. Ayette:


“Öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara ihsan ile tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zeminden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe 100) buyurmuştur.

Görüldüğü üzere çoğul bir ifade kullanarak sahabenin bir delili keşfeder olması yönüyle icmasını delil göstermiştir. Yine;


“Zikri kesinlikle Biz indirdik. Elbette onu yine Biz koruyacağız.” (Hicr 9) ayetinde dikkatinizi şu hususa çekmek istiyorum. Allah’ın zikrini (vahiy ve gayri metluv olan vahyi) hıfzetme işini ilkin sahabeler yapmış ve şu an elimizde bulunan Kur’an’ı kerimi ve bir kısım hadisleri tevatüren bize ulaştıran kişiler onlardır. Sahabenin 'biz peygamber zamanındayken şöyle şöyle yapardık', 'peygamberimiz bizden şöyle şöyle davranmamızı isterdi' gibi sözlerine sahabenin geri kalanları şayet suskun kalırlarsa sahabe icması gerçekleşmiş olurdu.

Bir diğer şer'i hükümlerin kaynağı da şer'i kıyastır. Her ne kadar kimlerin kıyasına itibar edilmesi gerektiği noktasında farklı görüşler olsa da, bizzat Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e dayandırılan kıyas, şer'i değer kazanır. Bu hususta çok açık deliller var. Bu delillerin en önemli özelliği kıyas yapılırken illetin kesinlikle açığa çıkarılması gerektiğidir. İllet ise bir hükmü açığa çıkaran özelliktir. Yani, o olmazsa hüküm olmaz. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahabesini kıyasa yönlendirmiştir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre:

“Bir kadın; ‘Ya Rasulullah, annem üzerinde adak orucu olduğu halde öldü. Onun yerine ben oruç tutayım mı?’ dedi. Bunun üzerine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi;

 أَرَأَيْتِ لَوْ كَانَ عَلَى أُمِّكِ دَيْنٌ فَقَضَيْتِيهِ أَكَانَ يُؤَدِّي ذَلِكِ عَنْهَا قَالَتْ نَعَمْ قَالَ فَصُومِي عَنْ أُمِّكِ

“Ne dersin, annenin borcu olsaydı da sen onu ödeseydin, o borç annenin yerine ödenmiş olur mu?” Kadın; Evet, dedi. Rasul dedi ki; “O halde annenin yerine oruç tut.” (Müslim, K. Sıyâm, 1938)

İşte bu hadiste de buyrulduğuna göre kıyası bizzat Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem teşvik etmiştir. Şer'i kıyası yaparken kesinlikle ehil olmak gerekir. Zira şer'i kıyas yapabilmek için, hükmünü bilmediğimiz bir vakıa hakkında Kur’an ve Sünnette bulunan illetin hangi hükme delil olduğunu ve illet yönünün bilinmesi gerekir. Daha sonra o delile ait hüküm yeni vakıa hakkında da bir hüküm olur. Mesela içki haram olduğu Kur’an ve Sünnetle sabittir. İçkinin haramlığının illeti ne ise, tiner ve kolonya gibi aynı illete sahip eşyalar hakkında da bir hüküm olur. Ancak önemli olan illetin doğru tespitidir. Bu ise Arap diline ve İslami ilimlere vakıf olmayı gerektirir.

Bu dört husus açık ve nettir. Allah ve Rasulüne iman etmiş her insan bu çerçevenin dışına çıkmamak için gayret sarf eder. Her işini rıza-i Bari için yapar ve üşengeçlik göstermez. Ancak Müslümanların referansları, değerleri ve hayata bakışları farklılaşmaya başladığından dolayı ne yazık ki bu dört temel kaynaktan inhiraf edenler olmuştur. Bir ırmak düşünün koca bir dağın ardında bir kayanın dibinden neşet ederek yeryüzüne çıkar. Ancak bir ark bulup yolunda ilerlerken etrafındaki çerçöp ve istenmeyen unsurlar suyu başlangıçta berrak iken bulandırıverir. İslam'ın asli kaynaklarıyla insanoğlunun muhatabiyeti de bu ölçü arasında git-gel halleri yaşamaktadır. Zaman zaman bir kısım amellerinde asli kaynakları referans edinirken bir başka zaman kendi asrının bâtıl değerlerini hayatına aktarabiliyor. Diğer bir deyişle vakıaya şer'i hükümler penceresinden bakacağına, şer'i hükümleri vakıaya uydurma yoluna gidiyor.

İşte makalemize başlarken ''Müslümanlar şeri hükümlere hangi zaviyeden yaklaşması gerekir'' sorusunun cevabı şudur; Ne zaman ki ölçü, değer ve kanaatlerimizin temel dayanağı şeriat sahibi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ olursa işte o zamandır. Esasında cevap 'Müslüman' olmamızda. Yani teslim olan biziz. Ya teslim olunan kim? Bu soruyu doğru cevaplandırdık ise o zaman bakışımız daha keskin ve billur olur. Ancak ne zaman ki hükmü yani 'hakkımızda karar verme yetisini' bir başka şahsa veyahut topluluğa bırakırsak o zaman şer'i dayanaklarımız maalesef tersyüz olmuş demektir.

Delil olmadığı bilinmesine rağmen şer'i hüküm mesabesinde bir algıya sebep olan bazı görüşler ve fikirler toplumda dolaşır vaziyettedir. Bu noktada topluma liderlik eden kesimlerin olduğu kadar, yönetimin ve bir kısım camiaların da etkisi göz ardı edilmemelidir. Bu görüş ve fikirlerin bir kısmını detaylandıracak olursak;

1.İslam akıl dinidir. Bir şey akla ters ise dine de terstir şeklindeki yaklaşım. Bu görüş, toplumda en yaygın zemini olan bir görüştür. Şer'i hükümleri, şayet Allah Subhanehu ve Teâlâ açıklamamış olsaydı aklın bu hükümleri bulabileceğini iddia eden bir yaklaşımdır. Onlar, hakkında Allah'ın hükmünü belirtmediği meselelerde aklın hakem kılınabileceğini ve hüküm koyucu olabileceğini savunurlar. Yahut da hakkında hüküm olan meselelerde hükmü açığa çıkaran sebebin akılla bulunabileceğini söylerler.

Mesela abdesti bozan halleri nasslara dayalı olarak orta koyan müçtehit imamlar farklı fetvalar vermişlerdir. İmam-ı Şafii Rahmetullahi Aleyh kadınlara dokunulduğu zaman abdestin bozulacağını ifade ederken, İmam-ı Azam Ebu Hanife ise bu halde bozulmayacağını söylemiştir. Ancak bir kısım zatlar meseleye sırf ikna edici ve akıl ekseninde yaklaşmak kastı ile farklı yorumlama yoluna gitmişlerdir. İmam-ı Şafi'nin köyde ve mezrada yaşadığı için, İmam-ı Azam'ın ise şehir ahalisinden olduğu için bu kanaatlere vardıkları yönünde aslı muğlak bir sonuca varmışlardır.

Yine Ramazan-ı şerifte özel durumlarında kadınların oruç tutup tutmayacağına dair açık deliller bulunmasına rağmen, meseleye kısmi ve yüzeysel bir zaviyeden yaklaşan bir kısım kimselerin akıl ile yorumlama yoluna gittiğini görüyoruz. Bir ayetin içinde geçen bir kavramı, açıklayıcı hadisleri ve şer'i delilleri göz önüne almadan yorumlayarak ümmetin kadınlarında bir zihin bulanıklığı oluşturmuştur. Özel hallerin 'hastalık' ve 'eza' olarak değerlendirilmesi gerektiğini, bu durumda hastalık halinde iken namaz kılınabildiğine göre kadının böyle bir durumda oruç ve namazını kılabileceği akli sonucuna varmışlardır. Oysaki bu husus şer'i hükme ittifakla bağlanmış meseledir. Hükmü de ramazan sonrası namazın kaza edilmeyeceği ve ramazan orucunun ise kazası yapılmak koşuluyla ramazanda tutulmaması gerektiği şeklindedir.

2.Mubah demek, dinin kendisi hakkında görüş belirtmediği alan olduğu iddiası. Bu iddia bâtıldır. Çünkü mubah da şer'i bir hükümdür. Farz, haram, mendup ve mekruh gibi şer'idir. Ancak işlemiş olduğumuz fiillerimizde 'bu davranışım mubah bir davranıştır' diyebilmemiz için mubah olduğuna dair Allah ve Rasulünden bir nassla ifade edilmesi şarttır. Ya genel bir çerçeve çizerek birçok hususu bu genel çerçevenin içine katmamız istenir yahut da iki, üç seçenek sunar, bizim tercihimize bırakır, o zaman bu bize mubah bir fiil olur. Rabbimiz avlanmayı mubah kıldığını ifade etmek için ayet indirmiştir.


“İhramdan çıktığınız zaman avlanın.” (Maide 2)

Yine Cuma namazından sonra dağılmanın mubahlığı hakkında;


“Artık namaz kılındığında dağılın.” (Cuma 10) diye buyurmuştur.

Yine rabbimiz alışverişin mubahlığı hususunda;


“Allah, alış-verişi helâl kıldı.” (Bakara 275) buyurmuştur.

Hakeza benzer olarak Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'de;


“Sizi kabir ziyaretinden men etmiştim. Artık kabirleri ziyaret ediniz.” (Ahmed b. Hanbel, B. Müs. Ensâr, 21974) diye buyurarak mubahlığına işaret buyurmuşlardır.

Eşya hakkında ise genel anlamda bir mubahlık konulmuştur. İstisna durumları ise ayetler ve hadisler sınırlandırmıştır.


'..Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin...' (Bakara 57) buyurarak eşya hakkında genel bir mubahlık ortaya koymuştur. Ve ardından bir kısım eşyanın alınmasını, kullanılmasını, yenilmesini yahut içilmesini yasaklayan nasslar gelmiştir. Bu ise o mubahlığı sınırlandıran hususi nasslardır.


“Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide 90)

3.Peygamber siyeri ile günümüz vakıası benzerlik arz etmiyor şeklindeki yaklaşım. Bu yaklaşım sahipleri peygamber yaşantısını ulaşılamaz bir hedef, İslam’ı vakıalara çözüm sunamayan bir ütopya ve dini de günümüz konjonktürüne ayak uyduramayan bir din olduğu şeklinde algılamaktadırlar. Bu düşüncedeki insanlar peygamber zamanındaki yaşama biçimlerinden örnekler vererek iddialarını ispatlama yoluna gitmektedirler. O zaman diliminde insanların deve yolculuğu yaptıklarını, kuşlarla haberleştiklerini, kabile savaşlarının olduğunu oysa teknolojinin tavan yaptığı milenyum çağını yaşayan dünyamıza, son model uçaklarla yolculuğun yapıldığı ve sosyal medyanın bu kadar güçlü iletişim ağı kurduğu bu zaman dilimine uyarlanamayacağını söylerler.

Ancak o zaman diliminden bu zamana gerçekte neyin değiştiğini, vahyin duvarlara, develere, kuşlara, dev gökdelenlere ve kabile savaşlarında kullanılan kılıçlara inmediğini, hakikatte ise Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimizin insanoğluna bir rehber olduğunu gözden kaçırmışlar sanırım. Hal böyle olunca insan vakıasının hiç değişmediğini siz de takdir edersiniz. Gerçekte insanların duygularını, yaşantılarını değiştiren fikirlerin değiştiğini görürsünüz. Zaten bunun için Müslümanlar İslam'ın temel kaynaklarına müracaat etmeli ve şer'i hükümlere bağlanmalıdır.

4.Âlimler peygamberlerin varisleridir. O halde onların her söylediği söz doğruya en yakındır. Evet, bu söz doğru bir sözdür. Ancak hakikat ve görünen yüz çok farklıdır. Çünkü kimin o sözü kullandığına bakıp ona göre doğruluk derecesini zihnimizde tayin etmemiz yanlıştır. 'Bu sözü koskoca filan kişi böyle izah etmiş, sen ondan iyi mi bileceksin? cümlesini serdeden şahsın sözü gibi. Zira o kişi, söz konusu zatı zihninde 'koskoca' yapmışsa başka bir hakikat sözü 'küçültmüş' demektir. Sözün kıymetini ölçecek mihenk kaybolmuşsa zihin hakikati göremez demektir. Burada o şahsın sözüne verilecek kıymet Kur’an ve Sünnete uygunluğu ölçüsünde olmalıdır.

Sonuç olarak şunu söylememizde fayda vardır. Allah Subhanehu ve Teâlâ bizleri kulluk vazifemizi eda etmek için yaratmıştır. Bizde sorumluluğumuzun bilincinde olarak İslami fikirleri ve hükümleri dakik bir şekilde etüt etmeli, araştırmalı ve güçlü bir donanım kazanmalıyız. O zaman kurtuluşa erenlerden oluruz inşallah...


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz