TEOKRATİK CUMHURİYETTEN ŞEFFAF DEMOKRASİYE İRAN

Cahit Toprak

 “ABD ile Ortadoğulu müttefiklerinin birbirlerinden giderek daha fazla ayrı düştüğü algısına katılmıyorum” (Foreign Policy Dergisinde yayınlanan makalesi). Çok doğru. Davutoğlu'nun bu tezine bende katılıyorum.  Söz konusu İran olunca algılar tepe taklak oluyor. Tarih yalan söylemez normal şartlar altında. Ama bu tarih İran'ın siyasi tarihi olunca, yalanın bini bir para. Ayrık taraflar yok, dost ve müttefik taraflar var. İran işte bahsini ettiğim bu ittifakın gizli aktörüdür.

İran, Şah'ın devrildiği 1979 tarihinden bu güne değin, ne kapkara tarihiyle dünyayı aldatan Avrupa'ya, ne de kâfirlerin saldırı mahalli olan İslami ümmete, doğruyu söylememeyi başarmış ender bir ülkedir. ABD ile kötü-dost konseptine göre hareket stratejisi takip etmiş ve bir yandan ümmetin lideri rolüne bürünürken diğer yandan batılı işgallerde ülke topraklarını kullandırmak suretiyle fiili ve lojistik destek sağlamıştır. 1979 devrimi ile 'İslami' kılıflı bir cumhuriyet! İnşa ederek İslam'ı, ümmet nezdinde kılıfına uydurmaya çalışmıştır. Yıllarca Müslümanların, İran'ı bir kurtarıcı olarak görmelerini sağlayacak siyasi üsluplar kullanmıştır. Ancak İran açısından filli durum, dış demeçlerden ve iç siyasete yönelik siyasi üsluplar kullanmasından daha öte bir durum arz etmiştir.

İngiltere, dünya siyasetinde Amerika ile dost gibi görünüp kuyusunu kazarken, İran da Amerika ile düşman gibi görünüp stratejik ittifaklar yapmıştır. İran, Amerika'nın El kaide bahanesiyle Müslümanların yaşadığı Afganistan'a saldırdığında kendi hava üslerini kullandırtmıştır. Binlerce Müslüman, bu üslerden kalkan uçaklarla bombalanmıştır. Daha da ileri giderek, ABD’ye yardım kaynaklarını ulaştırmak için gemilerini kullanmayı teklif etmiştir (İrfan Polat 2006-11 Eylül Terör Saldırıları ve ABD’nin Afganistan Müdahalesi).

Yine 1994 yılında Ermeniler, Azeri topraklarını işgal girişiminde bulunduğunda Rus kasapların desteklediği Ermenilerin safında yer almış, Azeri Müslümanların umutlarını yok etmiştir. Amerika, İran'ı Saddam'dan kurtarmış ve Irak üzerinde siyasi nüfuzunu arttırmıştır. Dönemin Wikileaks belgelerine bakıldığında İran'ın 31 Ekim 2005 tarihinde İran Devrim Muhafızları aracılığıyla Basra’da İran destekli suikastları yönettiğinden bahsedilmektedir (The Guardian – Aralık/2010). Belgede suikastçıların Irak polisinin, özellikle de terörle mücadele birimlerinin içine sızmış milis üyeleri olduğu belirtiliyor. Hâsılı, kısa cümlelerle ifade ettiğim bu çıkar ilişkileri iki yönde belirginleşmektedir.

Birinci yön: İran, Amerika'nın ve batılıların konvansiyonel silah satışlarına aracılık etmiş ve simsarlığını yapmıştır. Her ne zaman “tehdit eden bir İran” çıkmışsa, silah satışında kar elde etmiş bir Amerika, bir İngiltere ve bir Rusya ile karşılaşmaktayız. Ne ilginçtir ki; şeytan üçgenindeki İran, Ahmedî Nejat'ın deyimiyle “Amerika'ya Afganistan'da ve Irak'ta yardım etmiştir” (Ahmed-i Nejat meclis konuşması-2010). Hakeza ABD ile İran arasında 2011 de “Hürmüz krizi” (Hürmüz oyunu) çıktığında Hürmüz boğazı çevresindeki ülkeleri tehdit eden bir İran'ın varlığı gerekçesiyle Amerika, milyar dolarlık anlaşmalar yapmıştır. ABD, 2011 yılı sonlarında Suudi Arabistan'a 30 milyar dolar değerinde 84 adet F-15 uçağı satmışken, aynı günlerde Birleşik Arap Emirlikleri’ne 3,5 milyar dolarlık iki adet Yüksek İrtifa Alan Savunma Sistemi ayrıca Bahreyn ve Umman’a da 188 milyon doları bulan silah sistemlerinin satışını gerçekleştirmiştir. Bu da ABD- İran hattında zaman zaman sistematik bir hareket tarzı üslubu belirlendiğinin kanıtıdır.

Hakeza İran, canı her sıkıldığında İsrail'i haritadan silmekle tehdit etmek suretiyle İsrail'e işgalci bir varlık değil de “devlet” vasfı kazandırmıştır. İsrail'i nükleer silah deposuna çeviren en önemli argüman İran faktörüdür.

İkinci yön: İslami ümmetin vahdetini sağlayacak İslami bir devletin kurulması söz konusu olduğu bir vakıada, İran'dan Şii eksenli Velayet-i fakih kuramıyla, Sünnilere karşı duruş sergilenmesi istenmektedir. Kurulacak devletin Sünni devlet olacağı varsayımıyla İran, bu eksendeki mücadelelerin karşısında duracaktır. Bu durum başta Amerika olmak üzere tüm batılı kapitalist devletlerin çıkarlarıyla uyuşmaktadır.

Velayet-i fakih kuramının anlamı şudur. Fakihlerin yani fetva makamında olan mollaların, “velayeti” yani “sözlerinin şeriattan sayılması” görüşüdür ki, bu, “savaşın” dediklerinde savaşacak ve itiraz etmeyecek yığınlarca insan demektir. Canlarını şer'i bir söze! feda etmeyecek hangi Müslüman vardır. Hal böyle olunca masum imamlar gelinceye kadar “naipler” ihdas eden ve halkı bir parmağıyla bâtıl bir yolda kıtalar aştıran bir liderlik mekanizması tam da batılıların arzu ettiği şeydir. (Elbette İslam akidesine inanmış ve aşırıya kaçmayan, ehl-i beyti sevdiğini söyleyen Müslüman Şiileri bu kastımın dışında tuttuğumu belirtmek isterim). Fakat İran, tarih ötesi pers krallığını günümüzde yeniden hortlatmış görünüyor. Her seferinde İsrail konusunda sert demeçler veren İran yöneticileri aslında iç siyasette halkının ruhi kenetlenmesini sağlayarak güç kazanabilmişlerdir. Cuma hutbelerinde “İsrail'i yerle bir eden” yöneticiler gerçekte bunu hiç mi hiç düşünmemektedirler. Zira bu kadar güçlü silahlara sahip olduğunuzu söyleyecek, Yahudi varlığına tek bir kurşun sıkmayacak ama Irak'la 10 yıllarca savaşabilecek gücünüz olacak, Suriye'de Esat zaliminin arkasında savaşacak gücünüz olacak. Bu bir çelişkidir. Suriye de Nusayri taifesiyle ittifak halinde, Sünni direniş örgütleriyle yaptıkları savaşta bu mesabeden değerlendirilir.

Konu itibariyle İran'ın geçmişteki ABD ile bu yakın ama gizli ilişki biçimi bugünü anlamamızı kolaylaştıracaktır. Zira son 10 yılda nükleer çalışmalar ekseninde şekillenen tartışmaları, ambargoları ve restleşmeleri bir yönüyle İran'ın artık batıyla ve özellikle Amerika ile bu gizli ittifak üslubundan vazgeçmek istediğine yorumlamak mümkün. Gerek ABD'de Obama liderliğindeki Demokratlar gerekse İran'da Rafsancani-Hatemi çizgisine yakınlığı ile bilinen reformist-ılımlı Hasan ruhani, son on yılın ardından ilişkilerin daha şeffaflaşması gerektiği yönünde kanaatlere sahipler. Zira böyle olmazsa Ortadoğu'nun güvenliği, Suriye'nin geleceği ve enerji nakil hatlarının düzenlenmesi noktasında somut ve elle tutulur adımlar atamazlar.

Obama bir konuşmasında “Siz bize sıktığınız yumruğu açmaya hazırsanız biz de size elimizi uzatırız” diyerek farklılaşmak gerektiğini ifade etmiştir. Hatta yönetimi ilk devraldığı günlerde “Âdemin çocukları tek bir kökenden gelen bir birinin ayrılmaz parçasıdır, yeni bir yılda paylaştığımız bu ortak insani bağı bir kez daha hatırlıyoruz ve yeni bir başlangıç arayışı ile bu duyguya sıkı sıkıya sarılıyoruz” (BBC 03.02.2010) beyanatında bulunmuştur. Adeta kapalı değil, şeffaf bir demokratik ilişki biçimi geliştirmek gerektiğini ifade ediyordu. ABD dışişleri bakanlığı politika belirleme dairesinde yetkili Richard Haass “Obama yönetimi içinde Amerika’nın İran politikasının ne yönde ilerlemesi gerektiği konusunda tartışma, politika belirleme süreci hızlanmıştır” (Schmitz 2010: 9).

Tüm bu mesajlar, İran tarafından doğru anlaşılmış olmalı ki İran'ın en yetki ağzı Seyyid Ali Hamaney: “Bizim bu yönetim ve başkan ile bir tecrübemiz, geçmişimiz yok, o yüzden bekleyip göreceğiz. Eğer siz tavrınızı değiştirirseniz bizde değiştiririz, o zaman bizim milletimiz de tecrübelerini geçmiş 30 yılın üzerine kuracaktır” (Travis 2009:4) diyerek emri altındaki cumhurbaşkanlarına üslup değişikliği noktasında yeşil ışık yakmıştır. Göreve son gelen Hasan Ruhani ise dini otoriteden gelen bu mesajları doğru şekilde kodlayıp benzer bir politika izlemiştir. Ruhani "Hükümetim, dış politikasında tehditlerin engellenmesini ve gerginliklerin ortadan kaldırılmasını benimseyecektir." [Reuters 12.08.2013] Ayrıca Ruhani, benzer bir açıklamada da: "Bizler, İran ile Amerika arasında daha fazla gerilim görmek istemiyoruz. Mantığımız bize, gelecek için daha fazla düşünmeye ve geçmiş sorunlar için çözümler oluşturmak ve işleri yeniden düzeltmek için oturmaya çalışmaya ihtiyaç olduğunu haber vermektedir." [Reuters 17.06.2013] demiştir. Tüm bu karşılıklı iyi niyet provası sonrasında süreç nükleer programın geçici askıya alınması suretiyle İran ABD ilişkileri açısından taçlandırılmıştır.

İran'la Nükleer Anlaşmanın Detayları

Medyada “tarihi anlaşma” diye dile getirilen İran ve P5+1 ülkeleri olan ABD, Fransa, İngiltere, Rusya, Çin ve Almanya arasında 24 Kasım 2013'te varılan bu anlaşmanın detaylarına girmeden evvel tarihi sürecine kısa da olsa değinmekte fayda var.

1970'lerde yürürlüğe giren “Nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşması” gereği İran nükleer silah üretme hakkına sahip değil. Bundan ötürü İran, “barışçıl amaçlı ve sadece İran'ın enerji gereksinimini karşılamak için nükleer tesis kurduğunu ve bunun en tabii hakkı olduğunu” ifade etmektedir. İran'ın ilk nükleer tesisi, 1984 yılında Natanz şehrinde Çin mühendislerce kuruldu. 2002 yılına kadar gizli tutulan tesis bir İranlı yetkilinin açıklamasıyla dünyanın gözünü İran'a çevirdi. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile yaptığı anlaşma gereği İran’ın bu tesis hakkında bu ajansa bildirmesi ve denetlenmesine izin vermesi gerekiyordu. 2003-2005 dönemlerinde bir kısım tesislerini denetime açtı. 2005 yılında İran'ın Şahinler kanadını temsil ettiği söylenen Ahmedî Nejat, Bush yönetimine karşı çok kapalı bir siyasi üslup kullandı.  Bu süreçte başta Kum kenti olmak üzere İsfahan ve Arak kentlerinde bir dizi tesis kurulduğunu dünya kamuoyuyla paylaşıldı.

Güvenlik Konseyi 2006’dan, 2008’e kadar peş peşe 3 yıl boyunca ağır yaptırım kararları almıştır. Nükleer amaçlı kullanabileceği her türlü ürün ihracatından, mali kredilerin engellenmesine kadar birçok alanda yaptırım uygulanmıştır. Ta ki şu sıralar varılan söz konusu anlaşmaya kadar. İşte bu anlaşmanın yukarda da değindiğimiz gibi İran-ABD ilişkilerinde bundan sonraki vizyona olan etkileri ve farklı bir İran icat etme yönünden önemi ve uluslararası toplumdaki yeni İran'a biçilen roller açısından değinilmesi gereken temel noktalar şöylece ifade edilebilir.

1. İran, enerjiye ihtiyacı olmayan, dünya petrol rezervlerinin % 9’unu ve doğalgaz rezervlerinin % 18’lik kısmını karşılayan bir ülkedir. Yani ısınma problemini gidermek için Türkiye'ye % 32 oranında doğalgaz ihraç eden ve kendi ihracatının % 80'i petrole dayalı olan İran neden nükleer enerjiye ihtiyaç duysun? Son 10 yılda dünyaya gerekçe olarak, uranyumu sırf elektrik ihtiyacını gidermek amacıyla zenginleştirdiğini söylemektedir. Doğal olarak inandırıcı gelmemektedir. O halde bu anlaşmayla, petrol ihracatını arttırmak suretiyle Avrupa'nın enerji ihtiyacı giderilmiş olmaktadır diyebiliriz. Bunun karşılığında Avrupa'nın ticari kota koyduğu petrokimya ürünlerinin satışı kolaylaşmış olmaktadır.

Peki; İran için petrokimya ürünlerinin satışı neden önemli? Önemli, zira doğal uranyumun içinde % 7 oranında bulunan bir madde (U-235 izotopu diye biliniyor) % 3-5 arasında zenginleştirilince nükleer reaktörlerde kullanılan yakıt üretiliyor. İran % 20 oranında uranyumu zenginleştiriyor. Bu oran % 90’a çıktığında nükleer silah elde edilebiliyor. İşte uranyumu zenginleştirdikten sonra nükleer reaktörlerde açığa çıkan ürünler dünya pazarına “biyokimyasal ürünler” adı altında satılıyor. Bu açıdan söz konusu anlaşmayla İran'ın nükleer çalışmaları engellenmiyor, bilakis 6 ay sonra tam teşekküllü çalışması için gereksinim duyduğu maddi sıkıntıları giderilmiş oluyor.

2. İran’ın Ağustos 2011’de, yaptırımlar başlamadan evvel günlük 2,5 milyon varile yaklaşan petrol ihracı, 2013 itibariyle 1 milyon varilden de aşağılara düşmüştü. Enflasyon % 40'lara kadar düşünce orta sınıf gelir seviyesine sahip İran halkı sıkıntı çekmeye başladı. Bütçe açığı taban yaptı. 2011 yılından itibaren Suriye de Esat'ın elini güçlendirmek isteyen ABD, İran'dan bu süreçte çok güçlü yardım aldı. Amerika, Suriye'de yönetim işini İslami Devlet isteyen muhaliflere bırakmak yerine kendisine, politikalarına ve çıkarlarına daha iyi hizmet edecek sağlam uşaklara devretmek istemektedir. Bunun için de mümkün olduğunca süreci uzatarak Suriye'de Esat'sız yahut Esat'la birlikte kalıcı bir yönetim arzulamaktadır. Dahası savaşan mücahit gurupların Hilafet taleplerini meşru talep olarak görmemekte ve bu gurupları terörist guruplar listesine alarak öldürülmelerini meşru göstermektedir. İran ve Lübnan Hizbullah'ı gibi uzantılarını da zayıf düşmüş Esat güçlerine takviye olsun diye ayartmaktadır. İşte bunca zaman İran'ın, ekonomik kayıplarını ve askeri harcamalarını takviye etme gereksinimi doğdu. Bunun için de ticari ambargoların kaldırılması, İran'ın Suriye müdahalesi açısından önem arz etmektedir. Bu nükleer anlaşma İran'ın çevre ülkelerle olan ticari sıkıntılarını bertaraf edecek ve ticarette ürün sigortalama hakkı verilerek her türlü satışın önündeki engeller de kaldırılmış olacaktır. Neticede 7 milyar doları bulan bir ekonomik rahatlama getirecektir. Dahası petrol satışından elde ettiği ancak ipotek konulan 4,2 milyar dolarlık kısmı iade edilecektir.  Bu da güçlü bir ekonomiye sahip bir İran demektir.

3. Amerika'nın, İran'la anlaşma sağlanması konusunda Avrupa birliği güvenlik konseyi üye devletlerine baskı yaptığını görüyoruz. ABD, İran'ın Arak kentinde uranyumdan sonra Plütonyumu da geliştireceği tehdidinde bulunarak geçici de olsa bir anlaşmanın zaruretine işaret etmiştir. Barak Obama'nın “Siz bize sıktığınız yumruğu açmaya hazırsanız biz de size elimizi uzatırız” sözünün pratik haliydi aslında bu anlaşma. Zaten böylesi bir anlaşmanın veya ilişkilerin normalleştirilmesinin Hasan Ruhani gibi daha ılımlı bir şahsın iktidarı döneminde olması da gerekiyordu. Ahmedî Nejat gibi her defasında ABD ile restleşiyor görünen bir liderin böylesi bir anlaşmaya imza atması normal karşılanmazdı. Yoksa her ikisi arasında şu anki anlaşma noktasında birbirleriyle zıt düşündükleri anlamına gelmemektedir.

4. Suriye konusunda itibarı sıfıra inen İran, Müslümanların gözünden düştü.  Sonuç olarak bu İran'ı ABD ile açık ittifak arayışlarına yöneltti. Dahası Suriye konusunda uluslararası küfür koalisyonunda söz söyleme hakkını güçlendirmek için Avrupa'ya şirin görünmenin en kestirme yolu da bu zaten. Şayet Esat yönetiminden kimselerin de katılımıyla bir Cenevre konferansı olursa bu konferansta bulunmak için can atacaktır. ABD; Çin ve Rusya'ya Cenevre konferansı öncesi eli daha kanlı ve daha güçlü bir İran göndermek istiyor. İran'a, Esat'ın ömrünü uzatmak için, yeni rollerini en iyi şekilde icra etme misyonu yüklemek istiyor.

Sonuç olarak; İran devleti, İslami görünmeye çalışan bir küfür devletidir. Rejimin tüm kurumları gayri İslami ve kapitalist kanunlardan tevarüs edilmiştir. Suriye kıyamı, rejimin gerçek yüzünü tüm ümmete ifşa eden bir ayraç olmuştur. ABD politikaları ekseninde ordusunu, ümmetin her bir beldesine pervasızca göndermektedir. Bu da İran'ı tanımak için, politikalarını görmek için ümmete bir ışık olmuştur. Ancak Rabbimizin şu sözü bütün bu projelerin ve hesapların ötesindedir.

“Onlar bir tuzak kurdular. Allah da (buna karşılık) bir tuzak kurdu. Allah tuzak kurucuların en hayırlısıdır.” (Ali İmran 54)

Vesselam...

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz