ABANT KONSİLİ

Osman Yıldız

Hıristiyan din önderleri, Hıristiyanlıkla ilgili tartışmalı konuları aydınlatmak ve bir sonuca bağlamak için, tartışılacak konunun önemi ve ilgilendirdiği bölge oranında büyük toplantılar düzenleniyordu. Bu toplantılara "Konsey" ya da "Konsil" adı veriliyordu.

Tartışılacak konu, bütün Hıristiyanları ilgilendiriyorsa, "Genel Konsil" yapılarak, bütün önemli kilise önderleri davet ediliyordu. Eğer tartışılacak konu, sadece bir bölgenin Hıristiyanlarını ilgilendiriyorsa, o bölgenin kilise önderlerinin katılacağı bir "Bölgesel Konsil" düzenlenir ve sorun tartışılırdı.

İznik Konsili'nin ana konusu Mesih İsa'nın gerçek Tanrı olup olmaması idi. Mısır'ın İskenderiye kilisesinde başlayan anlaşmazlıkta o kilisenin bir presbüterosu (ihtiyarı) olan Arius ünlü oldu. Arius'un öğretisine göre Mesih İsa dünyanın kuruluşundan önce Tanrı tarafından yaratılmıştır. Arius'a karşı çıkanlardan en meşhur isim o zaman İskenderiye kilisesinin bir diakonu (hizmetkârı), daha sonra ise kilisenin piskoposu olan İskenderiyeli Athanasius idi. Athanasius, Mesih İsa'yı yaratılmamış, ezelden beri var olan Tanrı Baba ile aynı özü olan gerçek Tanrı olarak kabul etti. İki grup İsa Mesih'i dünyanın tek kurtarıcısı olarak kabul etti ve İncil'e dayanarak fikirlerini savunmaya çalıştılar.

İznik'te toplanan kilise önderlerin büyük çoğunluğu Mesih İsa'nın gerçek Tanrı olduğu fikrini pekiştirdiler. Konsilde bu konuda onaylanan İznik inanç bildirisi bugüne kadar Katolik, Ortodoks ve Protestan Kiliselerin ortak olarak kabul ettiği metinlerdendir. Yukarıda ifade ettiğimiz ilk Konsil’in dışında daha birçok Konsil gerçekleşmiş ve Hıristiyanlık bugünkü şeklini almıştır.

Abant Platformunun (Konsili) taşıdığı misyon ve tartıştığı konular itibari ile Konsil ile aynı olduğunu söyleyebiliriz. Platform, Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen Gazeteciler Yazarlar Vakfı tarafından 1998 yılında kuruldu. Bugüne kadar ele aldığı konular yerel ve uluslararası alanda ses getirmiştir. Özellikle ilk düzenlen “İslam ve Laiklik” konusu çok tepki çekmişti. Abant kuruluş amacını ise “değişik renklerden yerli ve yabancı sözde aydınları bir araya getirerek küresel sürece katkı sağlamak” olarak ifade ediyor.

Abant Konsili kendi misyonunu ise şu şekilde açıklıyor:

·       Farklılıkları zenginlik kabul ederek, birlikte yaşama kültürü oluşturmak

·       Ulusal ve uluslararası sorunları yok saymak yerine, çözüm adına bu sorunların üzerine cesaretle yürüyebilmek ve böylece pasiflikten kurtulup aktif ve dinamik kalabilmek

·       Tüm toplum katmanlarından insanların karşılıklı önyargılardan kurtulmalarına katkı sağlamak ve bir ortak akıl, ortak payda ve diyalog ortamı oluşturmak

·       Çatışmacı, reddiyeci, sert ve radikal tavırları kırmak ve akıl dışı çözüm arayışlarına set çekmek

·       Tüm dünyanın örnek aldığı bir makul çözüm platformu olmak.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından 14 Haziran 1998 tarihinde gerçekleştirilen "İslam ve Laiklik" sempozyumu aslında Abant Konsili fikrinin doğmasını sağlayan ilk toplantıydı. Toplantı hem ilk olma hem de tartışılan konular itibariyle büyük önem arz ediyordu. Toplantıya katılanların tartışacağı konular üç başlık altında toplanıyordu. Bunlar; Akıl-Vahiy İlişkisi, Din-Devlet İlişkileri, Din-Toplum İlişkileri hakkındaydı. Burada sorun bu konuların tartışılıyor olması elbette değildi. İslam’da bu konulara verilen cevaplar da aslında gayet vazıhtı. Öyleyse İslam’da açık olan bu konu niçin tartışmaya açılarak orta bir yol bulma hevesine girilmişti? Çünkü 90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tüm uygulamalarına rağmen bu ümmetin akidesini elinden alamamıştır. Halka “dinin hayata karışamayacağı” fikrini de tam benimsetememişti. Bu vesile ile süren bu tartışmalara nokta koymak, demokratik düşüncenin bugün vazgeçilemez tek sistem olduğu, refah ve mutluluğun ancak onunla mümkün olacağı fikrinde bu sözde aydınlar eli ile karar alınmıştır. Ancak dikkat edilirse Konsilin sonuç bildirisinde ve daha sonra ele aldığı konular İslam akidesi ile örtüşmeyen tamamen Batı’nın hayat hakkındaki mefhumlarına çağıran fikirler olduğu görülecektir.

Söz konusu toplantıda; “İslam’a göre temel amacı, insanları, dünya ve ahiret hayatında, iyilik, güzellik ve mutluluğa ulaştırmak için yol göstericilik olan vahiy, akla hitap eder ve onun tarafından anlaşılıp yorumlanmasını ister. İslam düşünce tarihinde aklın önemini küçümseyen bazı anlayışlar olmasına rağmen hâkim çizgi, vahiy ile akıl arasında bir zıtlık bulunmadığıdır” denilerek hayır-şer, güzel-çirkin, sevap-günah’ın nasıl belirleneceği hususlarını aklın belirleyeceği ifade ediliyor. Burada akıllarını İslam’ı anlamada kullanacaklarına İslam’ı akıllarına uydurmaya çalışmaktadırlar. “Akıl, vahiy ilişkisini” tartışırken tartışılan konu kulluğu ilgilendiren yani fillerde hayır-şer, sevap-günah olanı belirlemede bu ikisi birbiriyle çatışırsa hangisi tercih edilecek bu tartışılmaktadır. Hâlbuki Allah Subhanehu ve Teâlâ bu konuda;


"O gün insanlar amellerini görmek için geri dönüp gelirler, kim zerre kadar hayır işlemişse onu görür, kim zerre kadar şer işlemişse onu görür." (Zilzal 6-8)

Demek ki insanlar amellerinin zerresinden dahi sorgulanıyor. Bu sorgulama da hayır-şer işlemesine göre oluyor. Hayır-şer ise Rabbimize göredir. O halde insan Rabbimiz katında neyin hayır, neyin şer olduğunu aklı ile nasıl bilecek? Zira akıl sınırlıdır, O Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın zatına ve katında olana hiç ulaşamaz. O halde insan, amellerinin Allah katında hayır-şer olanını ancak Rabbimizin insanlar içinden seçtiği Rasulü Aleyhis salatu ves selam’a vahiyle bildirmesi ile bilebilir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teâlâ bu hususta insan için lazım olan her şeyi bildirmiş, Kitabı’nda hiç bir boşluk bırakmamıştır. Bunu da şöyle bildirmiştir:

 

“Kitabı sana her şey için bir açıklama olarak indirdik.” (Nahl 89)


“Yapmakta olduğunuz işlerden mutlaka sorumlu tutulacaksınız." (Nahl 93)


“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'dan razı oldum." (Maide 3)


“Hakkında ilim sahibi olmadığın şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi yaptığından sorumludur.” (İsra 36)

Görüldüğü gibi Allah, kulluk alanında -ki o hayatın tamamını ve bütün amelleri kapsıyor- hüküm koyma hususunda akla bir yer bırakmamıştır.

Aklın vazifesi; eşyayı ve olayları tanıyıp ayırt etmek ve Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hitabını anlamaktır. Onlara karşı, insanın amelinin yani tutumunun ne olması gerektiğini belirlemek değildir. Aksi halde, insanın fiilleri ile ilgili olarak akıl; hayır-şer, güzel-çirkin diye hüküm verirken neye dayanarak hüküm verecek? Tabii ki insanın kısır bilgisine ve de temayüllerine yani heva ve hevesine hoş gelip gelmemesine göre hüküm verecektir. Hâlbuki insanlar nezdindeki hayır-şer, güzel-çirkin hükümlerinin ahirette hiç bir kıymeti yoktur.


“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Bir şeyden hoşlanmasanız da o sizin için hayır olabilir. Bir şeyden de hoşlanırsınız da o sizin için şer olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz.” (Bakara 216)

Yine toplantıda, “İslam’ın ilk dönemlerinde vahiy-hayat ilişkisinde akla önem verildiği, hatta bazı nassların açık ifadelerine rağmen dinin ana maksatları ve zaruretler dikkate alınarak hükümlerin farklı yorumları yapılabildiği bu çerçevede günümüz Müslümanları da İslam dünyasının gündelik problemlerini çözüme kavuşturma yetkisine sahip” olduğu düşüncesi kabul edilmiştir.

Neden “Konsil” dediğimi aşağıdaki örnek daha net açıklar sanırım. Abant toplantısında tartışılan kavramlardan biriside “hâkimiyet" kavramıdır. Toplantıda, “âlem üzerinde bilgisi, iradesi, rahmeti, adalet ve kudreti ile mutlak hâkimin Allah” olduğu bütün varlıkların bu külli hâkimiyetin altında olduğu, müminler için Allah’ın “ahlaki ve sosyal değerlerinin öğreticisi ve yol göstericisi” olduğu fakat bu "hâkimiyet" kavramı ile "hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesinde yer alan "hâkimiyet" kavramı birbirinden ayrı olduğu "hâkimiyet milletindir" ifadesi, "hâkimiyet bir ferdin, sınıfın, zümrenin tabii veya ilahi hakkı değildir" anlamına geldiği, siyasi manada "milli irade"yi esas almak ve onun üstünde bir güç tanımamak demek olduğu şeklinde sonuç bildirgesinde yayınlamışlardır.

Bu ise hakkı tamamen ters yüz etmek, batılı hak olarak kabul etmektir, başka bir şey değildir. Zira İslâm akidesine göre; İnsan, hayat ve kâinatı yaratıp da emekliye ayrılan bir yaratıcı yoktur. İslâm'a göre iman: İnsan, hayat ve kâinatı yaratan ve onlara düzen verenin Allah olduğuna imanın yanı sıra, insan hayatını da yaratıp gerekli düzeni, nizamı O’nun göndermiş olduğuna ve o nizama tabi olunması gerektiğine de iman demektir.

Nitekim Kelime-i Tevhidin manası da budur. Zira "Allah'tan başka ilah yok" demek "Allah'tan başka Mabud yok" demektir. Mabud ise, kendisine kulluk yapılan demektir. Kulluk ise; kendisine kulluk yapılanın tüm emir ve nehiylerine boyun bükmek, teslim olmak demektir. Allah'a kulluk ise hayatın gayesi olduğuna göre hayatta insanın takip edeceği yol ve yapacağı işler ile ilgili hükümlerin hepsinin Allah'tan gelmesini gerektirir.

İslam’ın sütunlarına yönelik böylesine kelime oyunları ile tartışılan ve alınan kararlar maalesef oy çokluğu kuralına göre kabul edilmiştir. Yani toplantıya katılanlar sunumlarını yaptıktan sonra sonuç bildirgesine konulan maddeleri oy çokluğuna göre kabul etmişlerdir. Aynı zamanda Abant Konsili sadece bir görüşün mensuplarının katıldığı toplantı değildir. Bugünlerde arası açılan hükümetten de birçok önemli sima bu toplantılara katılmıştır. Özellikle ilk toplantının çok önemli olması hasebiyle katılanlardan bazı isimleri burada zikretmek istiyorum. Bülent Arınç, Prof. Dr. Toktamış Ateş, Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın, Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Prof. Dr. Burhan Kuzu, Mehmet Ocaktan, Ali Bulaç, Prof. Dr. Büşra Ersanlı, Av. Kezban Hatemi, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi bu toplantıya katılanlar arasındaydı.

Abant Konsili vakıaya göre birçok önemli konuya ev sahipliği yapıyor. İlk toplantılarda temel konular “hal” edildikten sonra aslında asıl niyet de ortaya çıkıyor. Bu toplantılarda öne çıkan konulara göz atıldığında; demokratik hukuk devleti, çoğulculuk ve toplumsal uzlaşma, küreselleşme, İslam, laiklik ve demokrasi-Türk tecrübesi, Türkiye'nin AB'ye üyeliği sürecinde kültür, kimlik ve din, küresel politikalar ve Ortadoğu'nun geleceği, İslam, batı ve modernleşme, tarihi, kültürel, folklorik ve aktüel boyutlarıyla Alevilik" gibi konular görülüyor. Yapılan bu toplantılar ve konulara bakıldığında özellikle İslam, din, devlet, demokrasi gibi konularda tamamen yalan, yanlış bir takım saptırmalarla topluma zehirli fikirler sunduklarını görmekteyiz. Demokrasi bir asit gibi olmasına rağmen onu İslam ile mecz etmeye çalışmaktalar. İstisnasız olmak üzere Abant Konsili’nde ele alınan konular tamamen İslam’ın içini boşaltma, İslam’ı hayata karıştırmayan bir tasavvur oluşturma amacını taşımaktadır. Bu da hem Batı’nın hem de devletin istediği bir şeydir.

Abant Konsili her yıl düzenlenen toplantılarına bu yıl “Aleviler ve Sünniler: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” konulu bir toplantı yaptı. Yine her sene olduğu gibi dinî, etnik, ideolojik ve politik pek çok kesimden 150 civarında katılımcı bu toplantıya katıldı. Diyanet’ten, alevi kurumlarına, CHP dâhil farklı siyasi partilerle irtibatlı ya da onlara yakın isimler, hükümetten milletvekilleri, muhafazakârlar, sosyalistler ve liberallerden olmak üzere birçok gazeteci ve yazar katıldı.

Toplantıya katılan Radikal Gazetesi yazarı Tayfun Atay “Abant ve Alevilik” yazısında “Abant’ta isteyen bol bol rakısını da içti, şarabını da. Öyle gizli-saklı değil, Platform’un en üst düzey yetkililerinin gayet nazik ‘Afiyet olsun’ dilekleri eşliğinde” diyerek Abant’ın geldiği durumu da özetlemiş oldu. Yani sarhoş bir kafa ile alınan kararları artık hesap edin.

Toplantının sonuç bildirisinde öne çıkanlar; “Devlet, birey ve toplulukların inanç-ibadet farklılıklarını güvence altına alması gerektiği, Cem evlerinin ibadethane statüsünü dini bir mesele olmanın ötesinde toplumsal bir öznellik talebi olarak ele almalı ve bu talepleri acilen yasal düzenleme ile karşılamalıdır” denildi.

Bilindiği üzere yakın zamanda Cemaat ve Cem Vakfı ortaklaşa Cami-Cemevi projesini başlatmıştı. Abant Konsili’nde bu yıl bu konunun gündeme alınması normaldir. Cemaat ve Cem Vakfı'nın projesi olarak sunulan, hükümetin de bizzat desteklediği Cami-Cemevi projesi büyük bir kesim tarafından tepki topladığı için “dini bir mesele” temeli üzere değil, “toplumsal bir mesele” temeli üzere oturtulması talebi sonuç bildirisinde yer almıştır.

Eğer Cemevi ibadethane ise neden Cami’den ayrı, yok değilse neden Cami'nin yanına yapıyorlar. Cemaat Abant Konsili’nde İslam’da açık ve net o kadar çok konuyu tahrip etti ki böyle bir konu, ya da proje ile gündeme gelmek ve meseleleri demokrasiye göre yorumlamak onların artık şiarı olmuştur. İslam’da nasıl ibadet yapılacağı, nerede yapılacağı gibi hususların hepsi bellidir. Burada ayrıca bu konulara girmeyeceğim.

Peki, Gülen Cemaati neden bu dönemde böyle bir işe girişti? Cemaat önce, anadilde eğitimin temel bir hak olduğunu ve bir kimsenin anadilini kullanmasını engellemenin hiçbir haklı temelinin olamayacağını açıkladı. Sonra da, Cemevi-Cami projesini başlattı. Cemaat, anadil açıklamasıyla “Cemaat, çözüme karşı çıkıyor” şeklindeki algının doğru olmadığını göstermeye çalıştı. Cemaat’in çözüme veya Kürtlerin haklarının tanınmasına değil, PKK’ya karşı olduğunu ifade eden bazı yazılar da kaleme aldılar. Cami-Cemevi girişimindeki gaye ise, Cemaat’in farklılıklara saygı duyan bir yapı olduğunun altını çizerek hükümetin hayat tarzlarına müdahale etmekle suçlandığı bir dönemde Cemaat bu adımla, kendini bu konuda hükümetten farklı konuma yerleştirdi. Burada belirtmeden geçmeyeyim. Gerek Cami-Cemevi projesinde, gerekse bu toplantı yapıldığında çatışma henüz bu boyuta ulaşmamıştı.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz