MÜLTECİ SORUN DEĞİL SORUMLULUKTUR

Cahit Toprak


 “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’ın rızasını almak için kendisini feda eder. Allah ise kullarına karşı çok şefkatlidir.” (Bakara 207)

Allah’ın rızası... Mümin kul için her şeyin feda edileceği yegâne gaye...

Suriye'nin minik elleri, yüreği ve içi yanan şefkatlileri, anneleri, bebekleri, içleri hasretle yanıp tutuşan kuvvetlileri... Evini, barkını, makamını, şöhretini, sevincini, kederini, her şeylerini geride bırakıp gelenleri... 'İnsanlardan öyleleri vardır ki' hitabının muhatapları. Sizler can, sizler kan, sizler ruh, sizler aşk oldunuz bize.

2011 milat oldu bize ve size. Ümmetin kıyamına hamasi bir ruh verdiniz. Bu hamaset ve ceht; zihnimize yol, kalbimize ışık, hissimize idrak bağışladı. Küçücük çocuklarınız üç yılda büyük adamlar oldular. Ellerinde Kur’an’la ümmetin önünde oldular. Ümmete susmamayı, ümmete durmamayı, ümmete haksızlığa boyun bükmemeyi, suskunluğu öldürmeyi öğrettiler. Mum oldular kendilerini erittiler. Şahit oldular, önümüzü aydınlattılar.

 Kendimizi yeniden hesaba çekmeyi, görülenlere ve görünmeyenlere kör olmamayı, siyaseti, duayı, tevekkülü ve sabrı öğrettiler. İzzetli olmanın bedeli olduğunu, onurlu yaşamanın ölmekle olduğunu, din için feda olmanın şehadetle olduğunu öğrettiler.

Hainleri, dalkavukları, yandaşları ve kötürümleri, hakiki iman edenlerden tefrik ettiler. Hizbullah'ın “Min vahy-il Kur’an'dan ne anladıklarını”, “devrim muhafızlarının” neyi muhafaza ettiklerini, kötü yöneticilerin, Rus kasaplarla nasıl, niçin ve hangi gaye için savaşabileceklerini öğrettiler. Batının batmaya mahkûm olduğunu, “ıslah ediciler” olmadığını öğrettiler. 

Onlar bize yaşama dair tüm bu hakikatleri gözler önüne sererken elbette kardeşleri olarak biz Müslümanların onlara karşı olan sorumlulukları vardır. Zaten kendi ümmetine ihanet içinde olan, batı ile neredeyse her hafta yuvarlak masa toplantılarında Müslümanların kuyusunu kazan İslâm beldelerinin yöneticilerinden bir beklentimiz yok. 2014'e gelindiğinde tekrar tekrar şahit olduk ki; ne ABD'nin koalisyon ortakları, ne stratejik müttefikleri, ne yan kuruluşları ne de Birleşmiş küfür Milletleri, Suriyelilerin taleplerini değil, kendi sömürü politikalarını ve çıkarlarını gözetmektedirler. Bunun için suni toplantılarla göz boyamakta, suni ayrışmalarla Esed’in ömrünü uzatmakta ve yardım bahanesiyle mücahitlerin gücünü kırmaya uğraşmaktadırlar. Ancak tüm bunlardan ayrı çok önemli bir sorun var ki o da; Suriye'de Esed'in zulmünden kaçan Müslümanların gittiği yerlerdeki durumlarıdır. Ne yaptıkları, ne yaşadıkları, ne yiyip ne içtikleri, nasıl bir yaşam sürdükleri meselesidir.

Türkiye de mültecilerle alâkalı hukuksal ve fiili durum

Suriye devriminin başladığı 2011’den beri dünyada çeşitli ülkelere akın eden Suriye halkı, mevcut komşu ülkelerin yönetimlerinden gereken ne insani ne İslâmî bir alâka görmediler. 1 milyona aşkın insanın Lübnan'da, yedi yüz bini Ürdün’de, beş yüz bini Türkiye'de ve iki yüz binden fazla kişinin ise Irak’ta olduğu, dünya çapında ise toplamda yaklaşık beş milyonu bulan insan evini terk etmiş durumda. 

Türkiye özelinde konuyu değerlendirecek olursak, 2012 yılının ilk yarısına kadar pasaportu ve hüviyeti olmadan ülke sınırları içine girip kamplarda kalabiliyorken söz konusu tarihten sonra göç eden ve kampta kalmaya mecbur olan bu insanlar için ikamet etmek bir çileye dönüştü. Çünkü sayıları yirmi bir civarında olan bu kampların yetersizliği, özellikle Reyhanlı saldırısı sonrası pasaport ve kimlik zorunluluğu getirilmesi zor şartları beraberinde getirdi. Bunun yanı sıra İDM kampları adı verilen Suriye sınırları içinde kalmak şartıyla sınıra yakın bölgelerde bir kısım geçici kamplar kuruldu. Türkiye içindeki kamplarda ise nasıl bir yaşam olanağı sunulduğu ise kamuoyuna kapalı bir konu olarak kaldı. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK)'ın yaptığı “Sonu Gelmeyen Misafirlik” alt başlığından sunulan bir rapora göre mülteci kamplarında kalan insanlar ile alâkalı kayıt sisteminde bile bir dizi aksaklık var olduğu gözleniyor. Çoğu Arapça konuşan bir halk olması hasebiyle eğitim olanaklarından yoksun bir ortamda çocuklar büyüyor. Kayıt dışı olan mültecilerle alâkalı herhangi bir hukuksal hak gözetilmemektedir. Yani Türkiye’de başlarına bir şey gelse Suriye'de yaşadığı var sayılmaktadır.

Türkiye'deki bu fiili vahim durumun temel sebebi nedir? Bu soruya verilecek en kestirme cevap Türkiye'nin, Avrupa'nın uluslararası hâkimiyetine boyun bükmesi ve tüm dünyada geçerli yegâne hukuksal metin olarak Avrupa normlarını kabul etmesidir. Zira 1951 yılında imzalanan “Cenevre sözleşmesi” gereği Avrupa dışında bir coğrafyadan gelen insanlar “mülteci” sınıfından sayılmamakta ve sadece “geçici misafir” olarak görülmektedir. Bu terim ise soyut bir anlam ifade etmekte ve Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlardan ayrı bir konuma yerleştirmektedir. 2013 yılında bir genelgeyle her ne kadar “geçici koruma” statüsü verilse de sadece sözde kalan bir uygulama olduğu görülmektedir. Yine 2013 yılının Nisan ayında “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” mecliste kabul edilmiş, Nisan 2014'te resmen yürürlüğe girecek olan bu kanun somut bir anlam ifade etmemektedir.

 Gelen misafirlerin sağlık harcamaları sadece “kayıtlı” yani kamplarda kalan kimseler için uygulanmak üzere 2013’te bir sağlık genelgesi yayınlanmıştır. Burada da bir kısım sağlık kurumları ödenek verilmediği gerekçesiyle sağlık hizmeti vermemiştir. İşin en vahim yönü sadece on bir ilde bulunan kayıtlı mültecilerin dışındaki diğer yetmiş ilde sağlık harcamaları ücretli olarak verilmektedir. Türkiye'ye gelen bu kardeşlerimiz aynı zamanda işsizlik ve açlık sıkıntısı da çekmektedir. Zira kayıt dışı yollarla ülkeye giren bu insanlar kış şartlarında sokaklarda kalmak zorunda kalıyor. Çoğu erkek bireyler aile geçimini sağlayacak iş olanaklarından da yoksun olmaktadır. Hatta sınırda içeri girerken 200 TL ikamet harcı alınmakta ve verilen izin belgelerinde “çalışması yasaktır” şeklinde hukuki bir metinle ülke içine alınmaktadır. Dolayısıyla kendi imkânlarıyla velev ki iş bulsa da sigortasız işçi statüsünde kaçak çalıştığı varsayılmaktadır. Dil bilmemeleri iş bulmalarını zorlaştırmış ve Türkiye onlar için hayal kırıklığı olmuştur. Hatta İstanbul'da Mazlumder'in yaptığı bir araştırma sırasında bir Suriyelinin kamp hakkında “kapalı bir hapishane” tabirini kullandığı görülmektedir. Zaten dilenmekten başka bir çare bırakmayan hangi somut adımdan söz edilebilir ki! Geçen ay haber kanallarında açlığa mahkûm edilmiş Yermük mülteci kampında kalan Filistinli Müslümanlar ile Türkiye’de yarı aç yarı tok gezen, dilenen Suriyeli Müslüman kardeşlerimiz arasında hangi farktan söz edilebilir ki!

Yine İDM kampı olarak bilinen Türkiye sınırları dışında bulunan kamplarda ise kalan insan sayısı bile bilinmemekte ve Esed'in bombalarına maruz kalmaktadırlar. Örneğin 26 Haziran 2013 tarihinde Suriye savaş uçakları Türkiye sınırındaki Bab es-Salam mülteci kampını bombalamış, bu bombardımanda kaç yüz insanın öldüğü dahi kayıtlara geçmemiştir. Öyle ki bu kamp Öncüpınar sınır kapısının karşı tarafında bulunmakta ve yaklaşık on beşbin kişilik olduğu raporlarda yer almaktadır. Bunun gibi Türkiye sınırları dışında bulunan kampların sayısı yirmi yedi civarında ve bu sayı Türkiye’de bulunan kamp sayısından daha fazla. Bu kamplardan Kasab, el-İkha, el-Midan, el-Golan kamplarına bırakın yardım gönderilmesi, çadırlarda kalan insan sayısı bile bilinmemektedir. Diğer kamplarda barınan insan sayısı yüz binin üzerinde. (Brokings Enstitü- Araştırma verileri- Kasım 2013)

Sorumluluklarımız ve İslâmî çözüm

Esasında Suriye’den bahsediyorsak “mülteciler” dediğimizde onların “hicret etmeye zorlanmış Müslümanlar” olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Bu farkındalık bizi onlara karşı düşüncelerimizde, duygularımızda ve amellerimizde farklı davranmaya ve belki de en önemlisi İslâmî akide çerçevesinde yaklaşım göstermeye sevk etmelidir. İslâmî akidenin gereği olarak Rabbimizin bakmamızı istediği çerçeveden bakmalı ve Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in filli uygulamaları bizim için örneklik teşkil etmelidir. Rabbimiz;


''Sizler düşman idiniz de, o sizin kalpleriniz arasında bir yakınlık ve sıcaklık verdi de onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz...'' (Al-i İmran103) buyurmaktadır. O halde bu kardeşliğin dili, rengi ve ırkı olmaz. Ancak kardeş olmamız aynı dinden olmamızın gereğidir. Bu akide birliği aramıza sevgi ve şefkat tohumları yeşertmeli ve muamelemize yansımalıdır. Bakınız; Mekke’den Medine’ye kutlu bir hicret vakıası gerçekleşmiştir. Hicri 622 yılındaki bu vakıa Müslümanlar açısından tarihin başlangıç noktası kabul edilir. Bu vakıayı farklı ve özgün kılan en önemli unsur kardeşlik hukukunun tesis edildiği yıl olması ve Asr-ı Saadet'in başlangıç tarihi olmasıdır. Bu süreçte Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in sahabeden istediği vahiy eksenli gerçekleşen kardeşlik hukuku, sahabenin örnekliğinde tüm çağlara bir mesaj olacaktır. Belki Suriye'den hicret etmekle, Hicri 622 yılında gerçekleşen hicret arasında belirgin bir fark vardır o da;  Suriyeli Müslümanların hicreti zorunlu bir hicrettir. Canı, malı ve ırzı tehlike altında kalmış bir taifenin hicretidir. Peygamber ve sahabesinin hicreti ise Saadet Asr-ı’nı vücuda getirecek, İslâmî bir devleti hayat sahnesine getirecek bir hicretti.

Burada peygamber döneminde yaşanmış sahabe hayatından birkaç tabloyu sunmak istiyorum.  Sahabeden Ayaş ibn-i Rebia yanına Hz. Ömer ve Hişam ibni As'ı da alarak Medine'ye gidecekleri sırada Hişam, Mekkeli müşrikler tarafından ayaklarından zincire vurulmuş ve gitmesi engellenmiş, Ayaş İbni Rebia ise Mekke’de bir odaya hapsedilerek hicreti engellenmişti. Hz Ömer RadiyAllahu Anh, durumu Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e bildirince onu kurtarmak için bir sahabe topluluğunu göndermişti. Bu grup şehit olma pahasına şehrin içlerine kadar gidip kardeşlerini kurtarmışlardı. Onlar canlarını hiçe sayarak kardeşlerini o zulümden kurtarmışlardı. Ancak hakikat o ki bugün Suriyeli Müslümanları sınırların ötesindeki İDM kamplarında ölüme terk etmeyecek bir devletimiz yoktur. Rasulün risaletini âleme taşıyacak ve kardeşlerimize yapılan zulümden onları koruyacak ve kurtaracak bir liderimiz yoktur.

Allah Subhanehû ve Teâlâ'nın hakkında “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’ın rızasını almak için kendisini feda eder” (Bakara 207) ayetine muhatap olmuş Süheyb Rûmi Mekke’de çok zengin olmasına rağmen tüm malını Mekkeli müşriklere vermek karşılığından hicret izni verilmiş bir sahabeydi. Mekke'den ayrılırken geriye dönüp de “şu kadar malım vardı” demeyen bir sahabeydi. Bizler de bizlere sığınmış olan Suriyeli Müslüman kardeşlerimizle malımızı, aşımızı paylaşmaktan korkmayalım. Rızkın kefili Allah'tır.

Bizler henüz İslâm medeniyetini inşa edemedik bu bir hakikat; ama Medine ehlinin amelini yapmamızın önünde hiçbir engel yok. Öyle ki Medine ahalisi gelen her bir Mekkeli muhacire kapısını açtı, yanında barındırıp iş ve aş verdi. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye gelen Müslümanlardan o günün şartlarına göre kaç kişinin nerede barındıklarına dair bir fizibilite raporu hazırlamıştı. Ki maalesef bugün, Suriyeli kardeşlerimiz için böyle bir araştırma dahi yapılmamıştır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir kısmını kura ile olmak üzere 334 kişinin isimlerini kâtiplerine yazdırmış, çoğunu geçici bir süreliğine de olsa mirasçı kılmıştı. Bu sebeple hiç çekinmeden arazilerinin yarısını muhacir kardeşleriyle paylaşan Ensar'ı görmekteyiz.

Bizler bugün evlerini terk etmiş veya terk etmek zorunda bırakılan, bize sığınmış insanlara muamelemiz İslâmi akidenin çizdiği çerçevede olmalıdır. Yoksa Allah muhafaza etsin, ahirette hüsrana uğramışlardan oluruz. Yanımızdaki zulme rıza gösteren yöneticilerimiz süper güçlerin kuyruğunda izzet arayadursun. Bizler izzetli ve onurlu bir yaşam için kıyam etmiş kardeşlerimize merhametle ve şefkatle muamele etmek durumundayız. Niyet hayır, akıbetimiz de hayır olsun inşaAllah.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz