KARA KITA KAN KIRMIZIYA DÖNÜYOR…

Emrah Akay

Türkiye'de gündem oldukça yoğun bir şekilde sürüp giderken, seçimler, yolsuzluklar ve hükümet-cemaat çatışması ile zihinler meşgul edilirken kanayan yaralardan Orta Afrika dosyasını açmamız elzem hale geldi. 2013 yılının Mart ayında patlak veren zulüm bugün son hızıyla devam ediyor. Bu minvalde bir hatırlatma olsun ve Müslümanlara kıyım yapılan unutturulmuş bir beldeyi tekrar dillendirelim istedik. İlk olarak sistematik bir yıldırma ve organize bir zulüm çemberi haline gelen Orta Afrika Cumhuriyetini tanıyalım.

“Halen Fransız sömürgesi altında varlık gösteren Orta Afrika Cumhuriyeti'nde yaşayan 5.2 milyon insanın % 50'sini Hıristiyanlar, % 25'ini Müslümanlar ve diğer % 25'ini de yerel dinlere inananlar oluşturuyor. Başkenti Bangui olan ülkenin resmî dili Fransızca ve yönetim biçimi Laik Cumhuriyet’tir. Orta Afrika Cumhuriyeti kuzeyde Çad, kuzeydoğuda Sudan, doğuda Batı destekli Hıristiyan Sudan, güneyde Demokratik Kongo, batıda ise Kamerun’un bulunduğu denize sınırı olmayan bir Afrika ülkesidir. Afrika’nın sahip olduğu dil ve etnik çeşitlilik bu ülkede de mevcuttur ve ülkede 80 ayrı dil konuşan 80 ayrı etnik grup yaşamaktadır. Afrika’nın tüm zenginlikleri gibi etnik ve dil zenginliği de fakirlik ve sefaletinin nedeni olmuştur. Müslümanların doğu ve Orta Afrika’ya yerleşmeleri onuncu asra denk gelmektedir. 1885 yılına kadar Orta Afrika Cumhuriyeti’ne Batılı sömürgecilerin etkisi bulunmamaktadır. 1885 yılında bölgeye gelen Fransız, Alman ve Belçika sömürge güçleri Afrika’yı paylaşmış ve Fransa 1894 yılında bugün Orta Afrika’nın başkenti olan Bangui bölgesine askerî karargâhlarını kurup ülkenin sahibi olduklarını ilan etmişlerdir. Fransa’nın bölgeyi işgali son Biladu’s-Sudan Devleti lideri, Müslüman komutan Rabih b. Zübeyir’in direnişi ile karşılaşmıştır. Osmanlı Devleti’nin birçok bölgede saldırılara uğraması ve gücünü iyice kaybetmiş olması, sömürgeci güçlerin birkaç yüz yıl boyunca keşfettikleri kıtalardan elde ettikleri zenginliklerle edindikleri iktidar ve servet nedeniyle iyice güçlenmiş olmaları ve bölgede kendi iradesiyle ortaya çıkan liderlerin gücünün zayıflığı gibi nedenlerle Rabih’in ordusu 22 Nisan 1900 yılında Kuseri Savaşı’nda mağlup edilmiştir. Fransızlar Rabih’in cesedini Kuseri Nehri’ne atıp kesik başını şehirde dolaştırdıktan sonra 2014 yılında Fransız neo-Sömürüsüne karşı duracak Müslümanlara ders olması için şehrin meydanına asmışlardır. Fransa 1910 yılında Çad bölge sömürge merkezini kurarak Orta Afrika bölgesini de Çad, Orta Kongo ve Gabon’un da dâhil olduğu dörtlü “Fransız Ekvator Afrika Federasyonuna” bağlamıştır. Orta Afrika’nın klasik işgal tarzı ile sömürüsü 1958 yılına kadar devam etmiş 1960 yılında ise politik ulus devlet mantığına göre ülke neo-kolonyal yönetim bazında bağımsızlık kazanmıştır. Ancak aradan geçen 40 yılda ülke halkına yönelik asimilasyon politikaları halkın tümünün Fransızca konuşup yerel dinlere inanan ciddi oranda insanın da Hıristiyanlaşmasına neden olmuştur. 1960 yılında ülkeden çekilen Fransa, Orta Afrika Cumhuriyeti’nin yönetimini Müslümanların ele geçirmesini engellemek için 1958 yılından itibaren Katolik misyonerler tarafından eğitilen Barthelemy Boganda’ya (4 Nisan 1910–29 Mart 1959) devretmiştir.  1 Aralık 1958 yılında Charles de Gaulle ile görüşen Boganda’nın şartları Fransa tarafından kabul edilmiş ve kendisi Orta Afrika Otonom bölgesinin ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. Darbe geleneğinin oldukça yaygın olduğu ülkede Kasım 2006 tarihinde Fransa tarafından desteklenen Bozize yönetimi ülkenin bazı şehirlerini elinde tutan Müslüman yoğunluklu Seleka güçlerine karşı sömürgeci ülkeden destek istemiş ve Fransız Mirage jetleri bölgedeki birçok hedefi bombalayarak hükümete destek olmuştur. Aynı Fransa’nın şu an ülkede istikrarın yeniden sağlanması için hiçbir girişimde bulunmaması ülkedeki Müslüman nüfusun tamamen yok edilmesine yönelik planın bir parçası olarak görülüyor. Silahlı çatışmalar Aralık 2012’de ülkenin her yerine yayılmış, eski muhalif grupların yeni güçlenen bazı muhalif güçlerle birleşiminden oluşan ve yerel dilde “Koalisyon” anlamına gelen “Seleka” güçleri ülkenin başkentini ele geçirerek Michel Djotodia’yı devlet başkanı olarak atamıştır. Ancak Fransa Afrika ülkelerinin ve Batı ülkelerinin desteği ile Seleka güçlerine karşı Barış Birliği adı altında işgal gücü konuşlandırmış, İngiltere de Fransa’ya destek olmuştur. Belçika ve Amerika da hava gücü desteği ile Afrika’nın Brundi başta olmak üzere birçok ülkesinden işgal güçlerini Müslüman nüfusu etkisiz hale getirme operasyonuna destek amacıyla Orta Afrika Cumhuriyeti’ne taşımıştır. Gerçek şu ki Seleka sadece Müslümanlardan oluşan İslâmcı bir yapı değildir ve ülkede Hıristiyanların bugün binlerce Müslümanı öldürüp yaraladığı katliama meşruiyet sağlamak amacıyla bahane olarak kullandıkları bazı münferit saldırıları Seleka kontrolünde olmayan ve olayları tırmandırmak isteyen gruplar yapmışlardır. Bu gruplar da büyük oranda devrik lider Bozize tarafından desteklenmektedir. Fransa ise ülkede devrik diktatör Bozize’yi tekrar iktidara getirmek ya da en azından çıkarlarını koruyacak bir Hıristiyan lideri iktidar yapmak amacıyla ülkede katliamı teşvik etmektedir.”  (incanews.com)

Kapitalist sömürgeci devletlerin Müslümanlara yaşama hakkı tanımadığı bu gibi durumlarda iç savaşın patlak vermesi için bir çok argüman kullanılmaktadır. Bunun için gerek milliyete dayalı bir düşünce ile gerekse de din ve inanca yönelik bir saldırı ile kılını dahi kıpırdatmadan o bölgeleri karıştırmayı başaran Batılı devletler 'Afrika Boynuzu' da denilen bölgenin yeraltı zenginliklerini ve coğrafi statüsünü sonuna kadar kullanmayı hedef edinmişlerdir. Bu hedef ile pay edilen İslâmî beldelerden Afrika Kıtası’nın büyük bir kısmını Fransa sömürgesine katmıştır. Kuzey Afrika'da Fas, Tunus, Cezayir ve Libya gibi önemli ülkeleri ilhak eden Fransa, Orta Afrika'da da büyük sömürgeler kazanmış hatta Güney Afrika'yı bile İtalya ile paylaşarak oradan da kazanımlar elde etmiştir. İşte bu kazanımlarından biri olan Orta Afrika Cumhuriyeti'nde çoğunluğunu Hıristiyanların oluşturduğu kabileler Müslümanlara karşı akıl almaz işkence ve ölüm organizasyonları yürütüyor. Fransa garantörlüğünde yapılan bu acımasız katliamdan dolayı bir ay içerisinde yer değiştirmek veya bilinmezlere kaçmak zorunda kalmayan Müslüman kalmadı. Buna benzer bir başka hadiseye geçtiğimiz yıl Mali'de şahit olmuştuk. İpleri elinden kaçırmak üzere olan Fransa çıkardığı iç savaşı da bahane ederek Mali'ye fiili olarak girmiş ve satranç taşlarını son bir hamleyle yerli yerine koymuştu. Arap baharı ile elinden bütünüyle çıkan Tunus ve Libya gibi ülkelerin Fransa'ya iyi bir ders olduğunu onun vahşi ideolojisini yeniden sahneye koymasıyla anlayabiliyoruz.

Orta Afrika Cumhuriyeti'nde (OAC) Hıristiyanların oluşturduğu Anti-Balaka milislerinin ellerinden kaçan Müslümanlar başkent Bangui'deki Merkez Camii'ne sıkışmış durumdalar. Neredeyse bölgedeki her Hıristiyan’a güvenlik maksadıyla silah verilse de, Müslümanların ellerinde bırakın silahı mesken tutacakları cami dışında hiçbir şeyleri kalmadı. Sadece Boda şehrinde binlerce Müslümanın bir mahallede sıkışmış vaziyette kaldığını izlemekle yetinen Fransız askerleri niyetlerini bir kez daha aşikar kılmışlardı. Fransız askerlerinin bu tarafgirliğini protesto etmek için Turizm Eski Bakanı olan Müslüman Direniş Örgütü'nün lideri Abakar Sabone Müslümanları protesto için topladığı Ndele bölgesinde Fransız askerlerinin açtığı ateş sonrasında 5 kişinin öldüğünü ve yüzlercesinin yaralandığını bildirdi. Yine Sabone; “1.2 milyon Müslümanın ülkeden kaçarak çoğunun Çad'a sığındığını ve ülkenin kuzeyinde yaklaşık 600 Müslümanın kaldığını” söyledi. Müslümanların bu saatten sonra bağımsızlığını ilan etmekten başka hiç bir yollarının kalmadığını söyleyen Sabone; bu konuda BM'in yardımını bekliyor. Bu konuda açıklama yapan BM Mülteciler Yüksek Komiseri Guterres: “OAC'nin batısındaki Müslümanlar ülkeden zorla çıkarılıyor. Binlerce sivil gözlerimizin önünde öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya” dedi. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki krizin kontrol altına alınması için hazırladığı tavsiye raporu, asıl karar mercii olan 15 üyeli BM Güvenlik Konseyi'ne sunuldu. Ban, raporunda, ülkedeki çatışmaların şiddetinin giderek arttığını vurgulayarak halen görev yapan Afrika Birliği ve Fransız askerlerinin olayları yatıştırmada yetersiz kaldığını bildirdi. Sivillerin korunmasının öncelikli hedef olması gerektiğine işaret eden Ban, bu amaçla ülkede BM barış gücü misyonu görevlendirilmesini ve bu kapsamda 10.000’i asker, 1.820'si polis olmak üzere toplamda 11.820 kişilik barış gücü birliğinin OAC'ye gönderilmesini istedi.

Bu vakıayı doğru analiz edebilmek için, OAC konusunda başrolünü Fransa'nın oynadığı Avrupa ile BM'i yönlendiren Amerika'nın attığı adımlar dikkatlice izlenmelidir. Özellikle Afrika kıtasının ekseriyetinde var olan ayrılıkçı hareketlerin silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ile beslendiğini silah bulmanın ekmek bulmaktan kolay olduğu bölgede bu gücü elinde bulunduran Anti-Balaka milislerinin Müslümanları katlederek dünya kamuoyundan uzak bir şekilde verilen iktidar mücadelesini gözler önüne seriyor. Avrupa'nın tekelinden çıkarmak istemediği Kara Kıta bölgelerini ABD yönetimi irili ufaklı bağımsızlık mücadelesine mahkûm ederek sözünü geçirmek ve mümkünse bu ayrılıklardan payına düşeni almak istiyor. Mali'den sonra OAC'de yaşanan ve belki de arkasından diğer bölgelere sıçrayacak bu hareketlenmenin maddî boyutları da oldukça önemli. Zira altın rezervi bakımından dünya sıralamasında birinciliği elinde bulunduran kıta aynı zamanda kıymetli madenlerinde (platin ve bakır gibi) başkenti mesabesindedir. Bunun yanı sıra kaçakçılıktan elde edilen parasal gelirin ülke ekonomisini ikiye katlayacak kadar çok olması bu bölgelere gösterilen ilginin sebebini ortaya koyuyor. Halkların açlıktan kıvrandığı böylesi yerlerde zengin kabilelerin kontrolünü elinde bulundurmak ideolojik devletlerin tabii ki en önemli arzusu. Fransa'nın Hıristiyan kabileler üzerinden gerçekleştirmek istediği bu arzuya, Birleşmiş Milletler tabii ki de Müslüman kabileleri kullanarak ulaşmak istemeyecektir. Zira söz konusu Müslümanların yönetimi olduğunda Batı bunu tahayyül bile etmeyecektir. Bu aşamada müslümanların katledilmesi bölgede hem Avrupa'nın hem de ABD'nin ortak olarak kabul edeceği tek şey. O yüzden gözden uzak bir şekilde yapılan bu kıyımın çözümü Birleşmiş Milletler değildir. Zira Batı kısa vadede Afrika kıtasında istikrarın olmadığı, açlığın, sefaletin kol gezdiği bir halde ve mümkün mertebe gayrimüslim yöneticilerle yola devam etmek istemektedir. İşte bugün 2012'de iktidar olan, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Seleka hükümetinin önümüzdeki günlerde daha önce de darbeyle iş başına gelen Hıristiyan Bozize'ye emanet edileceği planı uygulamaya konulmuştur. Böylece Müslümanlar tıpkı diğer beldelerde olduğu gibi istenmeyen, kendi topraklarından kovulan ve kolay bir şekilde soykırıma maruz kalan bir Ümmet olarak tarih sayfalarına yazılmaya devam ediyor. ABD yönetiminin Fransa'nın sömürüleri üzerinde oynadığı nüfuz mücadelesinde bedenleri lime lime doğranan ne yazık ki Müslümanlar oluyor. Hatta Hıristiyan milislerin, doğradıkları Müslümanların uzuvlarını çiğ çiğ yediği görüntüler internette dolaşıyor.

Hz. Ömer ile Kuzey Afrika'ya kadar uzanan İslâm Hilâfet’i Emeviler ile Orta Afrika üzerinde hâkimiyetini yerleştiriyor. O zaman Sudan ile birlikte Güney Afrika'ya sınır çizen İslâm Hilâfet’i kilometrelerce ötedeki bir kıtaya hidayet ve izzet meşalesini taşıyarak o toprakların İslâmîleşmesinde başrol oynuyor. Bugün Kara Kıta'nın Müslüman nüfusu geçmişteki İslâmî yönetimlerin tesiriyle artmıştır. Zira Afrika'nın tamamı İslâm Hilâfeti'nden ayrıldığı günden bugüne hiçbir Müslüman yöneticinin dönüp bir kez bile bakmadığı, terkedilmeye yüz tutmuş ve kendi kaderlerine terk edilmiş bir vaziyettedir. Bu nedenle Orta Afrika'da bir yıldır yoğun bir şekilde yaşanan Müslüman avı, ne Türkiye'deki ne de diğer İslâmî beldelerdeki yöneticilerin yahut toplumların ilgisini çekmiyor. Orada yaşananlara duyarsız kalındığı gibi Batı'nın atacağı adımlara gebe kalınıyor. Hâlbuki Müslüman bedenlerin Hıristiyan yamyamlar tarafından çiğ çiğ yenmesine seyirci kalmak başta İslâmî beldelerdeki yöneticiler olmak üzere tüm Müslümanlara haramdır. Yapılması gereken önemli bir vazife varsa o da; doğudaki Myanmar'dan batıdaki Kosova'ya, kuzeydeki Kırım'dan, Güney'deki Afrika'ya kadar bütün Müslümanların haklarını-hukuklarını koruyacak, onları zulümattan Nur'a kavuşturacak ve akacak bir damla kan için ordularını hazırlayacak İslâmî bir Devlet için, Hilâfet için çalışmaktır. Muhakkak ki çalışmamız boşuna bir uğraş, bir hayalin peşinden koşma ve sonuçsuz bir mücadele değildir. Zira vuslatın yaklaştığını hissedişimiz karanlığın en koyu halini alışındandır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli bize rehber olmalıdır.


 “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yarı yolda bırakmaz ve onu düşmana teslim etmez.” (Buhari)

Ve Rabbimizin şu kavli gibi:


“Ey iman edenler! Allah ve Rasulü sizi hayat verecek olan şeye çağırdığında hemen ona icabet edin. Bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer. Ve muhakkak O'na dönüp toplanacaksınız.”

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz