BUYRUN, BEN MÜSLÜMANIM! NASIL YARDIMCI OLABİLİRİM?

Mehmet Çetinbudak

VAKIA: Hilâfet’in yıkılmasından itibaren Müslümanların vakıası/durumu gittikçe kötüleşti.

SEBEP: Hayat nizamı olarak İslâm’ı terk etmiş olmaları daha sonra da aralarındaki ilişkilerde beşerî nizamların hâkim oluşuna sükût etmeleridir.

DEĞİŞİM: Müslümanların halinin bu fasit/bozuk vakıasının değiştirilmesi ise mucizelerden bir mucize değildir, fakat Müslümanların yapabilecek durumda oldukları mümkünattandır.

NASIL: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurdular:

“Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıfıdır.” (Müslim, İman, 70)

Bu, toplumdan içinde yaşadığı fasit vakıayı değiştirmelerinin kesin talebidir. Eğer bunu yapmazlarsa Allahu Teâlâ onların hepsini de cezalandırır. İster o Allah’a isyanları işlesinler, ister işlemesinler fark etmez, herkes aynı cezaya müstahak olur. Çünkü onlar, değiştirmeye güçleri yettiği halde farz-ı kifayeyi yapmaya katılmadılar. Zira münkeri değiştirmek/ortadan kaldırmak Müslümanların üzerine farzdır. En büyük münker, İslâm Nizamı’nın hayata tatbik edilmiyor olmasıdır. Ortada bir münker vardır ki onu fert tek başına değiştiremez, birbirinden kopuk fertler de değiştiremezler. Hilâfet Devleti’nin olmayışından dolayı bugün içinde yaşadığımız fasit vakıa gibi. Allahu Teâlâ bu münkerin değiştirilmesi için topluma bir metot koymuştur.

Bunu da Müslümanlara aralarından, Hilâfet Devleti’ni tekrar kurmak için çalışan bir kitle oluşturmalarını farz kılarak yapmıştır. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

“İçinizden hayra davet eden, marufu emreden ve münkerden nehyeden bir kitle olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

İslâm’a Davet; akidesi ile nizamı ile hayat vakıasında İslâm’ı hâkim kılmak için çalışmayı gerekli kılar. Bu ise, onu tatbik eden ve bütün insanlara taşıyan bir devlet olmadıkça olmaz. Böylece talep edilen kitlenin yükümlülüğü Hilâfet Devleti olan bu devleti kurmak için çalışmak olmaktadır.

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir:

“Nefsim elinde olan Zat’a yemin olsun ki ya marufu emreder ve münkerden nehyedersiniz ya da Allah’ın, katından size bir (genel) ceza göndermesi yakındır. O zaman O’na dua edip yalvarırsınız da O duanızı kabul etmez." (Tirmizi)

Şu halde dünyada ve ahirette Allah’ın azabından kurtulmak istiyorlarsa Müslümanların üzerlerine düşen vazife; İslâm’ı tekrar hayata devlet ve nizam olarak hâkim kılmak maksadıyla İslâm’ın değiştirme metoduna uyarak içinde yaşadıkları münker vakıayı değiştirmek için çalışmaya hemen başlamalarıdır.

Allahu Teâla’nın farz kıldığı ve Resulünün açıkladığı bu metot; mescitler inşaat etmek, Kur’an’ı Kerim ezberletmek, hac, umre ve sadakayı artırmak ile olmaz. Her ne kadar bütün bunlar devlet ve fertlerden şer’an talep edilmiş olsalar da onun metodu değildirler. Allahu Teâla’nın farz kıldığı ve Resulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in açıkladığı metot; Müslümanlar arasından, Hilâfet Devleti’ni kurarak, İslâmî hayatı tekrar başlatmak için çalışan bir kitle örgütlemektir. Bu kitlenin faaliyeti ise; fikrî çatışma, siyasi mücadele ile olur. Fikrî çatışmadan kasıt; İslâm dışı bütün inanç, fikir ve mefhumlara karşı çıkmaktır, toplumda mevcut İslâm dışı esaslar üzerine kurulu bütün ilişkilere karşı çıkmak, sonra da İslâmî bir toplum olması için topluma hâkim olması gereken İslâm’ın fikirlerini, mefhumlarını ve hükümlerini açıklamaktır. Siyasi mücadeleden kasıt ise; hayatın bütün yönlerinde İslâm’ı tatbik etmeyen yöneticilere karşı çıkmaktır. İslâm ümmetine karşı tertip ettikleri hilelerini, entrikalarını ve planlarını açığa vurmak, iltifat ve dalkavukluk yapmadan cesaretle onları muhasebe etmektir. Ta ki ümmet İslâm üzere uyansın, bilinçlensin ve Hilâfet Devleti’ni kurarak İslâm’ı hayata tekrar hâkim kılmak için çalışan kitleyi bağrına basar hale gelsin.

O halde biz Allahu Teâlâ’ya karşı takvalı olalım. İçinde yaşadığımız vakıayı, Hilâfet’in tekrar kurulması için daveti yüklenenlerden uyanık, bilinçli samimi olanlarla beraber örgütlenerek değiştirmek için ciddi bir şekilde hemen çalışmaya başlayalım. Ta ki dünyanın izzetine, şerefine ve ahiretin sevabına nail olalım ve Allah Resulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinde kastettiği kişilerden olalım:

"Muhakkak ki din garip olarak başlamıştır ve tekrar garip olarak gelecektir. Müjdeler olsun o garipleredir ki onlar, benden sonra Sünnetimden insanların ifsat ettikleri hususları düzeltirler.” (Tirmizi, İman, 2554)

FEDAKÂRLIK:

Enes İbni Malik’den Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:

“Pak ve yüce olan Allah Cehennemliklerin en hafif azaplısına ‘Dünya ve dünyadaki her şey senin olsa şu azaptan kurtulmak için onu fidye verir miydin? buyurur.’ O kul; ‘Evet fidye verirdim.’ der. Allah; ‘Sen Âdem’in sülbünde iken ben senden bu fedakârlıktan daha ehven bir şey istemiştim. Bu bana ortak koşmamandı. (Ravi şöyle dediğini de zannediyorum dedi.) Ben de seni ateşe katmayacaktım. Fakat sen (dünyaya gelince tevhitten) imtina ettin de şirkten ayrılmadın, buyurdu.”

İSTİKBAL İSLÂM’INDIR!

“Efendim İslâmî hayat elbette ki güzel ve doğru olanıdır. Ancak ona bir daha dönemeyiz. Hilâfet olsa iyi amma bir daha tekrar kurulması mümkün değildir. Müslümanlar, bu parçalanmış, zayıf ve perişan haldeyken bir daha Hilâfet nasıl kurulsun? Hem kâfirler buna zaten fırsat vermezler. Çünkü onların güçlü devletleri, silahları, malları, askerleri ve ekonomik paktları var. Bu ortamda daha hâlâ nasıl Hilâfet’in kurulmasından, İslâm'ın tekrar hâkim olmasından bahsedersiniz? Biraz fazla idealist olmuyor musunuz?" ve benzeri sözlerin, fikirlerin Müslümanların ağızlarında ve yazılarında terennüm edip durduğuna şahit oluyoruz. İşte onların nefislerinde yerleşik yeisin yani ümitsizliğin ifadelerinden bir kısmı olan bu ve benzeri sözler ve fikirler onları gevşemeye, çalışmaktan geri durmaya, tembelliğe, pısırıklığa ve mevcut şartlara teslim olmaya, böylelikle zillete duçar olmalarına itmektedir. Hakikatleri gördükleri halde, o hakikatleri hayata geçirme uğrunda çalışmaktan, mal ve canlarıyla fedakârlıkta bulunmaktan geri kalmaktadırlar. Yani yerlerinde çakılıp kalmaktadırlar. Zira onlarda istikbale dair ümit kalmadığından, çalışmalarının ve fedakârlıklarının sanki boşa gideceğini, heder olacağını zannediyorlar.

Kardeşlerim!

Muhabbetin en bariz alameti fedakârlıktır. Bir sevginin büyüklüğü, sevilen uğrunda yapılan fedakârlıkla ölçülür. Seven, sevdiği uğruna her şeyini kolayca feda ederek, bu yolda karşılaştığı bütün meşakkatlere katlanır.

Allah’a ve dinine muhabbet besleyen müminlerin de Allah yolunda her türlü imkânlarından, farz olan mükellefiyetlerinin dışında da infakta bulunmaları ve bu uğurda bazı meşakkatlere katlanmaları lazımdır. Zaten Allah Teâlâ’nın lütfettiği nimetlerin sarf edilebileceği en faziletli yer, yine Allah yoludur.

“Mal ile beden, kar gibi erir, gider. Fakat onlar, Allah yolunda harcanırsa, Allah onlara alıcı olur.” Allahu Teâlâ şöyle demiyor mu?


“Allah, cennet karşılığında müminlerden canlarını ve mallarını satın aldı…” (Tevbe 111)

Allah’ın satın aldığı bir şey de eriyip zail olmaktan kurtularak, büyük bir kıymet ve şeref kazanır.

Yüce Rabbimiz, bilhassa zor zamanlarda kullarından fedakârlık beklemektedir. Kulların bu fedakârlıklarını da Kur’anî ifadeyle; “Karz-ı hasen: Allah yolunda verilen güzel bir borç” sayarak, karşılığını kat kat fazlasıyla ödemeyi vadetmektedir.

Yine fedakâr bir mümin, Allah yolundaki her hizmeti, muhabbet ve şefkatle ifa eden bir ümit ve iman membaıdır. O, İslâmî hayatı başlatacak ve Allah’ın emrini tüm dünyaya yayacak her gayretin en ön safında yer alır. Yine o, sözleri, davranışları ve örnek ahlakı ile daima Allah’ın rızasını talep halindedir. O, dertlinin, muzdaribin yanında, kimsesizlerin ve ümitsizlerin başucundadır.

Bize örnek nesil olarak takdim edilen Ashâb-ı Kiram, yaşlısı ve genciyle, Allah ve Rasulü’nün muhabbetini kalplerine yerleştirmiş ve bu uğurda büyük fedakârlık numuneleri sergilemişlerdir. Allah yolunda maldan ve candan fedakârlık, cennete girebilmek için gerekli iki mühim şarttır ve Ashab-ı Kiram, bu hususta yapmaları gerekenlere riayet etmiş, gerektiği yerde mallarını, gerektiği yerde de canlarını vermekten çekinmemişlerdir.

Muaz bin Amr RadiyAllahu Anh Bedir’deki bir hatırasını şöyle anlatır: “Ebu Cehil’i kılıçtan geçirdiğimde, onun oğlu İkrime de bana bir kılıç vurup kolumu kesti. Elim derime asılı kaldı. Gün boyunca elim arkamda sürünerek savaşmaya devam ettim. Bu haldeyken, çarpışmakta zorlanıyordum. Beni iyice rahatsız edince de üzerine ayağımla bastım ve onu koparıp attım!” (İbni Hişam, II, 275-276)

Bu, Allah yolunda yapılan fedakârlığın zirve misallerinden biridir. Cihadına mani olan yaralı bir eli dahi istemeyen mübarek Sahabe, onu feda ederek iman heyecanı ile hizmetine devam etmiştir.

Mus’ab bin Umeyr, zengin ve şerefli bir aileye mensuptu. En güzel elbiseleri o giyer, en güzel ve en pahalı kokuları da o kullanırdı. Ama o, bütün bunları feda ederek, Allah yoluna baş koydu.

Hazreti Ali RadiyAllahu Anh şöyle anlatır:

“Biz Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte mescitte oturuyorduk. Mus’ab bin Umeyr çıkageldi. Üzerindeki, kürk parçalarıyla yamanmış hırkasından başka bir şeyi yoktu. Allah Rasulü Mus’ab’ı görünce, onun Mekke’de nimetler içindeki haliyle şimdiki halini düşündü ve şöyle buyurdu:

- Birinizin sabahleyin ayrı, öğlenden sonra ayrı güzel elbise giydiği, önüne bir tabağın konup ötekinin kaldırıldığı, evlerinizi Kâbe’nin örtüldüğü gibi örtülere büründürdüğünüz (yani dünya lezzetlerinin önünüze serildiği) zaman haliniz nice olur? (Hazır bulunanlar:)

- Ey Allah’ın Rasulü, tabii ki o gün halimiz, bugünkünden daha iyi olur. Çünkü o zaman (bugünkü sıkıntılarımız ve) geçim derdimiz olmaz, kendimizi tamamen ibadete veririz, dediler. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem:

- Bilakis, bugün siz, o günden daha hayırlı durumdasınız, buyurdu.” (Tirmizi, Kıyamet, 35/2476)

Müslümanların şiarı; son nefese kadar hep fedakârlık… Malından, canından, evinden barkından, yani bütün imkânlarından…

Tebük Seferi’nde, yalnız bir Sahabe şehit olmuştur. Bu Sahabe, müşrik bir kabile içinde İslâm’la şereflenen Abdullah el-Muzeni RadiyAllahu Anh idi. Babası öldüğünde, ona hiç mal bırakmamıştı. Zengin olan amcası, onu yanına alıp büyütmüş ve mal sahibi yapmıştı.

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’ye hicret ettiği zaman, Abdullah Müslüman olmak istemişse de müşrik amcası yüzünden buna muvaffak olamamıştı. Rasulullah Efendimiz, Mekke’yi fethedip Medine’ye döndüğü zaman, Abdullah amcasına:

- Ey amca! Müslüman olmanı hep bekledim durdum. Senin hâlâ Muhammed’i arzu ettiğini göremiyorum! Bari benim Müslüman olmama izin ver, dedi. Amcası:

- Eğer sen Muhammed’e tâbi olursan, üzerindeki elbisene varıncaya kadar, sana verdiğim her şeyi geri alırım, dedi. Abdullah RadiyAllahu Anh büyük bir fedakârlık misali sergileyerek:

- Ben, vallahi Muhammed’e tâbi oldum! Taşa, puta tapmayı bıraktım bile! Elimdeki şeyleri alırsan al! dedi.

Amcası, elbiselerine varıncaya kadar her şeyini aldı. Abdullah RadiyAllahu Anh, elbisesiz olarak annesinin yanına gitti. Annesi, kalın kilimini iki parçaya ayırdı. Abdullah, onun yarısını belinden aşağısına, yarısını da belinden yukarısına sardı. Kararlıydı, bir an evvel Medine’ye varıp Allah Rasulü’ne, İslâm’ın hayat sahasında tatbik edildiği İslâm Devleti’ne kavuşmak istiyordu. Önündeki her türlü engel, gözünde bir hiç haline gelmişti. Daha fazla duramadı, kendisini sıkıştıran kavminden yakasını kurtararak, o gece gizlice yollara düştü.

Uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından, eli-ayağı parçalanmış, açlık ve susuzluktan takati kesilmiş, perişan bir halde Medine’ye yaklaştı. Heyecanı had safhadaydı. Fakat bir an, üzerindeki kaba çullarla Allah Rasulü’nün huzuruna çıkamayacağını düşündü. Buna rağmen, Âlemlerin Fahr-i Ebedisi’ne kavuşma heyecanıyla kendinden geçen genç Sahabe, soluğu Mescid-i Nebevi’de aldı. Seher vaktine kadar mescitte yattı.

Rasul Aleyhi’s Salatu ve’s Selam sabah namazını kıldırdı. Cemaate göz gezdirip evine döneceği sırada Abdullah’ı gördü. Kimsesizlerin, yalnızların ve mazlumların sığınağı olan rahmet Elçisi SallAllahu Aleyhi ve Sellem, o mübarek sahabeyi şefkat ve muhabbetle bağrına bastı. İsminin Abduluzza (Uzza’nın kulu) olduğunu öğrenince: “Sen, Abdullah Zu’l-Bicadeyn’sin (Çifte çul/kilim sahibi Abdullah’sın!) Bana yakın yerde bulun! Sık sık yanıma gel! buyurdu.

Abdullah RadiyAllahu Anh Suffe’de kalıyor ve Kur’an’ı Kerim öğreniyordu. Bir müddet sonra, Kur’an’ı Kerim’den birçok sureyi okuyup ezberlemişti.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, onun hakkında: “O, Allah’a ve Allah’ın Rasulü’ne hicret ederek çıkıp gelmiştir! O, ‘evvah’lardandır, yani Allah’a çokça yalvaran ve Allah’ın rızası için yanıp tutuşan biridir!” buyurarak, iltifatta bulunmuştur.

 Bu Sahabe, Tebük Seferi’ne çıkılırken, kendisine şehadet nasip olması için Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den ısrarla dua talep etti. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem:

- Ey Allah’ım! Onun kanını kâfirlere haram kıl! Diyerek dua etti. Abdullah RadiyAllahu Anh:

- Ya Rasulallah! Ben öyle istememiştim, dedi. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem:

- Sen, Allah yolunda harbe çıkar da hummaya tutularak ölürsen, şehitsin! Hayvanın seni düşürüp boynunu kırarsa sen yine şehitsin! Gam çekme! Bunlardan hangisi olsa şehitlik için sana yeter, buyurdu.

Gerçekten onun şehadeti, Allah Rasulü’nün buyurduğu surette tahakkuk etti; hummaya tutulup Hakk’ın rahmetine kavuştu. Ordunun dönüş hazırlıklarıyla meşgul olduğu bir gece, biri Nebilerin Seyyidi, ikisi de Allah ve Rasulü’nün dostu üç kişi, bir meşale ışığı altında cenaze taşıyorlardı.

Bu üç kişi; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer RadiyAllahu Anhuma idi. Taşıdıkları cenaze ise Abdullah Zü’l-Bicadeyn RadiyAllahu Anh idi.

Abdullah bin Mes’ûd RadiyAllahu Anh, gıpta ile seyrettiği bu manzarayı şöyle anlatıyor:

“Gece karanlığında, mücahitlerin çadır kurdukları sahanın bir köşesinde hareket eden bir ışık gördüm. Kalkıp takip ettim. Bir de ne göreyim; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Bekir ve Ömer RadiyAllahu Anhuma, Abdullah Zü’l-Bicadeyn RadiyAllahu Anh’ın cenazesini taşıyorlar. Bir yere geldiler, kabir kazdılar. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kazılan kabre indi. Hazreti Ebu Bekir ve Ömer RadiyAllahu Anhuma cenazeyi Efendimize vermek için hazırladılar. Allah Rasulü:

- Kardeşinizi bana doğru yaklaştırın, buyurdu; yaklaştırdılar. Cenazeyi kucağına alan Allah Rasulü, onu kabre yerleştirdikten sonra doğruldu ve şöyle niyaz etti:

- Ya Rab! Ben ondan razıyım, hep razı olageldim, Sen de razı ol.

“Bu manzara karşısında içim dolu dolu oldu. Zü’l-Bicadeyn’e gıpta ettim. O an: ‘Ne olurdu, bu kabrin sahibi ben olaydım! Keşke oraya bu Rasulün iltifatı ile gömülen ben olsaydım!’ diye, ne kadar arzu ettim.” (İbni Hişam; Vakıdi; İbni Esir)

İşte, Allah yolunda gösterilen muhteşem bir fedakârlık ve bu fedakârlığa karşı sergilenen nebevi iltifat, muhabbet ve vefa…

Hiç şüphesiz her bir mümin, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Abdullah Zü’l-Bicadeyn’e gösterdiği muhabbet ve alakaya gıptayla bakar. Bu iltifata layık olmanın yolu ise Allah yolunda ihlâs ve samimiyetle bazı fedakârlıklarda bulunabilmektir. Allah yolundaki fedakârlıklar, insanı böylesine ulvi bir şerefe nail eyler.

ZORLUKLAR:

Hiç bir kavim, ümmet veya halk yoktur ki; inandığı bir inancı, taşıdığı düşünceleri, işlerini düzenledikleri sistemleri olmasın. Kendileri, bu inançlara, düşüncelere ve hükümlere razı olmuşlar ve zaman içerisinde bütünleşmişler ve bunları savunmaya hazır hale gelmişlerdir. Çünkü artık bunlar onların hayatlarının bir parçası haline gelmiştir. Bu durum milletlere, kavimlere ve halklara göre değişmeyen, Allah’ın, yaratıkları hakkındaki sünnetidir. Bu nedenledir ki bizler tarihte Nebilerin ve Rasullerin gönderildikleri kavimlerin sahip olduklarının aksine yepyeni inançlarla, düşüncelerle ve hükümlerle geldiklerini ve bu nedenle de reddedildiklerini, yüz çevrildiklerini, yalanlandıklarını, eziyetlerle karşılaştıklarını; kabullendikleri ve bütünleştikleri inançlarını, düşüncelerini ve hükümlerini savunmak için savunmaya geçtiklerini görmekteyiz. Allah’ın Kitabındaki birçok ayette, Nebilerin veya Rasullerin bu uğurda eziyetin ve işkencenin her türlüsü ile yüz yüze geldikleri anlatılmaktadır.


"Andolsun ki senden önceki Rasuller de yalanlanmışlardı. Onlar, yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Muhakkak ki Rasullerin haberlerinden bazısı sana da geldi."

Allah Resulü söyle dua edecek duruma gelmiştir:

"Ey Rabbim! Güçsüzlükten ve halk tarafından hor ve hakir görülmekten dolayı Sana yakınıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen zayıfların Rabbisin ve benim Rabbimsin. Beni kime bırakıyorsun? Beni, bana asık suratlı bakan yabancıya mı, yoksa her işimi eline verdiğin düşmana mı bırakıyorsun? Eğer Sen bana dargın değilsen başka hiçbir şey benim için önemli değildir. Ancak Senin afiyetin bana her şeyden üstündür. Senin gazabının üzerime inmesinden, karanlıkları yırtıp nura çeviren ve bütün dünya ve ahiret işleri kendisiyle salah bulan rıza ve merhametine sığınıyorum. Zira rıza ve hoşnutluk ancak Senindir. Beni affet, yegâne kudret kaynağı ancak Sensin."

İşte daveti taşıyan, davetten vazgeçmesi, daveti taşımayı terk etmesi için sürekli olarak bu türden karşı koymalarla, tepkilerle yüz yüze gelecektir. Bazen ona büyük miktarlarda parasal yardımlar, bazen yüksek makam ve mevkiler teklif edilir. Eğer bunda başarılı olamazlarsa ve daveti taşıyan, daveti taşımadaki sebatını sürdürürse, bu defa da vücuduna işkence yapmaya yeltenirler; fiziksel ve psikolojik yöntemleri ve teknikleri kullanarak, üzerinde işkencenin her türlüsünü uygularlar; yıllarca hapishanelerde tutarlar. Bu durumda kim zayıf olursa, Allah’ın azabına ve öfkesine aldırmadan onların isteklerine icabet eder. Kim de sebat ederse, kurtulur ve başarır; Allah katında yüksek derecelere nail olur.

Davette sebat göstermek, yani daveti taşıyanın, taşımakla ve insanları davet etmekle yükümlü olduğu şer’î hükümlerin ve düşüncelerin tümünde sebat göstermesi, yerine getirilmesi farz olan büyük bir iştir ve bunun için daveti taşıyanın var olan gücünü tamamıyla harcaması gereklidir. Şer’î hükmün veya düşüncelerin dışında tek bir hükmün veya düşüncenin bile taşınması kesinlikle caiz değildir. Her ne kadar yöneticilerin isteklerine göre hareket eden bir takım âlimler ya da fakihler, kâfirler ve onların uşaklarının koymuş oldukları yöntemlere göre hükümleri inceleyerek Müslümanları sahih bir İslâmî anlayıştan ve hak dinlerinden uzaklaştırmak için şer’î hükümleri veya düşünceleri, İslâm’ın ve davetin düşmanlarını sevindirecek olan Allah’ın şeriatından olmayan bâtıl ve bozuk düşünceler ve hükümlerle ilişkilendirseler de böyle davranmak kesinlikle doğru değildir. Zor ya da ağır da olsa, lügatlarında bulunan her türlü pisliği, suçlamayı ve karalamayı atmaya kalkışsalar da zafer, hak üzere sebat göstermekle gerçekleşir. Hele hele türlü iletişim araçları ile insanların akıllarının çelindiği, bâtılın hak olarak gösterildiği ve fesadın kurtuluş reçetesi olarak sunulduğu günümüzde hakka tâbi olmak elbetteki en doğru olan harekettir.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hem davette hem de davetin taşınmasında sebat gösterdiği gibi, sahabeler de -Allah onların hepsinden razı olsun- sebat göstermişlerdir. Bununla ilgili sayılamayacak kadar çok, meşhur örnekler vardır. Bilal'in Mekke'nin kızgın çöllerinde işkence görürken hak üzere sebat göstermesi, Yasir ailesinin gördükleri işkence karşısında sabretmeleri, bu örneklerden yalnızca bir kaçını oluşturmaktadır. Günümüzün davet taşıyıcıları da, Rasulullah'ın ashabına muhalefet etmeden daveti taşımaları, onları hatırlamaları ve onların hayatlarına dönmeleri, hak üzere sebat göstererek ve Allah’ın zaferi gelinceye kadar da buna devam ederek tarihlerini yenilemeleri gerekir.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

“Her kim İslâm’ı yeniden hayata geçirmeye bir faydası olacak ilmi öğrenirken ölürse, cennette Rasullerin ve onun arasında sadece bir derece olacaktır.”


“Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: “Rabbim!” der “Beni geri gönder! Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.” (Mü’minun 99-100)

Ayette belirtildiği gibi ölüm gelmeden önce insana sadece bir kez fırsat verilir. İnsan, özellikle dava taşıyıcıları, bu meseleye büyük özen göstermelidirler.

Şimdi ecel gelmeden yapılabilecek “en mükemmel” hazırlık konusuna değinelim: Ölüme hazırlık tam olarak ne demektir? Şu kesin olarak bilinmelidir ki, ölüm konusu teorik bir konu değil aksine pratik bir konudur. Bu noktayı biraz daha açalım. Böylece ölümün bizlere bir hatırlatma olduğunu anlamış oluruz. Ölüm bizlere bu kısa hayatın ardından sonsuz bir hayat olduğunu, bu hayatla ahiretin alakalarını ve bizlerin Allahu Teâlâ tarafından belirtilmiş olan hükümlere göre yaşamamızın gerektiğini hatırlatır. Bizler, Allah Subhanehû ve Teâlâ tarafından ödüllendirileceğiz veya cezalandırılacağız. Hayatımızı yönlendirirken bizlere hoş gelen şeyleri seçip almak, kolay şeyleri sevmek ve zor olan şeyleri sevmemek şeklinde olmamalıdır. Aksine Allahu Teâlâ, şeriatını öğrenmemizi ardından severek ve isteyerek yaşamamızı emretmektedir. Hayatta düzenlemeler Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın bir takım hükümlerinden oluşur ki; bizler bu hükümleri hayatımıza indirgeyelim ve böylelikle bu dünyada ve ahirette O’nun azabından kendimizi koruyabilelim. Bunlar arasında İslâm dinini yeniden dünyaya hâkim kılmak ve Hilâfet Devleti’ni tekrar kurmak yükümlülüğü de vardır. Bunu inkâr eden bir kişinin ölümünü Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle nitelendirmektedir:

“Kim boynunda biat bağı olmadan ölürse, cahiliye ölümüyle ölmüş olur.” (Müslim)

Rasulullah; “cahiliye ölümüyle” şunu kastetmektedir: Her kim İslâm Devleti’ni tekrar kurmak için çalışmazsa cahiliye ölümüyle ölmüş gibi günah kazanacaktır. Günümüzdeki her Müslüman’ın en önemli hedefi, İslâm’ı yeniden dünyaya hâkim kılmak olmalıdır. Ancak bu şekilde İslâm Ümmeti tekrar birleşebilecektir, şeriat tekrar yaşanabilecektir ve İslâm dini tüm dünyaya taşınabilecektir.


“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, size Allah’tan ve Rasulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise o zaman Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar güruhuna hidayet erdirmez.”


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz