İSLÂM’DA ZAMAN YÖNETİMİ

Mehmet Çetinbudak

“Asra, zamana andolsun ki, Gerçekten insan, hüsrandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr Suresi)

Kalplerin birbirinden uzaklaştığı şu günlerde, “mü’minler ancak kardeştir” kavlince kalplerimizi yakınlaştıran Rabbimize hamdolsun. Rabbimizden, bildiklerimizi, söylediklerimizi ve yaptıklarımızı hakkımızda hayırlı eylemesini niyaz ediyorum. Zamanımızı, Allah’ın hoşnut olacağı salih amellerle doldurma izzetini bizlere vermesini, zamanımızı, Rabbimizin hoşuna gitmeyecek münkerlere harcamaktan da bizleri korumasını diliyorum.

Hepsi birbirinden değerli, İslâm davasını omuzlamış, Allah’ın hükümlerini hayata hâkim kılmaya çalışan mü’min kardeşlerim, kıymetli okuyucularımız, takipçilerimiz, Rabbimiz, Allah için anlatmayı, Allah için dinlemeyi ve Allah için hayatımızda İslâm’ı yaşamayı nasip etsin inşaAllah..

Makaleme başlamadan önce şunu belirtmek isterim ki, içinde bulunduğumuz zaman diliminde, nice âlimler, nice hocalar şu anda benim yazdığım gibi makaleler yazarak, sizin şu anda okuduğunuz dergiye benzer dergileri okuyan Müslüman kardeşlerimize hitap ediyorlar, onlara nasihatte bulunuyorlar. Ama ben üzülerek görüyorum ki, bu makaleler, bu nasihatler, o dergilerde kalıyor, İslâm hayata inmiyor, hayatta yaşanmıyor.

Ben istiyorum ki, burada yazdığımız ve sizlerle paylaştığımız konular, sadece bir makaleden ibaret kalmasın, bunu hayatımıza indirgeyelim ve çevremizdeki insanlarla paylaşalım. Allah şimdiden hepinizden razı olsun.

İçinde yaşadığımız hayat vakıasının zihinlerimizde netleşmesi için biraz somutlaştırmak gerekirse, 1 metre uzunluğunda, bir mendil genişliğinde bez parçası düşünelim. 1 metrenin, 100 cm olduğunu hatırlayalım. Her 1 cm, 1 yıla karşılık gelsin. Yani 100 yıllık bir bez parçası düşünüyoruz. Ortalama bir insan ömrü 75 yıldır değil mi? Bezin 25 yılını kestik, yani 4’te 1’i gitti. Şu anda bu makaleyi okuyan okuyucularımızın ortalama yaşının 25 yaş olduğunu varsayarsak, 75 yıllık bir parça kalan bezimizin 3’te 1’i daha gitti. Kaldı 50 yıl. Bunun da ortalama 3’te 1’inin uyuyarak geçirildiğini varsayıp, bunu da kesiyoruz. Kalan zamanımızın da 5’te 2’sini nafakamızı temin etmek için çalışarak geçiriyoruz. Geriye ne kadarlık bir bez parçası kalıyor biliyor musunuz? Cebimize koyduğumuz bir mendil kadar! Peki soruyorum. Bu kadar kalan ömrümüzü Allah’a adamayacak mıyız?

Kardeşlerim,

Ömür geçiyor. Evet, hepimiz biliyoruz. Hepimiz öleceğiz. Bundan 50 yıl sonra bu makaleyi okuyan çoğu kişi hayatta olmayacak. Madem bu durum bizler için bu kadar gerçek; neden önümüzde kalan en fazla 50 yıllık ömrü, Allah için, Allah’ın rızasını kazanmak için harcamayalım?

İman eden insan, tüm varlığını Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya adamıştır. Allah’ın rızasına kavuşmak için yaşar ve yaşamının her anında, her alanında Allah’ın kendisiyle beraber olduğunun bilincindedir. Mü’min, Allah’ın varlığının ve kudretinin idrakinde olduğundan, yaratılma gayesini ve Rabbinin kendisinden beklediklerini bilir. Bu nedenle de dünya hayatında gayelerin gayesi olarak, Allah’ın razı olacağı bir kul olmayı her durum ve her koşulda kendisine gaye edinmiştir.

Biliyoruz ki İslâm’da kulluk ve günlük hayat asla birbirinden ayrılamaz. Namazımızı kılıp, seccademizden ayrıldıktan sonra Allah’a kulluk bitmez. Namazlarımız dâhil, hayatımızın her anı Allah’ın huzurunda geçer. Bu sebeple hayatımızın her anını Allah’ın rızasına kavuşmak için yaşamamız gerekir.

Yaşlı bir insandan bu yaşına kadar nasıl hayat sürdürdüğünü anlatması istense, yaşam serüveni muhtemelen birkaç saatte bitecektir. Kişi, Allah’a iman etmemiş ve Allah’ın hükümlerinden yüz çevirerek yaşamış biri ise şöyle diyecektir: “Bunca yıl yaşadım ama hiçbir şey anlayamadım. Ailem ve çocuklarım için, para kazanmak, mal mülk edinmek amacıyla yıllarca çalıştım. Ancak artık bir ayağım çukurda, ölüp gideceğim. Sonra... sanırım her şey bitecek…”

Bu kişinin büyük bir yanlış içerisinde olduğu açıktır. Düşündüğü gibi ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir.

“Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” (Hakka 27) ayetiyle de bildirildiği gibi, tam aksine ölümle her şey yeni başlayacaktır.

Hayatının merkezine Rabbinin rızasını almış ve O’nun rızasını kazanmak için yaşamış bir insanın sözleri ise şöyle olacaktır: “Beni âlemlerin Rabbi Allah yarattı ve kendisine kulluk ve ibadet etmem için dünyaya gönderdi. Ben bu imtihan ortamında hayatım boyunca sınandım. Şimdi yaşlılık geldi ve hayatım boyunca hiç aklımdan çıkarmadığım ve hazırlık yaptığım ölümü artık daha yakın hissediyorum. Her işimde Allah’ın rızasını gözettiğim için de O’nun benden razı olmasını ve izniyle Cennetini ümit ediyorum…”

Allah, mü’minlere güzel bir hayat yaşatacağını vaadeder. O güzel hayat tatilde ya da hayatın tadını çıkararak(!) zevk içinde geçirilen bir hayat değildir. Mü’min için güzel hayat Rabbinin rızası için çalışarak sürdürdüğü meşakkat dolu, birçok sınav dolu fakat huzur dolu bir hayattır. Yalnızca Allah’a kulluk eden, yalnızca O’nun rızası için yaşayan mü’minler, ahirette de “razı olunan ve razı edilen” olacaklardır ve sonsuz barınma yurdu Cennet’te dünya hayatında ortaya koydukları salih ameller neticesinde sayısız nimetler onları bekliyor olacaktır.

Sınırlı ve sınırlı olmasının yanında kısacık olan insan ömründe, bugünün tabiriyle “dolu dolu” yaşamak için ne yapılabilir? Hepimiz mutlaka şu şerzenişleri birçok insandan duymuşuzdur “yapacak birçok işim var, planlarım var ama, hepsini ömrü hayatıma sığdırmakta zorlanıyorum”.

Bu noktada, zaman yönetimi konusunda uzmanlaşmış kişilerin tavsiyeleri genel çerçevede şu yorum üzerine toplanacaktır; “Öncelik sıralaması yapmalısın! Hangi işine daha fazla kıymet vermen gerektiğine karar vermelisin!”

Hatta bir üniversitedeki profesörün öğrencileriyle yaptığı deney, örnek olarak anlatılır. Şöyle ki:

Profesör sınıfa girip karşısında duran öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra kürsüye yürür, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkartır.

Sonra yine kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş alır ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başlar. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döner ve “bu kavanoz doldu mu?”  diye sorar.

Öğrenciler hep bir ağızdan “doldu” derler. Profesör, kürsünün altından bir kova küçük çakıl taşı çıkartır ve kavanozun ağzından yavaş yavaş döker. Sonra kavanozu sallayarak çakılların büyük taşların arasına yerleşmesini sağlar. Sonra bir kez daha sorar: “Doldu mu?” Öğrenciler “dolmadı herhalde…” derler. Profesör, taş dolu kavanoza kum ekleyip tekrar sorar: “Doldu mu?” öğrenciler “hayır” derler. Haklısınız der profesör ve kavanozun kalan boşluklarına masasındaki sürahiden su ekleyerek deneyi tamamlar… Öğrencilerine “bu deneyin amacı neydi sizce?” diye sorar. Öğrencilerden biri “zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır” der. Profesör “hayır” der ve devam eder; “bu deneyin esas anlatmak istediği, eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen, küçüklerden sonra büyüklere yer kalmaz.”

Peki, nedir bu büyük taşlar? Onları kavanoza öncelikle koymazsak bir daha yerleştirmeye fırsat bulamayacağımız büyük taşlar nelerdir? Bunlara nasıl karar vereceğiz?

Bu soruya, tabii ki, tüm fikirleri kendisine dayandırdığımız, hayatımızdaki problemlerimize çözümleri kendisinden aldığımız İslâm ideolojisine göre cevap vereceğiz.

Büyük taşları belirlemek, amellerinde öncelik sıralaması yapmak, kıymet derecelerini sınıflandırmak için bir Müslüman amellerinin kıymetini kendisi belirleyemez. Kendi aklına göre; “bence şu iyidir şu kötüdür, bu güzeldir öteki çirkindir” veya “bendeki hayırdır sendeki şerdir” diyemez. Onu tayin eden Rasulü vasıtasıyla göndermiş olduğu şerîatı ile Allahu Teâlâ’dır. Bundan dolayı haram olan bir işte birçok bireysel ya da toplumsal menfaat olduğu görülse bile bir Müslüman o işe değer veremez ve o işi yapamaz.

Yine aynı minvalde, bir Müslüman, kıymetlerin derecelendirmesini de kendisi yapamaz. Onu da Allahu Teâlâ belirlemiştir. Mendubu farzın önüne geçiremez. Farz-ı kifayeyi, farz-ı aynın önüne geçiremez. Farz-ı ayn olan iki husus çatışırsa onda önceliği de kendisi tayin edemez. Allahu Teâlâ, hangisini daha eftal ve öncelikli olarak göstermiş ise onu yapar. Onun tercih alanı mubah olan hususlardır. O alandaki tercihini de onlarda gördüğü yararlar açısından yapar. Mubahların dışında kalan hususlarda, zamana ve mekâna, kolaylığa zorluğa, faydaya zarara bakarak amellerinde derecelendirme yapıp o derecelendirmeye göre tercih yapma hakkına sahip değildir.

Dolayısıyla; amellerimize Rabbimizin belirlemiş olduğu kıymetler ve kıymet derecelendirmesine göre bir çeki-düzen vermemiz gerekiyor ki, O’nun rızasına nail olalım. Bu çerçevede aziz İslâm davasını, Rabbimizin ona yüklediği kıymet derecesini göz önünde bulundurarak içtenlikle yüklenelim ve onunla ilgili büyük-küçük her işi ihsan ile yaparak ve bu yolda sabır ve sebat ile yürüyerek Rabbimizin bize vaadettiği af ve mağfiretine, dünya ve ahirette yardımına müstahak olalım.

Allah hepimizi, ömrünü Allah’ın rızasına kavuşmak üzere harcayanlardan eylesin!



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz