BATININ ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇILARI MÜSLÜMAN TERÖRİSTLERE KARŞI!

Emrah Akay

Son günlerde batılı kapitalistlerin dünya kamuoyunu hallaç pamuğuna çevirircesine kurguladığı siyasi senaryoların puslu havasını solumaktayız. Maalesef ki Müslümanlar olarak soluduğumuz havanın keyfiyetini belirleme işi 90 yıldır kafirlerin insafına bırakılmış durumda. Hatta öyle ki dost ile düşmanın karmaşıklaştığı kimin hayır kimin şer getireceğinin bilinemediği bir süreci yaşıyoruz.

Eline silah alan her Müslüman’ın sorgusuzca terör listesine alındığı, gerçek teröristlerin ise eline geçen her Müslüman’ı öldürme özgürlüğüne sahip olduğu bir süreç.

Gazete köşelerinde siyasal İslamın tehlikelerine vurgu yapan paralı kalemşörlerin popüleritesinin arttığı, cihad mefhumunu hatırlatan her yazarın da tehcire uğradığı hazin bir süreç.

Müslümana batı maskesini geçirenlerin kendilerine Müslüman maskesi uydurduğu tehlikeli bir süreç. Hatta yeryüzünü kana bulamayı zevk ve eğlence haline getirenlerin özgürlük savaşçısı, Rabbini razı etmek için canından ve malından vazgeçenlere Müslüman teröristler yaftası vurulduğu aldatıcı bir süreç.

Kapitalist sermayedarların dünyada medya gücünü elinde bulundurmasından dolayı bekası için türlü yalanı ve ifsadı evden eve pazarlayan, bunu özgürlüğü ve şanlı demokrasisi(!) için yapan, zehirli seküler fikirlerini allayıp pullayarak Müslüman mahallesinde salyangoz satanlar gözünde İslamsız bir dünya nihai hedeftir. O halde etiketleme, yaftalama ve çamur atma siyaseti medyada dolaşan kirli algıların temel eksenini oluşturmaktadır. Örneğin adı ‘Irak-Şam İslam Devleti’ olan bir grup üzerinde yapılan siyasetin tehlikesi göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. İslam Devleti mefhumu ile kafa kesmenin, cinayet işlemenin, kan dökmenin yan yana anıldığı, kin ve nefretin etrafa saçıldığı bir tehlikeden bahsediyoruz. Böylesi bir siyaseti güderken Batılıların en güvendiği şey tabiî ki de Müslümanların gerçek düşmanı ve gerçek katilleri tanımıyor, görmüyor ve bilmiyor olmasıdır.

İki büyük savaşın arkasından Avrupa’yı kan gölüne çeviren emperyalizm, bölgesel düzeyde de oldukça kirli savaşlara imza atmıştır. Alman ve İtalyan faşizminin desteğiyle İspanya Cumhuriyeti’ne karşı 1936’da ayaklanan General Franko’nun faşist ordusu 1939’un Mart ayında gösterilen insanüstü direnişe rağmen Madrid’i ele geçirdiğinde bir milyondan fazla insanın kanına girmişti bile. Guernica katliamı gibi yüzlerce katliama imza atarak iktidara gelen Franko’ya en büyük destek ise ABD’den geldi ve bu destek sayesinde Franko 80’li yıllara dek ayakta kalabildi.  

Portekiz’de 45 yıl hüküm süren Salazar diktası da aynı güçlerin ürünüdür. 1930’da bütün siyasi faaliyetleri, sendikaları yasaklayarak işe başlayan Salazar, ABD tarafından desteklenen gizli servisi PİDE’nin baskısıyla Portekiz’i cehenneme çevirdi. Binlerce gencin, işçinin katili olan bu diktatör ancak 1974 yılında bir ayaklanma ile devrilebildi. Portekiz’in bu sürede sömürgelerinde yaptığı katliamlar bir yana kendi askeri kaybı bile 10 bin ölü ve 50 bin yaralıydı.

1943 yılında devrilene kadar Mussolini faşizminin İtalya’da yaptıkları ve özellikle Afrika’daki katliamları ise tarihe kaydolmuştur. İktidar olur olmaz bütün işçi örgütlerini, grevleri yasaklayan Mussolini yıllarca demir yumrukla yönettiği İtalya’nın kontr-gerilla örgütü Gladio, Avrupa’nın en kanlı devlet terörü örgütlerinden biridir. CIA denetiminde kurulan ve gazetecilerden adli suçlulara dek yüzlerce insanı kullanan, milyarlarca dolarlık servetleri elinde tutan bu örgüt, yüzlerce cinayete imza atmış, birçok ülkede neo-nazi çetelerin kurulmasına önayak olmuştur.

1944’te Alman işgalini sona erdiren Yugoslavya, on yıllar sonra 1990’larda bu kez ABD işgaline uğramıştır. Batılı güçler tarafından kışkırtılarak kendi aralarında boğazlaşmaya itilen Yugoslavya halkları, tam bir etnik kargaşa yaşamışlar, bu arada binlerce kişinin öldürüldüğü, tecavüze uğradığı kirli bir savaş sırasında korkunç acılar çekmişlerdir. Sonunda ABD’nin öncülüğünde bölgeyi işgal eden NATO güçleri, Yugoslavya’nın varlığını tamamen sona erdirerek, kukla devletçiklerin yer aldığı bir kaos yaratmışlardır. ABD destekli bir “ayaklanma”(!) ile yıkılan Miloseviç’in yerine onun kadar sağcı ve katliamcı birinin getirilmesi de ABD’nin amacını gözler önüne sermiştir. Bu arada besleme bir örgüt olarak kurulan UÇK bahane edilerek Kosova ve Makedonya’nın işgali de tamamlanmıştır.

Bu ülkelere karşı düzenlenen NATO operasyonlarında sadece “yanlışlıkla” öldürülen sivillerin sayısı bile net olarak saptanamamaktadır. Yunanistan’da yaşananlarda aynıydı. “ABD yardım etmezse Yunanistan komünistlerin eline geçecek” çığırtkanlığı yapan Başkan Truman’ın desteğiyle başlayan katliam süresince 50 binden fazla komünist öldürüldü.

Fransa ise sömürgelerinde uyguladığı yüz kızartıcı suçlarla anılır. Büyük bir yenilgiye uğradığı 1954’e kadar Vietnam’a kan kusturan, Cezayir’i kana bulayan Fransa, 1968’lerdeki gösterilerde kendi halkına karşı da acımasız davranmış, Paris sokaklarında yine muhaliflerin kanını akıtmıştır. Bütün bu saldırganlığın başını ise bizzat devlet tarafından kurulan OAS isimli katiller örgütü çekmiştir. Fransa bugün hâlâ Afrika ve Uzakdoğu’dan elini çekmiş değildir.

‘Kızılderili Katliamı’, ABD’nin kuruluşundan çok önce başlayan insanlık tarihinin ağır suçlarından biridir. Kristof Kolomb’un kıtaya ayak bastığı günden beri başlayan katliamlar zincirinin Kuzey’deki ayağı da Güney’den hiç aşağı kalmaz. Bir zamanlar nüfusu 30-40 milyonu bulan Kızılderililerin sayısının bugün 2-3 milyona düşmesi bunun en açık kanıtıdır. Korkunç bir asimilasyon politikasıyla, sahtekârlıklarla adım adım sürülen Kızılderililer, yıllar boyunca toplama kamplarına ya da kimliksizliğe mahkûm edildiler. Amerikan demokrasisi denilen şey, böylece yaklaşık 30 milyon yerlinin katledilmesi üzerine kuruldu. On binlerce kölenin açlıktan, hastalıklardan ve işkenceler yüzünden öldüğü bu dönemden sonra ilk siyah hareketleri başladığında ise ortaya çıkan Ku-Klux-Klan linçleri işin başka bir cephesidir. 1800’lü yıllardan bugüne dek süren Amerikan linç geleneğinde, on binlerce siyah, yakılarak, asılarak öldürülmüş, bu arada kısırlaştırma gibi iğrenç ırkçı yöntemler de uygulanmıştır. Öyle ki, salt 1870-1890 arasındaki yirmi yılda on bin siyah linç edilerek öldürülmüş, 1970’lere kadar siyah kadınların %24’ü, Porto Riko’luların %35’i kısırlaştırılmıştır.

 Bolivya’da ise sadece 1947-1952 arasında çoğu madenci ve tarım işçisi 30 bin kişi ABD destekli cuntalar tarafından katledildi. Bundan öncesinde kışkırtılan bölgesel savaşlarda ölen Bolivyalıların sayısı ise on binlerle ifade edilmektedir.

Şili ise artık dünyadaki birçok insan tarafından Pinochet cuntasının marifetleriyle tanınmaktadır. ABD kökenli çokuluslu şirketlerin (özellikle ITT) siparişi üzerine CIA tarafından tasarlanan darbe 1973’te general Pinochet tarafından gerçekleştirildi ve darbenin ilk gününde toplam 35 binin üstünde insan işkencelerle, kurşuna dizmelerle katledildi, binlerce insan sakat bırakıldı, binlercesi “kayıp” edildi.

500 binlik ABD ordusu ve birbuçuk milyonluk işbirlikçi Güney Vietnam ordusu, bütün teknolojik olanaklarına karşın Vietnam halkını yenemeyince büyük bir soykırıma başvuruldu. Tarihin en büyük hava bombardımanı yıllarca Vietnam’da vurulmadık tek bir metrekare alan bırakmadı. 1963-1973 arasında öldürülen sivil Vietnamlı sayısı 4.5 milyon kişiydi.

Bu tablo, Batı’nın kanlı ve acımasız tarihini kendi pencerelerinden görebileceğimiz en net tablo. Bu tabloya konulması gereken diğer katliam ve işkence verilerini de koyabilseydik bu derginin sayfaları yeterli gelmeyebilirdi. Peki kendi halklarına düşman yöneticiler ve cani diktatörler tayin eden sömürgeci Batı’nın gerçekleşen katliamlara karşı duyduğu memnuniyet bu devletlerin kana susamış devletler olduğunu göstermez mi? Ama bu devletlerin taşıdığı misyon gereği kendilerini özgürlüğe adanmış ruhlar olarak göstererek Müslüman düşmanlarına karşı takındıkları tavır da bundan geri kalmamaktadır.

Örneğin Filistin meselesi yalnızca Ortadoğu’nun değil, dünyanın kanayan yarasıdır. 1947’de kurulan İsrail devletinden sonra Filistinliler sürgün edilirken İsrail, ABD toplam dış yardımının neredeyse yarısını alıyordu. Böylece bölgede bir bekçi köpeği haline getirilen İsrail, 50 yılı aşkın bir süredir onlarca katliama imza atmış bir “terör devleti” olarak varlığını sürdürmekte ve topraklarını her gün büyütmektedir.

Irak ise bölge ülkeleri içersinde son dönem ABD saldırganlığından en çok zarar gören ülkedir. 200 bin insanın öldüğü Körfez Savaşı ve sonra çoğu çocuk 1.5 milyon Iraklının öldüğü işgal dönemi bunun en açık örneğidir. Ama Irak olayı bu son olayla açıklanamayacak kadar karışıktır. Daha yüzyılın başında “böl-parçala-yönet” politikasıyla bölge ülkelerinin sınırlarını cetvelle çizen batı, bugünkü despotik yönetimlerin başlıca kaynağı olmuştur. Halkların özgür iradelerini hiçe sayarak bölgede bir sürü kerameti bilinmez Emirlik ve Şeyhlik kuran, bölgeyi halk yönetimlerinden uzak tutmak için “yeşil kuşak” projesiyle sözde İslami yönetimleri teşvik eden ABD, Ortadoğu’yu şekillendirmeyi kan ve göz yaşı üzerine kurmuş oldu.

Zulümde yaptığı ün ile meşhur olan Batılı devletlerin İslami beldelerde ‘‘terör’’e karşı verdiği savaşın bilançosu da oldukça büyük. Fransızların Cezayir’e karşı verdiği özgürlük mücadelesinde(!) onlar nazarında yüz binlerce Müslüman teröristin öldürülmesi ile İtalya’nın Habeşistan ve Libya’yı kan gölüne çevirmesi aynı idealleri taşıyordu. Yine İngilizlerin, Rusların ve Amerika’nın peş peşe işgale yeltendiği Afganistan’da ilk işgal günüden bugüne değin istikrarsızlık ve kötü gidişat ülkenin yakasını bırakmıyor. Bunun gibi doğudaki zulmü de Batı hayranlıkla izliyor. Patani’de, Doğu Türkistan’da, Myanmar’da Keşmir’de Müslümanların başına gelenler sömürgecileri ne kadar da mutlu ediyor. Aynı insafsızlıkla hareket eden Batı, Afrika’nın tamamında açlıktan, sefaletten, yoksulluktan kaynaklanan hastalıklara ve ölümlere karşı ölüm sessizliğine bürünüyor. BM’nin iyi niyet elçileri, hümanist kurumları Müslümanların içler acısı durumuna nedense kayıtsız kalıyor.

Peki bu özgürlük savaşçıları(!) bunca cürümü işlemişken neden hala Müslümanlar terörist? Müslümanlar düzenli bir orduya, siyasi bir otoriteye, tek bir komutana ve organize bir birliğe sahip değilken, daha hiçbir batı beldesini işgal etmemişken, masum sivilleri öldürmeyi batılılar gibi bir görev olarak addetmemişken, akidelerini yeryüzüne İzzet ve Nur meşalesi olsun diye taşımak dışında bir gâye gütmezken nasıl olurda terörist olabilir. En önemlisi de bir Hilafet devletleri olmaksızın, başlarında kâfirlere ve batılı devletlere korku salacak bir halifeleri olmaksızın, dünyanın farklı beldelerinde çok çeşitli işkence ve zulümler ile çırpınırken korumasız, kalkansız olan bir ümmete nasıl terörist denilebilir? Özgürlüğü Allah’a kullukta arayan, adaleti dinlerinin kaynağından çıkartan bir ümmete böylesi bir yafta nasıl vurulabilir? Batı istediği her iğrençliği hiç kimseye sormadan icra ederken, Müslümanlara kendi beldelerinde nefes alma hakkı tanımamasına rağmen bu yaftayı nasıl vurabilir?

Evet, bugün gelinen noktada Batılı devletler, onlara el uzatan medya organları ve uşaklıkta sınır tanımayan yöneticiler İslam ümmetini birbirine düşman etmeyi başardı, gerçek düşmanları gizleyerek yapay düşmanlar üretti. Hatta bunun ile yetinmeyip mefhumlara karşı da kin ve nefret duyulmasını sağladı. Kendilerinin buğzettiği ne kadar İslami mefhum varsa Müslümanların da buğzetmesi için çırpındı, kısmen bunu da başardı. Bu minvalde Irak’ta IŞİD’in yaptıklarını, Afganistan’da Taliban’ın mücadelesini, Suriye’de El-Nusra’nın mücahedesini, Somali’de Eş-şebab’ın varlığını tehlike olarak gören Batı, aydın bakan her Müslüman nazarında gerçek tehlike ve gerçek terör olarak görülmelidir. Zira yıllarca kapitalizme, laikliğe ve demokrasiye karşı savaş vermiş tüm grupları terör listesine almış ABD ve avanelerinin işlediği cürümlere rağmen içinde İslam’dan bir parça bulunan bir gruba terör örgütü ifadesinin oldukça ucuz bir ifade olduğunu herkesin anlaması gerekiyor. Böyle bir bakıştan hareketle bizim IŞİD’i, Taliban’ı, El-Nusra’yı ve diğer cihadi grupları her halleriyle kabul ettiğimiz anlaşılmasın. Zira IŞİD’in Suriye kıyamına verdiği zararın, İslam Devleti mefhumuna yüklediği yanlış algıların farkındayız. Ama bütün bunlara rağmen ABD’yi, Avrupalı devletleri bir bütünde sömürgeci Batı’yı aklayamayız. Çünkü onların kirlettiklerini, fesada uğrattıklarını aklamanın tek çaresi Kapitalist akidesini silip atarak, ona iman eden devletleri İslam’ın adaleti ve nuruyla kuşatarak İslam’a tabi olmalarını sağlamaktır. Bunun ise tek yolu İslami Hilafet Devleti’nin ikamesidir ta ki İslam, davet ve Cihad yoluyla en karanlık beldelere bile ulaşsın ve o beldeleri adaletiyle aydınlatsın.

"Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halife kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini (İslam’ı) yeryüzünde hâkim kılacağını, (geçirdikleri) bu korkularını güvene çevireceğini vaadetti. Zira onlar yalnız Bana kulluk ederler ve hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Her kim de bundan sonra inkâr ederse işte onlar fasıkların ta kendileridir." [en-Nûr 55]

Son olarak zulmü açıkça ortaya çıkmış, cürümleriyle haddi aşmış bir kavme râm olmuş yöneticilere diyoruz ki; Sizlere yakışan, İslam Nizamı olan yönetimi ikame etmek için ümmete nusret vermektir. Zira Hilafet’in fecri doğmakta olup emareleri de ortaya çıkmıştır. O halde Batı’ya bağlı kalmak üzere bahse girmeyin, bilakis Rabbinizi razı etmek üzere bahse girin ve bu dine nusret vermek ve Allah’ın kelimesini yüceltmek için ümmetin muhlis evlatlarıyla birlikte çalışın. Zira batılı karilerin ne dünyada nede ahirette size bir faydası dokunacaktır. Çünkü onlar yok olacak ve ümmet kalacaktır. Allah’ın nusreti ise yakındır.

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun dinine) yardım eder, zafere ulaştırırsanız, Allah da size yardım eder, zafer verir ve ayaklarınızı (dini üzere) sabit kılar.” [Muhammed 7]

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz