TOPLUMSAL HAFIZA VE SÜRÜ PSİKOLOJİSİ

Emrah Akay

Kimi zaman balyoz ile vurmak karıncaları öldürmek için yetmeyeceği gibi kimi zaman da koskoca bir fili öldürmek için tek bir iğne yetebilir. Zira karınca vurulan balyozun boşluklarına ya da bulunduğu yerin çukurlarına saklanabilir. Dolayısıyla da balyozun basınç etkisine maruz kalmaktan kurtulur. Aynı şekilde fillerde hayati önem taşıyan damarlarından birisi iğne ile delindiğinde zamanla ölüme doğru gitmesi söz konusu olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus karşı konulacak gücün büyüklüğü değil, onu bertaraf edecek amelin hikmetli bir amel olmasıdır.

İslâm ümmetinin tam da bu noktada yaşadığı güçlükler karşısında takınması gereken tavır ve davranışların hikmetli olması zaruri hale gelmiştir. Zira İslâm Ümmeti Hilâfet’in ilgası ile birlikte içine düştüğü içler acısı durumun telafisi adına bir türlü doğru adımı atamamıştır.

Her ne kadar İslâm Ümmeti içerisinde aydın akıllar, güçlü dimağlar ve muhlis fertler barındırsa da genel kamuoyunu elinde bulunduran kapitalist ideolojinin acımasızca saldırısına maruz kalmaktadır. Atılan adımlar bir şekliyle mecrasından uzaklaştırılmakta, yapılan hamleler bir yolu bulunarak bozulmaya mahkûm edilmektedir. Bozulma diyoruz zira tertemiz niyetler, sistemin itici gücü ve Müslümanların da çoğunluğa uyma arzusundan dolayı bozulmakta, fesada uğramaktadır. İslâmî hedeflerle yola çıkan her kişi ve grubun sistem için tehlikesiz ve etkisiz hale getirilmesi, geçmiş yaşantı ve deneyimlerinin unutturulması, bâtıl üzere seyreden çoğunluklara özendirilmesi yahut yönlendirilmesi bu saldırının en büyük silahlarıdır. Nihai hedef ise fikrî ve siyasi olarak İslâm Ümmetini “balık hafızalı” bir Ümmet haline getirmektir. Balıklar kendisine uzatılan oltanın saniyeler öncesinde başka balıkları avladığını görmesine rağmen çok kısa sürede bu durumu unutup atılırlar ve aynı akıbete uğrayarak avlanırlar. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi Müslümanlar demokrasi, laiklik ve insanın kanun koyması gibi birçok bâtıl fikir içerisinde büyük kayıplar yaşamasına, zulümlere maruz kalmasına hatta defalarca aldatılmasına rağmen yine bu bâtıl fikirlerden medet umması ve bu yollar ile hedefe ulaşacağını düşünmesi sizce ne ifade ediyor?

Örneğin T.C. eski Başbakanı, yeni Cumhurbaşkanı R. Erdoğan ABD’nin isteğiyle gittiği Mısır’da yeni kurulan İhvan hükümetine “Laik olun” vurgusu yapmamış mıydı? Yine aynı kişi kendi halkını “Biz 10 yıllık iktidarımızda halkın gazını aldık, aşırılıkları törpüledik” diyerek aşağılamadı mı? Yine aynı kişi gerek ABD ve İsrail ile iyi ilişkilerinden taviz vermezken, Suriye’deki samimi mücahitleri aynı devletlerin isteği ile terör listesine dâhil etmedi mi? Peki dünden bugüne ne değişti? Gazze’yi altmış küsur yıldır mütemadiyen bombalayan istisnasız her Ramazan ayında bölgeye kan kusturan “İsrail” ile şu an itibariyle sorunsuz bir ilişki içindeyiz? Aynı devlet 12 vatandaşını sorumsuzca öldürmesine rağmen T.C. hükümetinin göstermiş olduğu tavır 6 ay sürmedi ve hemen eski dostane ilişkilere geri dönüldü. Yine Suriye’de muhalifleri destekleyeceğini ve Esad’ın bulunduğu mevkiden defedilmesi için çaba sarf edeceğini söylemesinin üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen değişen ne oldu? Irak’ta yeni bölünmelere müsaade etmeyeceklerini söylemelerinin üzerinden çok geçmeden soruyorum, Irak’ın kaça bölündüğünü bileniniz var mı? Mısır’da Sisi taraftarlarının desteklediği Mübarek döneminde Ortadoğu’da abilik görevi Mısır hükümetine verilmişti. Erdoğan döneminde aynı görev AKP hükümetine de verildi. Zaman zaman Suudi krallığı da Ortadoğu’daki karmaşaya müdahil edildi. Peki, gelinen noktada Ortadoğu’nun ne hale geldiğini bileniniz var mı? Hallaç pamuğuna dönen bölgede dengeler alt üst olmuşken Mısır’da aynı yüzler, Suudi Arabistan’da aynı yüzler ve her şeye rağmen Türkiye’de de maalesef aynı yüzler seçimleri kazanmakta ve konumlarını muhafaza etmektedirler. İşte Türkiye için yukarıda saydığımız birçok vakıadan sonra T.C. Başkanını böylece seçmiş oldu. Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu seçim sonrasında da ABD başkanlarının sonuçlardan duyduğu memnuniyeti bilmesine rağmen Türkiye halkı için değişen çok da bir şey olmayacak.

Buradan hareketle şunu çok net söyleyebiliriz: İslâm Ümmeti Hilâfet Devletini kaybettikten sonra büyük bir travma yaşamıştır. Yaşadığı bu travma Ümmetin geneline sirayet eden bir hafıza kaybı meydana getirdi. Geçmişte yaşanan acı tecrübeler, maruz kalınan ihanetler, uğranılan zulümler sanki hiç yaşanmamış gibi doğru bir amele, Allah’ın razı olacağı bir reaksiyona dönüşemedi. Bu tabii ki yalnızca hafıza kaybı ile açıklanabilecek bir durum değildir. Zira Ümmete liderlik yapan yöneticilerin, büyük devletlerin ağına takılması, onlara uşaklık ve hizmetkârlıkta yarışa girmesi içinden daha da çıkılmaz bir hale soktu. Çünkü Ümmet başsız ve sahipsiz bir halde ne yapacağını bilemez hale gelerek afalladı. Dolayısıyla dünya devletlerinin büyük çoğunluğunun sığındığı limanı olan demokrasi, çaresiz kalan Ümmetin çaresi haline getirildi. Yine aynı Ümmet muhtevasına bakmaksızın büyük devletlerin her yaptığını taklit eder hale getirildi. Bu ise içerisinde bulunduğumuz ruh halini en doğru şekilde yansıtan bir durumdu. Tıpkı sürüden kopmayan koyun gibi. Doğru ile yanlış, hak ile bâtıl belki de hiçbir devirde bu kadar karışmamıştı. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu konu ile ilgili şu hadisi şerifi meşhurdur:

“İnsanlara öyle aldatıcı seneler gelecek ki o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de yalanlanacaklardır. O zaman hainlere itimat edilecek, emin olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır. Denildi ki: Ruveybida da kimdir? Dedi ki: Kamunun işleri hakkında söz sahibi olan müptezel adamdır!” (İbnu Mace)

Kendisine çare olacağını düşündüğü her durumda bindiği dalı kesilen, yaslandığı ağacı devrilen ve güvendiği dağa kar yağan Ümmet’in içerisinde tabii ki bu durumdan kurtaracak güçte fertler bulunmaktadır. Bu fertlerin güçleri yettiği halde mazeret üretmeleri asla kabul edilemez. Çünkü onların hali şu misaldeki adamın hali gibidir:

“Bir tepe başında durduğu halde büyük bir insan kitlesinin otsuz, susuz bir çölde yolunu kaybetmiş, kum yığınlarına sığınarak, gördüğü seraplarla susuzluğunu gidermek için çırpındıklarını görür ve onlara kurtuluş yollarını gösterir. Öyle ki bu insan kitlesi için zor ile kolay, hidayet ve delalet, doğru ve yanlış arasında fark yoktur. Bu şaşkınlık ve çaresizlik hali ellerindeki sınırlı azık ve suyun tükenmesine kadar sürer. Ardından çoluk çocuk yol boyunca dökülmeye başlarlar. Sığındıkları her yerden aç kurtlar tarafından saldırıya uğramaktadırlar. Hatta bazıları ciğerparelerini kurtlara kaptırmışlardır. Bu sebeple yürekleri yanıyor. Bu vaziyette yalnızca kurtların ulumalarının duyulduğu ıssız bir yere gelmişlerdir. Artık toptan helak olacaklarına yakinen inanmışlardır. İşte bu noktada geri dönerler ve Allah’tan yardım dilemeye koyulurlar.”

İslâm Ümmeti ve Ümmet’in içindeki güç ehli olan böylesi kimselerin bu hali 1924’te Hilâfet’in resmen ilga edilmesiyle büyüyen bir ivme kazandı. İlk önce Müslümanların kutsal beldelerine saldıran kâfirler, en mühim yerlerinden Kudüs’ü işgal etti. Her yıl peyderpey Filistin’e saldıran Yahudilerin karşısına cılız sesleriyle çıkan İslâm Ümmeti ertesi yıl aynı akıbete bir daha maruz kaldı. Her yıl bir önceki yılı aratmayacak şekilde devam eden katliamlar, Müslümanların hafızalarını tazelemeye yetmedi. T.C. Başbakanı’nın Müslümanları heyecanlandıran söylemleri yer yıl yenilenmesine rağmen bir türlü hayat bulamadı. Örneğin defalarca Gazze’ye gideceğini söylemesine rağmen kimse bu sözde vaatleri yüzüne vurmadı, belki de kimse hatırlamadı. Yeni başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bir başka mazlum belde olan Arakan’da hıçkırıklara boğulduğunu dün gibi hatırlamaktayız ama Arakan’da zulüm azalmış değil. Peki Mısır, Suriye ve diğer beldelerde olanlar, onlarca kınama bildirilerine, onlarca tehdit söylemlerine rağmen azalmayan Müslüman kıyımları, dökülen Müslüman kanları ve kirletilen Müslüman beldeler hafızamızın ne durumda olduğunu görmemiz için yeterli değil mi?

Bizleri yıllarca ölümden korkup sıtmaya razı olmayı kabul eden insanlar olarak gördüler, haksız da sayılmazlar. Zira uzun vadeli hedefler koydular. 2023, 2053, 2071 derken bizleri de bizden sonraki nesilleri de sonu gelmeyecek beklentilere mahkûm ettiler. Böylece kolayca ağızlarına geleni söylediler, söylediklerini kolayca inkâr ettiler ve sonra bambaşka söylemler ile ihanetlerine yenilerini eklediler.

Bizler de maalesef çoğunluğun anladığı şekliyle demokrasi dümeninde yol aldık. Fikirlerimiz, mefhumlarımız, hal ve tavırlarımız İslâmî olsa da, demokrasi denilen yolda daha ileriye en ileriye gitmenin yarışına giriştik ve böylece “sürü”leştik, kaybettik.

Toplumsal bir özeleştiriden sonra toplumsal bir yeniden doğmanın yolları da gösterilmeli ki şimdi de buna çalışacağım.

Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem; “Mümin aynı delikten iki defa sokulmaz” (Muttefikun aleyh) hadis-i şerifi ile ve aynı şekilde; “Müminin ferasetinden korkun, zira o baktığında Allah’ın nuru ile bakar” (Tirmizi, Suyuti) ifadesiyle Müslümanların kâfirler karşısında vakıaya mutabık tepkiler vereceğini, aydın bakışı ile doğru ameller işleyeceğini bildirmiştir. Zira O SallAllahu Aleyhi ve Sellem Ümmetine fazlasıyla güvenmektedir. Peki Ümmetin bu suskunluğu, bu çaresizliği nasıl olur da doğru neticeler doğurur, hak bâtıla galebe çalar? 

Öncelikle bilinmelidir ki, hak ile bâtıl tercihinde çoğunluğun seçimi yahut mahalle baskısı da denilen toplumsal baskılar asla ciddiye alınmamalı ve tercih yapmaya zorlamamalıdır. Rabbini razı etme çabası gösteren bir avuç insan bile olsa bu çabadan asla taviz verilmemelidir.

“İslâm garip başladı, başladığı gibi (bir hale) dönecektir. Ne mutlu gariplere.” (Müslim, İbni Mace)

Bugün adına yeni dünya düzeni dedikleri ve içerisinde İslâm’a dair hiç bir şeyin barınamayacağı ileri demokrasi için icat edilen çılgın projeler ve onun çılgın savunucuları asla Müslümanların maslahatlarını düşünmezler. Onların uzun vadeli projeleri arasında asla İslâm’a ve Müslümanlara yer yoktur. Hatta bu konuda Müslümanlara düşmanlık içerisindedirler. Zira bugünün yöneticileri “Hilâfetin kurulmasına asla müsaade etmeyeceğim” diyenler ile sıkı ilişki içerisindeler. On binlerce Müslümanın katledildiği bir dünyada iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar Ezidi öldüğünde harekete geçenlerle birlikte harekete geçiyorlar. Batıya özenme ve yaranma konusunda yarış halindeler. Hiçbir zaman ve zeminde Müslüman bedenlere uymayan ölçüleri (demokrasi, laiklik, özgürlük vs.) bir şekliyle yamayıp, uydurmaya çalışıyorlar. Eğreti fikirlerini utanmadan pazarlayıp allayıp pulluyorlar. İşledikleri bunca cürme rağmen her fırsatta bir şekliyle Müslümanların sempatisini kazanmayı başarıyorlar. Çünkü onların en iyi yaptığı iş toplumsal hafızayı sıfırlayarak yeni beyinleri doldurmaktır.

Şimdi bize lazım olan yegâne ihtiyacın aydın düşünce ile sebat ederek bizlere ihanet eden taifelerin kirli çamaşırlarını gün yüzüne çıkarmak, onların planlarını deşifre etmek ve atacakları sinsice adımları daha atmadan bertaraf etmektir. Ümmet’e lazım olan fikrî ve siyasi uyanıklığı kazandırmak, bir bütün olarak Allah’ın ipine sımsıkı sarılanlardan olmaktır. Her türlü bölme ve parçalamaya dönük hedeflerini bir vücudun azaları gibi hareket ederek boşa çıkarmalıyız. Ümmet’in böylesi bir kurtuluşu ancak İslâmî bir otorite olan Hilâfet ile mümkündür. Hilâfet’in varlığı yeniden büyük kitlelerin aynı hedefe hizmet eden, aynı güç ile düşmanına meydan okuyan, aynı yönetici ile tek bir yönetim altında kuvvet birliği sağlayan Ümmet olarak dünya sahnesinde varlığımızı güçlü bir şekilde tescil edecektir. Müslüman beyinlerle dalga geçen hain ve kukla yöneticilerin hadlerini bildirecek bir Halife’nin varlığı hiç şüphesiz ki, kapitalist kâfirleri korkudan titreyeceği bir hale mahkûm edecektir.

“Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Ancak Allah onlarla hesaplaşmayı korkudan gözlerinin donakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 42)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz