YARININ TOPLUMU BUGÜNÜN ÇOCUKLARIDIR

Cahit Toprak

Sokakta kavga eden, birbirlerine zarar verirken de küfür eden iki çocuk ve o kavgayı seyreden, belki de seyrederken bundan zevk alan bir yığın anne ve baba... Tüm bunlar “Batıya Akan Nehir” isimli bir belgeseli hatırlattı bana. Bu nehrin içinde yoksa çocuklarımız, gençlerimiz ve geleceğimiz mi var? Batı derken fuhuş bataklığında debelenen, insan canına kıyarken hayvan boğazlar gibi acıma duygusunu yitirmiş, uyuşturucularla uyutulmuş gençleriyle başı dertte “koskoca” Batı’dan bahsediyorum elbet.

İşte Batı’ya akan kültürel yozlaşma, Batı’ya hibe edilmiş koskoca bir tarih ve Batı’ya endekslenmiş kör bakışlar... Batı’nın arkasında koştur koşturabildiğin kadar. İzi, eseri ve gölgesi meşhur olmuş çok argüman var bu savruluşumuzu resmedecek. Rock müziğin arabesk versiyonlarını dinlerken küfürbaz olan çocuklarımızdan, bonzai denen ne olduğu belirsiz uyuşturucu kullanan çocuklarımıza, öğretmenine bıçak sallamayı kabadayılık olarak gören 12 yaşındaki çocuklardan, okul çıkışı koluna bir kız takıp hava attığını zanneden ortaokul talebelerine, yaşının olgunluğunu bir tarafa bırakıp kızlarının boyasıyla, gayri İslâmî kıyafetleriyle övünç duyan annelerinden, çocuklarının bir futbol takımını tutmasını namaz kılmasından daha fazla önemseyen babalarına kadar toplumun her katmanında bu fotoğraflara rastlamak mümkün.

Fakat bakışlarımızı her zaman doğru tarafa çevirmek, hakikati görmeye ve doğru çözüme bizi kavuşturmayabilir. Dışarıda şer'î libası giyinmeden dolaşan Müslüman hanımlar, bu coğrafyanın insanıdır. Anne ve babası Müslüman, beş vakit ezanın okunduğu bir beldenin insanıdır. Hayvanlara eziyet ederek öldüren bir çocuk, Ebu Hurayra RadiyAllahu Anh'ın izini adım adım takip etmesi gereken bu Ümmet’in çocuğudur. Hakeza içki içen, kumar oynayan ve oynatan, faizli banka işleten kimse de öyledir. Bu coğrafyanın suyundan içip, bu halkın kültürüyle hemhal değiller mi? Peki ama bu insanların İslâmî kültüre bu denli yabancılaşmasının sebebi nedir hiç düşündük mü?

Elbette bir sonucu tek bir sebeple sınırlandırmak ve tali etkenleri görmezden gelmek veya bakışlarımızı bir alana hasretmek çözüm noktasında bizi yavaşlatır. Bu noktada konuyu sınırlandırıp vakıanın daha iyi anlaşılması adına sadece genç kuşağı ve çocukları ele alacak bir çalışma yapmak kaçınılmaz oldu. Zira bugün 12 yaşında olan bir çocuk, çok değil 5 yıl sonra genç bir delikanlı olacak ve bu toplumun geleceğini tartışacaktır. O halde yarının toplumunu teşkil edecek çocuklarımızın ve gençlerimizin bugününü konuşmak, çözüm üretmek ve buna dair bir plan çizmek zaruri değil midir?

Bu çerçevede özellikle gençlerin ve gençliğe adım atacak çocuklarımızın toplum içindeki davranışları,  bu davranışlara sebep olan amilleri, sahip oldukları zihniyetlerini ve bu zihniyeti onlarda inşa eden zemini tanımak gerekmektedir.

Kimilerinin şeytan işi diye tarif ettikleri televizyon en önemli unsurlardan biridir. Çocuk gelişim uzmanları çocukların 3 yaşında hayal dünyalarının alabildiğine genişlediğini ve bu süreçte görsel unsurların ileriki yaşlarda çocukların hayatında önemli bir yer tuttuğunu ifade etmektedirler. 4 yaşından itibaren ise çevresini, hayatı ve ilişkileri gözlemlediğini ve buna uygun olarak iletişime geçtiğini ve arkadaş edinerek sürekli ilişkiler kurduğunu söylemektedirler. O halde bu süreçte çocuklarımıza televizyon ekranlarında ne izletildiğine, nasıl bir hayal dünyası inşa edildiğine dikkat etmek zorundayız.

Çocukların bu küçük yaşlarda rol modeller edindiğini ve hayal dünyalarının çok gelişkin olduklarının farkında olan kapitalist batı dünyasının medya uzmanları, çocuklarımıza görsel kahramanlar icat ederek gerçek hayatta agresif, hırçın ve uzlaşmaz kişilikler önümüze çıkarmayı tasarlamaktadırlar. Bizlere Hi-menler, Ninjalar, Atom karıncalar ve Tarzanlar gösterilerek vuran, kıran ve affedici olmayan zalim kişilikler inşa ettiler yıllarca. Bu çizgi kahramanları seyretmeyenimiz yoktur sanırım. Şimdilerde ise farklı isimlerde ama aynı işlevi gören kahramanlar var. Been ten, Cille, Scoby Dou ve Harry Potter gibi yeni nesil kişilik yok edici silahlar çıktı. Bu isimleri ve özelliklerini, evlerinde çocuk cıvıltısı olan tüm okuyucu kardeşlerim evlatlarına sorsunlar. Görecekler ki bize fark ettirmeden karakter özelliklerini kanıksamış ve onların hayal dünyasında hayalet avcıları olmuşlardır.

Kız çocuklarımız için ise durumun bundan farklı olduğu söylenemez. Steline ve Sindy gibi yarı çıplak, mini etekli prensesler ve sürekli karşıt cinsin peşinde koşturup duran Kırmızı Başlıklı Kız ve Yedi Cüceler gibi rol modellerin dünyasıyla buluşturuluyor. Subliminal mesajları saymazsak hiçbir zaman elde edemeyecekleri kadar şaşalı bir hayata özlemle büyüyen kız çocuklarımız, bu hayatı kendilerine sunamayan anne ve babalarına karşı kızgın ve dışlayıcı olmaktadırlar. Çevresinde mini etek giyildiğini gören, televizyonda Steline'i seyredip özentiden öte bunu gerçek hayatla ilişkilendiren minik kızlarımız “benimde hakkım değil mi onlar gibi giyinmek” deyip isyan bayrağını çekiyor.

Fırından ekmek almaya giden çoğu babanın, ekmek kuyruğunda çocukların her an kavgalarına, küfürlü sözlerine şahit olmaları aniden ortaya çıkan bir durum değildir. Çünkü aynı televizyonlar bizim evimizde olduğu gibi, komşumuzun da evinde var ve aynı çizgi karakterler o çocuklar için de bir kahraman. Dolayısıyla aynı kahramanlığı mahallede akranlarıyla neden yapmasın ki!

Çizgi film karakterlerinin çocuklarımızdaki olumsuz sonuçlarından bir örnek vermek istiyorum. Caillou (kayo) çizgi filmini izlemeyen çocuk hemen hemen yok gibidir. Oysa Caillou çizgi karakterinin Kapitalist, benmerkezci, hümanist bir kişilik yetiştirdiğinin farkında mıyız acaba? Dikkat edilirse, tüm ailenin bireylerinin yaptığı tek şey kayo'yu mutlu etmek. İstekleri tümden karşılanacak istekler olmasa da yine de alternatif yollar bulunup bu istek en nihayetinde karşılanıyor. Anne ve babanın yaşadığı ortam, giyim kuşam, dini yaşayış şekilleri, birbirlerine hitap ediş şekilleri, bunlardan hangisi İslâmî kültüre ait acaba? Hiçbiri. Kimi bölümlerinde noel baba figürleri bile ince ince işlenmiş. Kayo'yu seyreden çocuğun büyüyünce karşılaşacağı hayatta, ibadet diye bir mefhumunun olabileceğini kim iddia edebilir?

Başka bir örnek şöyle verilebilir: Daha çok 5-12 yaş arası çocukları muhatap alan Scobby Dou ve Harry Potter filmlerini çocuklarınız izlemiştir. Bu filmlerde çocukların hayal etme ve tasvir etme gücü, gerçekte olmayan veya yaşanmayacak alanlara kanalize edilerek eğlence ve macera dolu başka bir hayat tasavvuru ile gerçek hayattan koparılmaktadırlar. Hatta öyle ki sürekli büyü ve sihir yapan kimselerle karşılaşan bu kahraman figürler, düşmanlarına hiç bir zaman yenilmezler. Sonuçta her ne ile karşılaşırsa karşılaşsın her zaman iyi sonuçla karşılaşmak gerçek hayatta olmayan bir durumdur. Bu durum çocukları ileri yaşlarda başarısızlıkla karşı karşıya kaldıklarında bunalıma sokacak ve hayatlarında kalıcı izler bırakacaktır.

Şimdi haklı olarak diyeceksiniz ki; o halde televizyon izlettirmeyelim mi? Hayır. Elbette böyle kestirme ve başarı oranımızı düşürecek bir yol tavsiye etmiyorum. Zira alternatif yollar üretmek daha doğrudur. Çocuklarımız kötü çizgi film mi izliyor? O halde iyisini internetten indirip bizler çocuklarımıza izleteceğiz. Çocuklarımız günün yarısını televizyon başında mı geçiriyor? O halde evde geçirdiğimiz vaktimizin bir kısmını çocuklarımızla çocuk olup, oyunlar oynayacağız. Çocuklarımızın bizden öğrenmeleri gerekenler olduğunu unutmamalıyız. Hele hele kültürümüz, tarihimiz ve değerlerimiz elimizin altında kayıp gidiyorken, geleceğimizi kendileriyle inşa edeceğimiz çocuklarımıza bunu neden aktarmayalım.

Yine çocukların ve gençlerin hayatında önemli bir yer işgal eden, ama bizim farkına varamadığımız bir dünya daha var. O da internet oyunlarının oynandığı ve adeta “bir insan nasıl kötü adam olur?” sorusunun cevabı olan internet kafeler...

Sabahları annelerin sırf başından savmak adına sokağa saldığı çocukların uğrak yeridir. Çoğu çocuk için gününün tamamını geçirdiği internet kafeler nasıl ortamlar hiç merak ettik mi? Nasıl bir hayata çocuklarımızı hazırladıklarını biliyor muyuz?

“Çocuktan al haberi” misali onlarca çocukla konuştum. Belki de annelerin ve babaların çoktan yapması gereken ve sorması gereken şeyleri sordum. Çok vahim sonuçlarla karşılaştım. Öyle ki kendi elimizle çocuğumuza verdiğimiz her 1 lira, 2 lira ile onlar daha vahşi ve acımasız bir hayata alışıyorlar. Joygame adı verilen devasa kapitalist oyun şirketlerine günlük çok yüklü miktarda paralar akıyor ve onlar her dönem daha acımasız ve kindar toplum yetiştirecek oyunlar üretip duruyorlar. Ne acı ki o şirketlerin de finans kaynağı sadece ve sadece bizleriz. Kendi elimizle, kendi ehlimizi ateşe sürüklüyoruz.

Üstelik alay eder gibi her yıl, gençlerden ve çocuklardan kazandıkları paraların belki de binde biri ile festivaller düzenleyip Rock müzik eşliğinde Batı kültürüne alıştıranlar yine onlar. Çocuklar dini değerlerden uzaklaştıkça, bağırıp çağıran arabesk rock müziklerle adeta içlerindeki sıkıntıları dışa vuruyorlar. İşte bu festivaller onların, insanlığa öfkelerini dışa vurdukları alanlar oluveriyor.

Kendi şirketlerinde paralı olarak çalıştırdıkları bir kısım adamlar var. Bu adamlar internet kafelerdeki oyunların kurucuları ve yönlendiricileridir. Çocukların “GM” dedikleri bu kimseler, oyunlardaki çocukların kahramanlarını geliştiren adamlardır. Örneğin bir çocuk oyuna başladığında önce normal bir insan kılığındadır. Sonra kurt kılığına girer ve bu kurt gittikçe güçlenir. Çocuk bu kurt ile bir zaman sonra özdeşleşir ve adeta onun bir evcil hayvanı gibi oluverir. Onu geliştirip güçlendirmek istediğinde ise para ödemek zorunda kalır. 20, 40, 60 lira derken bir zaman sonra ailesinden para çalmaya ve dolandırıcılık yapmaya başlar. Oyun içinde hilelere alışır ve online olarak başkasının hesabını dolandırmaya başlayarak güçlenmeye çalışır.

İşte bahsini ettiğim Wolf Team isimli bu oyun, internete bağlı olarak oynanıyor. Çocuklarda bağımlılık oluşturuyor. Bu kurt, insan keser, hayvan keser ve acımasızdır. Tabii bu oyunu izlerken sizin lavaboya gitmemeniz mümkün değil. Ancak çocuklar oyun esnasında kan görüntülerine ve şiddete o kadar alışmışlardır ki bundan müthiş bir haz duyduğunu dahi söyleyebilirim. Çünkü her öldürdüğü nesne ona puan kazandırıyor. Çocuk açısından bu bir başarı unsuru olmaktadır.

Başka türden, çocukların müptelası oldukları oyun türleri de var. Legant online, Metin2 Knite, GTA Sander ve Kanter bunlardan sadece bir kaçı. Tüm bu oyunların ortak özelliği, henüz 8-16 yaş arası olan ve buluğ çağına yeni ermiş erkek çocuklarına hitap etmesi. Bu yaştaki çocuklar genellikle topluma, çevresine ve arkadaşlarına kendisini ispatlama kaygısı taşırlar. Bunun için hayatta başarılı olmak, kendini ispatlamak ve güçlü olduğunu çevresine hissettirmek isteği içinde olurlar. İşte bu zaman diliminde çocukların bu ihtiyaçlarını oyun kafelerinde şiddet içerikli oyunlar karşılamaktadır. Hatta daha da feci olanı, GTA Sander isimli oyunda, çocuklara uyuşturucu, esrar, fuhuş, polisle çatışma, silah ticareti yapma ve araba çalma gibi alışkanlıklar da kazandırılmaktadır.

Düşünün ki, bu gençler yarınki toplumun temelini teşkil edecekler. Peki bugünden, yarın için hesap yapan bir mekanizma var mı? Kafeler için hukuki anlamda şiddet içerikli oyunların engellenmesine dönük hukuki bir yönetmelik var mı? Yok. Her ne kadar bu oyunlardan etkilenerek adam öldüren gençler olunca sözde bir oyun Türkiye'de yasaklandıysa da, bahsini ettiğim o dev şirketler yerine çoktan bir oyun daha icat etmişlerdi bile. Üstelik yeni icat olunan eskisini aratır cinsten.

Sonuç olarak; İslâm ile hükmeden, yönetmeliklerini de İslâm hukukunun belirlediği bir mekanizma olsaydı, tüm bu şiddet, fuhuş ve çirkinliklerin kaynağı haline dönüşen oyunlar yasaklanırdı. Onun yerine zekâ geliştirici, aklî muhakemeleri güçlendirici oyunlara izin verilirdi. Bu şekilde toplumun temelini dinamitleyen unsurlar toplumun maslahatlarına ters düştüğü için alternatif yollar bulunurdu.

Netice itibariyle televizyonlar, internet kafeler, arkadaş ortamları ve okullar, çocuklar üzerindeki etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Burada bizlere, yani anne ve babalara çok iş düşmektedir. Her ne kadar toplumun bozulmasında olduğu gibi ıslahında da anne ve babaların katkısı belki %10'u bile geçmeyecektir. Ama yarın mahşerin yakıcı sıcağında Rabbimizin huzuruna çıktığımızda “Ya Rabbi ben ehlimi, yakıtı insan ve taşlar olan cehennem ateşinden korumaya çalıştım” diyebileceğimiz hayırlı ameller işleyelim. Çocuklarımızı hayırlı bir Müslüman olarak yetiştirmeye çalışalım. Özellikle bunu yaparken çok küçük yaşlardan itibaren yapalım. “Aman canım, henüz yaşı küçük, biraz daha büyüsün sonra anlatırız veya alıştırırız” demeyin. Küçük yaşta kız çocuklarımızı namaza alıştıralım, etek giydirelim, Kur’an okutalım. Erkek çocuklarımızla camiye beraber gidelim, cemaat namazını beraber kılalım, beraber Kur’an okuyalım. Tüm bu yapacağımız ameller, velev ki çocuklarımız büyüdüklerinde belli zaman dilimlerinde sizden uzaklaşsalar da, yukarıda bahsettiğim ortamlarda bir an bulunsalar da, sizin onlara verdiğiniz canlı örnekler, onların hafızasında daima canlı olarak kalacaktır.

Lokman'ın oğluna nasihatini hatırlayalım. Ki o şöyle demişti:

“(Lokman) Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yerde bulunsa bile, Allah onu getirir. Şüphesiz Allah, latif olandır, (her şeyden) haberdardır. Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, marufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet edene karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir. İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir.” (Lokman 16-19)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz