SİYASET SANATI VE YÖNETİCİLERE TAVSİYELER

Emrah Akay

“Mülkü elinde bulunduran Allah ne yücedir ve O her şeye Kâdirdir. Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için hayatı ve ölümü yaratan Allah Azizdir, Ğafurdur.” (Mülk 1-2)

Dünyanın da ahiretinde meliki olan Allah, kullarını yönetmek için gönderdiği hükümdarlara tüm idareciler için örnek olsun diye hakkı ve adaleti vahyetti. Onları içlerine gönderdiği ümmetlerin kötü hallerine pratik çözümler sunması ve hallerini düzeltmesi için dakik bilgiler verdi. Tarih bize; bu bilgiler ışığında Rabbinin ikazını dinleyen hükümdarların muzaffer olduğunu, Rabbini hiçe sayan ümmetlerin ise helak olduğunu açık bir şekilde göstermiştir. Rabbimiz ayette geçen “Mülkü elinde bulunduran Allah” ifadesi ile gerçek melikin Allah Subhanehû ve Teâlâ olduğunu tüm hükümdarlara esaslı bir kaide olarak bildirmiştir. Bu kaide, ümmete yöneticilik yapacak herkes için gerçek melikin ve hükümdarın müdebbir olan Allah Azze ve Celle olduğunu hatırlatmak içindir ki böylece nasihat alsınlar ve hataya düşmesinler. Peki özellikle de İslâm beldelerinde yöneticilik yapan liderlerin bu temel kaideyi unuttuğunu yahut ihmal ettiğini söyleyebilir miyiz? Ya da hakkı ve adaleti önceleyip, görevlerini layıkıyla ifa ettiklerini söyleyebilir miyiz? Mesela günümüz yöneticileri yüzlerce yıl öncesinde müminlere emirlik yapmış Hz. Ali RadiyAllahu Anh ve Kerram Allahu Vechehu gibi şu duayı yapabilirler mi: ‘‘Lafazan dilden, iyiliğe yönelmeyen kalpten, birbirine uymayan işlerden Allah’a sığınırım’’.

İşte bu makalede böylesi sorulara cevap aramak, siyase etme(gütme-yönetme) işini usta bir sanatkâr olarak idame ettirmek için özellikle başvuru kaynağı yaptığım İmam Maverdi’nin Kitabu’l Nasihatu’l Mülûk adlı eserinden oldukça istifade edeceğiz. Maverdi Halifelik ve Hilâfet kurumu ile ilgili yaptığı girişte şu kıssayı anlatır: “Bir gün Ebû Cafer el-Mansur Kabe’de bulunurken bir adam ona geldi yönetimi ile ilgili eleştirilerde bulunduktan sonra şöyle devam etti: Ey müminlerin emîri! Ben bir seferinde Çin’e gitmiştim. Hükümdarlarına işitme hastalığı gelip çatmıştı. O bir gün çok şiddetli bir şekilde ağladı, yanındaki arkadaşları da onu sabra teşvik ettiler. Melik: Ben gökten inen bir felâket sebebiyle ağlamıyorum. Fakat kapıdaki bir mazlum beni ağlattı, bağırıyor ama sesini duymuyordum, dedi. Sonra; İşitmesem de gözüm yerinde duruyor, insanlar içinde kırmızı elbiseyi yalnızca şikâyetçiler giysin diye ilan ediniz, dedi. Sonra melik, mazlum olup olmadığını öğrenmek için nehrin iki yakasında file binerdi. Ey müminlerin emîri! İşte bu, Allah’a şirk koşan biridir. Onun müşriklere olan merhameti nefsinin ihtirasına galip geldi. Hâlbuki sen Allah’a iman ediyorsun. Rasulullah’ın ehli beytindensin. Senin Müslümanlara olan merhametin nefsinin katılığına galebe çalmıyor.”

İşte bu tarihi vesikadan günümüz yöneticilerine dair bulabileceğimiz çok şey mevcuttur. Kâfir devletlerin yöneticilerindeki, Müslümanlara savaş açarken bile halkının rızasını kazanma çabasına karşılık, halkını katleden her kâfire hiç bir maslahat gözetmeksizin sessiz kalan Müslüman yöneticilerdeki vurdumduymazlık, ihanet vs... İki portre arasındaki onlarca farkı bulmak zor olmasa gerek...

Siyaset, ümmetin dahili ve harici işlerini gütmek olunca bu gütmenin oldukça ciddi ve meşakkatli, aynı zamanda etik ve estetik değerler taşıması elzem olmaktadır. Bir ressamın eserine biçilen değer kendi zihin dünyasını ne kadar yansıttığı ile ölçülüyorsa, bir mimarın inşasına verilen kıymet o inşanın mimarın düşüncesi ile ne denli biçimlendiğine bağlı ise bir yöneticinin de yönetim mekanizmasına verilen önem, o kadar özgün ve bağımsız olarak yürüttüğü siyasetine bağlıdır. Bu açıdan siyaset gerçek manada bir sanat ve bu sanatı icra edenlerin ellerinde yükselen veya alçalan bir değerdir. Onu yükselten değerler akideye bağlı kalarak diğer prangalardan kurtulması, alçalmasına yol açan nedenler ise bu siyasetin hunharca ve bilinçsizce tatbik edilmesinden başkası değildir.

İmam Maverdi, melik olan kimselerde doğuştan taşımaları gereken bir takım özellikleri şöyle açıklamıştır:

1.Riyaseti üstlenebilecek kimse Allah’ın emirleri karşısında sorumluluğun gerektirdiği şeyleri insanlara uygulayabilmesi için sağlam bir akıl sahibi olmalıdır.

2.Kulak, göz, dil gibi hassaları, bu organlarla yapıp anlayabileceği işlerde kolaylığı temin için sağlam olmalıdır.

3.Her yönüyle adil bir kimse olmalıdır.

4.Hilâfet’in görevleri içine giren bütün işlerde, içtihatta bulunabilecek derecede ilim sahibi olmalıdır.

5.Hareket etmeye, süratle kalkıp oturmaya engel olan organ sakatlıklarından kurtulmuş olmalıdır.

6.Amme işlerini idareye halkın sevk ve idaresini anlamaya yarayan fikir ve bilgiye sahip olmalıdır.

7.Düşmanla harbe, toplumu korumaya imkân veren güç ve kuvvete, cesarete sahip olmalıdır.

Bu şartlar en asgari koşullarda ümmete yöneticilik yapacak kimseler için aranan şartlardır. Peki bu kimselerin güttükleri siyasetin, yürüttükleri idarenin hakkını vermeleri ve bu ümmete layık olmaları için neler yapmaları tavsiye edilir ve nasıl vasıflanmaları gerekir?

Yöneticiler her şeyden önce Allah’tan korkmalı ve Rabbine takva ile yaklaşmalıdır.

“Şüphesiz Allah, Allah’ı görür gibi ibadet eden ve O’ndan sakınanlarla beraberdir.” (Nahl 128) Melik’in değerinin yüceliği, Allah’a dayanması ve O’nu hakkıyla tanıması ile gerçekleşir.

Yönetici olacak kimse, arzu ve hevesleri terk edip aklı ön plana çıkarmalıdır. Çünkü akıl faziletlerin esası ve edeplerin kaynağıdır. Akıllı yöneticinin, dini ortadan kaldıran dünyalık istekleri terk etmesi, akıllı ve ihtiyatlı kişinin fiillerine yönelmesi daha doğru olur. Böylesi bir yönetici, şükrü nankörlüğe, aklı ahmaklığa, cesurluğu korkaklığa, cömertliği cimriliğe, sabrı feryada, övgüyü kötülemeye, yumuşaklığı katılığa, vakarı hafifliğe, doğruluğu yalana, tevazuu kibre, adaleti zulme, doğruyu hataya, ihtiyatı aceleciliğe karşı tercih etmedikçe gerçek üstünlüğe erişemez.

Ümmete yöneticilik yapacak kişinin ilimde derinleşmesi ve İslâm kültürünü hazmetmiş olması gerekmektedir. Alacağı ilim ile akide ve şer’î hükme taalluk edecek birçok vakıayı bilmesi ve doğru hükümler ile karşılık vermesi elzemdir. Örneğin Hz. Muaviye’nin genellikle gece yarısından sonra geçmiş devirlerde yaşamış hükümdarların hayatlarını, tarihlerini ve harplerde kullandıkları hileleri okuduğunu kaynaklar nakleder. Bu sebeple idarecilerin âlimler meclisi oluşturması ve âlimlerle sık sık vakit geçirmesi oldukça önemlidir. Ömer b. Hattab RadiyAllahu Anh’ın  “Fasıkla birlikte olma! Yoksa onun ahlaksızlığını öğrenirsin. İşini Allah’tan korkanlarla istişare et” tavsiyesi adeta günümüz yöneticilerinin içlerinde bulundukları ürkek halin en çarpıcı çözümüdür. Hint meliklerinden Lisebatram’ın ahitnamesinde oğluna şöyle tavsiyede bulunmuştur: “Lezzetle meşgul olmak istiyorsan, lezzetin ulemanın sohbetinde bulunmak ve kitaplarını incelemek olsun” demiştir. (İmam Maverdi, Kitabu’l Nasihatu’l Mülûk)

Topluma liderlik yapacak idareciler affedici olmalıdır. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah affedici ve bağışlayıcıdır.” (Bakara 235) Lider konumu itibariyle yakınlarından, yöneticilerinden ve halkından sorumludur. Bu sebeple ayette geçen Allah’a ait hasletler düstur edinilmelidir. Müminlerin emiri Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilir: “Güçlü olduğum zaman öfkemi nasıl yeneyim? diye sordum. Bana; güçlü olduğunda affedersin, denildi. Aciz olduğumda öfkemi nasıl yeneyim? diye sordum. Bana; aciz olduğunda sabredersin, denildi.”

Yönetici işini ciddiyetle yapmalı ve sabırlı olmalıdır. Ümmete yöneticilik yapacak kişinin konumunun büyüklüğü ve makamının yüceliğinden dolayı icraatını ciddiyetle yapmalı, gevşeklik ve laubali hareketlerden kaçınmalıdır. Çünkü memleket yönetimi gevşek davranıp, işini savsaklayanların üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Yine devlet idaresinde karşılaştığı tüm sorunlu ve üzücü meselelere karşı sabretmeli, bu üzüntü ve öfkeyi asla yönetimine yansıtmamalıdır.

Melik bunların yanı sıra cömert olmalı, cimrilik yapmamalı ve mülkü adalet ile dağıtmalıdır. Gelir ve giderlerin topluma yansıyan kısmında adil olmalı ve bencillikten uzak durmalıdır. Aksi halde ümmetin nefretini kazanır ve işlerin seyri cebren gerçekleşmek zorunda kalabilir. Yine melik olma özelliğinden dolayı sır saklamasını bilen bir yönetici olmalıdır. Başarının en önemli sebebi sır saklamaktır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ‘‘İşlerinizi gizlilikle yürütünüz. Çünkü her nimetin sahibi haset edilmiştir’’ (Suyuti, Câmiu’s Sağir) buyurmuştur.

Aynı zamanda topluma idareci olanların vaatlerini yerine getirmeleri, nimete karşı şükretmeleri, ihtiyatlı olmaları ve sözlerini çirkinlikten arındırmaları gerekir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ‘‘Sözünü yerine getirmeyenin dini yoktur’’ (Ahmed, Müsned) buyurmuştur. Yine Allah Azze ve Celle:

‘‘Nimetlerime şükredin, nankörlük yaparak küfre varmayın’’ (Bakara 152) buyurmuştur. İmam Maverdi yönetim kademesi ile ilgili der ki: “Melik bilsin ki, bu dünyada kalıştan yok oluşa, kısa yolculuktan uzun yolculuğa, sağlıktan hastalığa, emanet ve afiyetten bela ve hastalığa geçiş vardır. Sevinç hüzünle beraberdir, saflık bulanıklıkla karışıktır.”

Son olarak yönetici yumuşaklık ve sertlik arasında bir siyaset izlemelidir. Güçlü bir yönetici; gücüne, yardımcılarına, cemaatine, hazinelerine, malzeme ve teçhizatına güvenip şiddet, sertlik, dövmek ve öldürmekle asayişi sağlayacağını, otorite kuracağını zannetmemelidir. Allah’ın şu ayeti bu sınırı oldukça iyi özetlemiştir;

“Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak davrandın, eğer sert ve katı kalpli olsaydın etrafından dağılırlardı. Onları bağışla ve onlar için mağfiret dile, işleri onlarla birlikte istişare et, azmettiğin zaman Allah’a tevekkül eyle.” (Ali İmran 159)

“Kötülüğü en güzel bir tavırla önle.” (Mu’minun 96)

Ümmete yöneticilik yapacak kimse bilmelidir ki, yolu çetrefilli sorumluluğu büyük ve derdi çoktur. İnsan olması hasebiyle toplumu oluşturan unsurların kontrolünü sağlamak oldukça büyük ve ciddi sorumluluğu sırtlanmak demektir. Yöneticiler yapacakları eksik veya hatalı bir eylem ile ümmetleri güzel zamanda perişan edeceği gibi, dakik bir tanzim ve doğru bir siyaset tarzı ile hiç beklenmedik bir anda ümmetleri sevindirir ve mutlu ederler. Hz. Ömer RadiyAllahu Anh’dan rivayetle: ‘‘Kadısiye ganimetleri gelince onlara bakar, düşünür ve ağlar. Abdurrahman bin Avf  O’na: Ey müminlerin emîri bugün ferah ve sevinç günüdür, dedi. Hz. Ömer: Evet, fakat bu verilen şey hangi kavme verilirse onları düşmanlığa ve kine sevk eder, dedi.’’

Asr-ı Saadetten Hilâfet’in yıkılışına kadar geçen sürede İslâm’a ve Müslümanlara devlet yönetiminde hiç bir zaman bugünkü kadar hastalık ve sıkıntı duçar olmamıştı. Türlü eksiklikler ve hatalı üsluplar uygulansa da, hatta kimi hükümlerin tatbikinde şer-î çerçeve dışına çıkılmış olsa da yukarıdaki özellikleri taşıyan meliklerin varlığı sayesinde İslâm ümmeti tek vücut ve güçlü bir ümmet olma vasfını kaybetmemişti. Şimdi ise İslâm ümmeti küfrün ve kapitalizmin tasmasını boynuna geçirmiş bir takım yöneticilerin varlığı yüzünden ağzına kadar çamura batmıştır. Ölümün ve zulmün her çeşidine şahit olmuş ve devlet vasıfsız liderler eliyle hunharca yönetilmiş, ümmet ile yöneticiler arasında kapanması zor mesafeler açılmıştır. Toplumun sırtından para kazanan, dağıtımı sadece kendi ahalisi için adilleştiren ve tahakkümü sözünü dinletmek uğruna kendi halkına uygulayan devletlerin varlığı pamuk ipliğine bağlıdır. Bu devletler değil siyasetin sanatını icra etmeyi, siyaseti herhangi bir şekliyle icra etmekten bile acizdirler. Çünkü onların siyaseti bir ressamın çizdiği resim kadar kendine has değil, bir mimarın yaptığı eser kadar kendisini ifade etmekten uzaktır. Ne bağımsız bir siyasetleri ne de bu siyaseti güdecek bağımsız yöneticileri vardır. İsteyende, istenende acizdir. Yine bu yöneticiler asla vaatlerini yerine getirmez, asla doğru söz söylemezler. İnandıkları demokrasi onlara doğru insan olmalarını yasaklamış ve ihaneti sevdirmiştir. Cömertlik ve ciddiyet onlara Fizan kadar uzaktır. Yaptıkları işin mesuliyeti konusunda Allah’tan korkmazlar ve ümmete merhamet etmezler. Ağızlarından çıkan sözlerin Allah katındaki ehemmiyetini düşünmezler. Ümmetin maslahatları ile ilgilenmez, sorunlarını ve sıkıntılarını çözmek için kafa yormazlar. Kendileri ve toplumları için gereken reçeteleri söz geçiremedikleri sömürgecilerinden alırlar. Hukuklarını yalnızca mazlumlar için uygularlar ve asla gerçek zalimlere ses çıkarmazlar. Onlar asla kabuklarından çıkıp da halkının dertleriyle dertlenmezler. Lüks arabalarından, eğitimli korumalarından, köşklerinden ve saraylarından taviz vermezler. Vekilleri ve amilleri de kendilerinin yolunda gitmekten geri durmazlar. Çünkü onlara ne bir uyarıcı ne de bir korkutucu vardır. Zira vekiller yöneticilerinden memnun, yöneticiler de vekillerinden razıdırlar. Hâlbuki Hz. Ömer’in valilerine şu hitabı İslâmî yönetim nizamını ne güzel de örnekliyor:

“Ben sizi sadece Müslümanların maddi değerlerine göz kulak olasınız diye değil, ancak namazı kıldırmanız, ilmi ve Kur’an’ı öğretmeniz için vali tayin ediyorum.”

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem: “Bir memleketi yöneten idareci elleri bağlanmış olarak Kıyamet Günü getirilir, adaleti onu kurtarır, zulmü ise onu helak eder” (Ahmed b. Hanbel, Müsned) buyurmuştur.

Sonra itaat edenlerin ve asilerin taksimi konusunda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Artık kim azgınlık edip, kâfir olmuş (dünyayı tercih etmişse) muhakkak cehennem onun varacağı yerdir. Fakat her kim de Rabbinin makamından korkmuş ve nefsini şehvetten alıkoymuşsa, muhakkak cennet onun varacağı yerdir.” (Naziat 37-40)

‘‘İnkâr edenlere gelince, onlar için cehennem ateşi vardır. Onlar için ne karar verilir ki, böylece ölüversinler, ne de kendilerine onun azabından (bir şey) hafifletilir. İşte biz, inkâr edenleri böyle cezalandırırız.’’ (Fatır 36)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz