ADAVET GELİNCE ADALET GİDER

Mehmet Çetinbudak

“Adavet”, lügatte düşmanlık, kin ve husumet anlamına gelmektedir.

Adavet, ümmetin birliğini kaybettirir. Allahu Teâlâ’nın asla hoşlanmadığı ve kesinlikle ondan uzak durulmasını istediği bir tutumdur. Allahu Teâlâ pek çok ayet-i kerimede müminlerin birbirlerine karşı düşmanlık içinde olmamaları gerektiğini belirtir. Şöyle ki:

“…Sizi Mescid-i Haram’dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Maide 2)

Düşmanlık kavramının birkaç çeşit hali vardır. Birincisi, Müslümanların aralarında olan düşmanlıktır ki; Allahu Teâlâ yukarıdaki ayette bunu kesinlikle nehyetmiştir. Gayesi Allahu Teâlâ’yı razı etmek olan, O’nun dinini hayata hâkim kılmak için mücadele veren insanlara karşı yapılan düşmanlık, bir insanın başına gelebilecek en büyük talihsizlik, nasipsizliktir. Allah RasulÜ bir hadis-i kutsi’de şöyle nakletmiştir: “Kim benim veli kullarımdan birine düşmanlık beslerse, Ben o kişiye savaş açarım. Kulum bana kendisinin üzerine farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle yaklaşmaz.  Kulum, nafile ibadetlerle bana yaklaşmaya devam eder. Neticede ben o kulumu severim. Onu sevince de kendisinin işiten kulağı, gören gözü tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Kulum benden bir şey isterse, ona mutlaka veririm. Kulum bana sığınırsa onu mutlaka korurum!” (Buhari, Rikak 38)

İkincisi ise Hz. İbrahim Aleyhi’s Selam’ın müşriklere karşı ortaya koyduğu tavır ile anlamını bulan kâfirlere olan düşmanlıktır. Hz. İbrahim Aleyhi’s Selam ve ashabı, kâfir olan kavimlerine: “Ey kâfirler! Biz sizin dininizi kesinlikle inkâr ettik. Bizimle sizin aranızda ebedî olarak buğz ve adavet ortaya çıktı. Siz bir olan Allah Teâlâ’ya ibadet edinceye kadar bu adavet devam eder! dediler” (Mümtehine 4)

Takınılması gereken tutum böyle iken, müminlerin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi pasif, sessiz, tepkisiz, zincirlerini kıramayan, zulme karşı hak sözü söylemeyen bir tutum sergilemesini Allahu Teâla kabul etmemektedir. İslâm beldelerinde, zulme karşı direnip zalimlere meydan okuyan mazlum insanların bu tutumu iman şuuruyla değerlendirilirse, bu çetin ve zor dönemde mazlum müminlerin yanında yer almanın, bir mümin için terk edilemez bir farziyet olduğu görülür. Çünkü zulme karşı ayakta durmak, sadece zulme uğrayanların değil, onur sahibi her insanın üstüne düşen bir görevdir. Kur’an’ı Kerim, zulme uğrayanların yanında yer alıp zalimlere karşı dimdik ayakta durmanın bir insanlık borcu olduğunu şöyle hatırlatır:

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz, bizi halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir sahip gönder, bir yardımcı yolla’ diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar ve yavrular için savaşmıyorsunuz!” (Nisa 75) Görüldüğü gibi bu ayet-i kerime, böyle bir görevden kaçmak için, hiçbir gerekçenin bulunmadığına dikkat çekmektedir.

Bu konuda müminlerin şiarı “El hubbu lillah ve’l-buğzu lillâh ve’l-hükmü lillah” yani; “Muhabbet Allah için; düşmanlık Allah için, hüküm ise Allah’a ait” olmalıdır.

Allahu Teâla bizden adavetin sebepleri ortadan kalkmadığı müddetçe kâfirlerle dost olmamayı, onları veliler kabul etmemeyi istemektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ey müminler! Kendi kardeşleriniz olan müminlerin dışında kâfirleri dost kabul etmeyin! Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa 144)

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.” (Maide 51)

 

“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler. O zaman büsbütün kaybedersiniz. Hayır! Sizin mevlânız Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.” (Ali İmran 149-150)

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ümmet olma gayretindeki biz Müslümanların en önemli özelliklerinden biri, tüm Müslümanları kardeş bilmemiz ve birbirimizin bu kardeşliğine zarar verecek davranışları ortaya koymaktan kaçınmamızdır. Bizler bu kardeşlik şuuruyla gönüllerimizi açar, kalplerimize kardeşlik hissiyatını yerleştiririz. Kalbimizdeki hasedi, kini, nefreti ve öfkeyi bu şuurla yok ederiz. Müminler arasında bu kardeşlik bağını oluşturan İslâm ideolojisidir. İman üzere olanlar, bu hakikat çerçevesinde din kardeşliğini, aralarında kan bağı bulunan kardeşlikten daha üstün tutmuşlardır. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem“Sizden biriniz kendisi için istediğini, başka kardeşi için de istemedikçe, iman etmiş olmaz” buyurmakla, konunun iman ile ilgili olduğuna dikkat çekmektedir.

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine-i Münevvere’ye hicret ettiklerinde, Ensar ve Muhacir’in arasında, tarihte eşi ve benzeri olmayan bir hadise olarak, kardeşlik tesis etmiş, bu olay tarihe geçmiştir.

“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu teslim de etmez!” (Buhari, Mezalim 3, İkrah 7; Müslim Birr, 58-32; Ebu Davud, Eyman 7)

Bunun içindir ki, kardeşlik kutlu ve güçlü bir bağ olduğu kadar büyük bir sorumluluktur. Kardeşler arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiği konusunda, hem Kur’an’ı Kerim’de hem de Allah Rasulü’nün hadis-i şeriflerinde çok ciddi tavsiye ve uyarılar vardır. Bütün bu uyarı ve tavsiyelerin özünü aslında “kardeşlik” kelimesi ifade etmektedir.

“Adalet” ise, sözlükte eğri bir yoldan doğru bir yola yönelmek, dengeli olmak, dengede tutmak, dengelemek ve tartmak gibi anlamlara gelir. Bundan dolayı adalet, terazi ile simgelenir.

Kavram olarak adalet; davranış ve hükümde doğru olmak, ölçülü hareket etmek, hakka göre hüküm vermek, hakkı layık olana vermek, haksızlıktan kaçınmak, haklıyı haksızdan ayırmak, haksıza hak ettiği cezayı, ne eksik ve ne de fazla olmaksızın hak ettiği kadar vermek ve cezayı gerektirecek bir fiil işlemeyene de ceza vermemek yani zulmetmemek anlamlarına gelmektedir.

Bu özelliği kendisinde taşıyan kimseye de “adil” denir. Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biri de yine bu sıfatı ifade eden Adl’dir.

Allahu Teâlâ, ayet-i kerime’de şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun; kendiniz, ana-babanız ve akrabalarınız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Onlar zengin de olsalar, fakir de olsalar, Allah onlara sizden daha yakındır. Duygularınıza kapılıp adaletten ayrılmayın. Lafı eğer-büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa 135)

Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

“Bundan dolayı insanları tevhid inancına davet et ve emir olunduğun gibi dosdoğru ol! Onların keyiflerine uyma! Ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emir olundum....” (Şûra 15)

Buna göre adalet, başkalarının arzu ve heveslerinden, yönlendirmelerinden etkilenmeden, istikrarlı bir tutumla Allah’ın razı olacağı hükümlerle hükmedildiği bir ortamda ruhsal denge ve aklî olgunluk kullanılarak olur.

Kur’an’ı Kerim’e göre adaletin dayanağı hakkaniyettir. Hidayete hak sayesinde ulaşılabileceği gibi adalet de hakka uymakla sağlanır. (bkz. A’raf 159,181)

Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi durumunda bu hükmü tanımayan insanlar için âyette:

“İşte bunlar zalimlerdir” (50) denilmiştir.

Kur’an’ı Kerim’de hak ve adaletin mutlaka tecelli edeceği defalarca vurgulanmıştır ki bizzat Allahu Teâlâ’nın ahirette hiçbir haksızlığa fırsat verilmeyecek şekilde adaletle hükmedeceği ve O’nun bu vaadinin kesin olduğu bildirilmiştir.

“...Onlar azabı görünce pişmanlıklarını açıklarlar, aralarında adaletle hükmedilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (Yunus 54-55)

 

“Kıyamet Günü doğru teraziler koyacağız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğramayacaktır. Bir hardal tanesi ağırlığında olsa bile yapılan her ameli ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz.” (Enbiya 47)

Cuma hutbesinde, hatiplerin hutbeden inmeden önce okudukları ayet-i kerimelerde Allahu Teâlâ, şöyle emrediyor:

“Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; fuhşiyattan, kötülükten ve azgınlıktan men eder. Tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl 90)

Ayetlerde emredilen adaletin kapsamı oldukça geniştir. İnsan hayatının her alanında, davranışlarda, hüküm ve karar vermede, insanların haklarını vermede, yönetim işlerinde dosdoğru hareket etmek, düzgünce iş yapmak ve herkesin hakkını vermek adalettir.

İslâm, adaleti, dini bir emir ve toplumsal düzenin temeli olarak görmüş, adaletle davranan ‘adil’ kimseleri övmüş, adaletten ayrılarak haksızlık yapan ve zulme sapmış olan zalimleri de hem kötülemiş ve hem de can yakıcı bir azapla tehdit etmiştir.

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, dünya işlerinden elini çekmiş değildi ve toplumsal hayattan uzak duran birisi değildi. O, gençlik yıllarında Mekke’de bulunan kabilelerle birlikte yaşıyor, bîsetinden sonra da çeşitli kabile ve milletlerle iç içe buluyordu. Bu kabileler zaman olmuş boğaz boğaza gelmişler, kan dökmüşler, birbirleriyle çarpışmışlar ve yıllarca savaşmışlardı. Uzun yıllar aralarında süregelen kan davaları ve düşmanlık nedeniyle bunlardan birinin hoşuna giden bir hareket, öbürünü rahatsız ediyordu. İşte Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, birbirine düşman olan bu kabileler arasında hak dini yayarken onların kalplerini kazanıyor, aralarında hak, adalet, insaf ve kardeşlik filizleri yeşertiyordu. Fakat bütün bunları yaparken zerre kadar hak, adalet ve insaftan ayrılmıyordu.

Arapların nüfuzlu ve zengin olanları, toplum içinde kendilerine ayrı bir yer ayırır, kendilerini başkalarından üstün görür, başkalarına, özellikle kimsesiz ve fakir kimselere yaptıkları baskıların kendilerine yapılmasına dayanamazlardı.

Allah’ın Nebileri ve Resulleri, hak kervanının öncüleridirler. Peşlerinden, onların amellerini yapan davetçiler, sonra davetçilerin ardından gelen Müslümanlar, sonra da derecelerine ve üstünlüklerine göre diğer Müslümanlar gelmektedir.

Bir bütün olarak kâinatı, Allahu Teâlâ hak olarak yaratmış ve hak olarak kâinata bir rota belirlemiştir. Nebilere ve Resullere, Hakka çağırmalarını emretmiş; üstünlüğü, hakka ve hakka bağlanmaya tahsis etmiştir. Her bir Müslümanın ve müminin, özellikle de davet taşıyanın, söz ve fiil olarak hakka sımsıkı sarılması, her şartta ve ortamda hakka bağlanması ve haktan kıl payı kadar bile ayrılmaması gereklidir. Aksi takdirde hak kervanındaki konumu sarsılır. Zira daveti taşıyanlar, hak ile tanınırlar, hak ile öncü olurlar ve hakka dayanıp güvenirler. Bu yol, Allah Rasülü SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in getirmiş olduğu dosdoğru yoldur. Allah Celle Celâlehû şöyle buyurmaktadır:

“…Rabbimizin elçileri hakkı getirmişlerdir…” (Arâf 53)

Şu anda Allah'a ihlaslı Müslümanlardan istenen de aynı metoda ve yola uymaktır.

“Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki onlar, hakkı gösterirler ve onunla adaleti uygularlar.” (Arâf 181)

Daveti taşıyan, şaşırtmalara ve aldatmalara iltifat etmemeli, kendisini haktan saptırmak, hakka bağlanmaktan ve hak davete sımsıkı sarılmaktan uzaklaştırmak için; düşmanları, hasımları ve cahiller tarafından sunulan bâtıl tekliflere meyletmemeli, kendilerine bu yolda yapılan zulümlere karşı dik durmalı ve Allah’tan başka yardımcısı olmadığını unutmamalıdır.

İslâm toplumunun temelinde Kitap ve mizan vardır. Müslümanlar Kitab’a uyarak mizanı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp aşırılığa, yanlış yollara sapmazlarsa, adaleti sağlarlar. Mizanın dengesi bozulduğu zaman, adalet kaybolur gider. İnsanlar en doğal haklarını bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü ellerine geçirdikleri zaman da zulümler artar. Güç ve iktidar, adaletin emrinde olmalıdır. O zaman şeriatın üstünlüğü sağlanır ve insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun üstünde gören güçler, adalet anlayışını çiğner geçerler.

İslâm’a göre bütün insanlar bir ana-babadan dünyaya geldikleri için birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. Üstünlük ancak takva ile olabilir. Kim Allah’tan hakkıyla korkarsa onun derecesi daha üstün olur. (bkz. Hucûrat 13)

Dikkatleri celbeden bir nokta da şudur ki, Allahu Teâlâ kendi sözünün (Kur’an’ı Kerim) doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tam olduğunu belirtiyor. Öyleyse adaletli ve doğru olmak, O’nun sözüne (Kitabına) uymakla gerçekleşir.

Kur’an’a göre gerçek adaletin ölçüsü hakka uymaktır. (bkz. A’raf 159)  Hak neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime ait ise onu sahibine vermek, hak ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakkı ölçü almak, herkesin ve her şeyin hakkını korumakla adalet yerine getirilir.

İslâm, hakların yerine ulaşması için adaleti emrederken, ilâhi adaletin de ahirette herkese hakkını vereceğini ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacağını bildiriyor. (bkz. Enbiya 47)

Dünyada tarih boyunca adaletle hükmeden devletlerin ve toplumların asırlarca yaşadıklarını, adaleti bırakıp zulüm ve haksızlıkla hükmeden devlet ve toplumların ise çabuk yıkılarak yok olduklarını ve dünya haritasından silindiklerini tarih yazmaktadır.      

İşte bunun içindir ki, adalet Hilâfet Devleti’nin temel esaslarındandır. Hilâfet Devleti bu temel esas üzerine bina edilecek, İslâm dünyasında insanlar arasında adalet tam anlamıyla uygulandığı gibi Hilâfet Devleti’ni oluşturan ülkeler ve topluluklar arasındaki hukukta adalet temel esas olacaktır. Hilâfet Devleti’nde adalet, batıdaki kuvvet sahibinin hak sahibi olduğu, zayıf insanlarının haklarının da güçlülerin elinde olduğu bir hak, adalet değil; bütün insanların hakkını doğal seyri içinde alacakları bir adalettir.

Adavet ve Adalet kavramlarını açıkladıktan sonra, biz Müslümanların başında bulunan yöneticileri düşünelim!

Allah’ın hükümlerini, hayata hâkim kılmak üzere canla başla çalışan Müslümanlara, kendileri de Müslüman olmalarına ve sırf bu yüzden halktan teveccüh almalarına rağmen, yönetimlerinde bulundukları düzenlerin insan yapımı olan kanunlarına bile aykırı olarak bu Müslümanlara ceza vermek, hapislere atmak, eşinden, ailesinden, çocuğundan ayırmak adavet midir, adalet midir?

Allah düşmanları, insanları hakka davet etmemize engel oluyorlar ve Müslümanların dinleriyle kucaklaşmasına mani oluyorlar. Allah’ın kurulmasını farz kıldığı Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurmak için Müslümanlara çağrıda bulunmamızda zorluk çıkarıyorlar.

Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurarak, İslâmî hayatı yeniden başlatma çalışması, düşmanlarımızın nazarında tahminimizden çok daha büyük bir önem arz etmektedir. Bu konuda Allah’tan başka ne bir dost, ne bir destekleyici ve ne de bir yardımcımız da yoktur. Bizler, zalimin elini tutup zulmüne engel olmayı ve onu hakka döndürmeyi istiyoruz. Umulur ki Allah, bizim ellerimizle bu ümmet üzerindeki bu zulmü kaldırır.

İslâm nizamı, tam ve kapsamlı bir şekilde hayatın her alanında uygulanmadıkça dünyanın hiçbir parçasında adalet tesis edilemez. Dolayısıyla mevcut sistem içinde beklentimiz adalet değil, süregelen haksızlık ve hukuksuzluğun giderilmesidir. Bu da her nerede olursa olsun, tüm insanların en tabii haklarından biridir. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz