HERHALDE HENÜZ BIÇAK KEMİĞE DAYANMADI

Mehmet Çetinbudak

Geçenlerde bir televizyon kanalında, yaklaşık beş dakika kadar süren ve kısa kısa gündelik, siyasi olaylara trajikomik bir şekilde değinen Koca Kafalar Baba Haber Bülteni’ne denk geldim. “Geçmişe Özlem” konulu bir skeç çok manidar geldi bana. Bahsetmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki: Evin büyükbabası/dedesi; baba, anne ve bir çocuktan oluşan aileye geçmişte kalan, günümüzde yaşanmayan/hissedilmeyen bir kavramdan bahsediyor. Öyle tariflerde bulunuyor ki hüzünle tebessüm ediyorsunuz. Dede diyor ki “Öyle bir şey ki, insan kendisini çok iyi hisseder.” “Ayy” diyor evin annesi “Her anlattığında tüylerim diken diken oluyor.” Çocuk sözü alıyor “sanki erimiş çikolata denizinde yüzüyormuş gibi bir şey herhâlde” diyor. Anne devam ediyor “sanki günde yirmi dört saat kombiyi yakmışsın da beş lira fatura gelmiş gibi yani” diyor. “Ya ne demezsin” diyor dede, “sanki emekli maaşına yüzde beş yüz zam gelmiş gibi hisseder insan kendini.” Dedenin anlattığı kavramın adı “huzur”. Evin annesi dedeye soruyor, “baba sen en son ne zaman yaşamıştın bu huzuru?” Cevap veriyor kayınbabası “gelinim, ben yaşamadım, bana da babam anlatmıştı, ona da büyükbabası anlatmış. O adamın zamanında huzur varmış yani memlekette. Televizyonu açıyormuşsun, siyasiler birbirini yemiyorlarmış, iş kazası, trafik kazası olmamış, ona buna zam gelmemiş, okullar yakılmamış.”

Evet, doğruluk payı yüksek. Huzur kalmadı. Sabahları kahvaltı haberlerine bakıyorsun, tecavüz, cinayet, uyuşturucu, trafik kazası, iş kazası, molotof kokteylleri, havai fişekler, zulüm, işkence, saldırı, ateş, taş, sopa…Gün boyu, Kapitalizmin her türlü pisliği zaten üstüne üstüne geliyor. Akşam yemeğinde, sabah şahit olduklarının daha fazlası.

Allah’tan gelen, tüm bunların değişeceğine/düzeleceğine dair deliller ve Allah Rasulü’nün bizzat gösterdiği metot olmasa karamsarlığa kapılmamak, bu karamsarlıkla ona buna saldırmamak, çözümsüzlükler içinde çözüm aramaya koşmamak “işten bile değil.”

Kısa kısa bazı haber başlıklarını hatırlayarak bir portre çizmek gerekirse,

-PKK, PYD, YPG, IŞİD; Öcalan, Kandil, Peşmerge; Akil insanlar. Kâfirlerin tuzaklarına düşen insanların milliyetçilik akımlarına kapılması, birleşmeleri gerekirken, ayrışmaları, birbirlerini üzmesi, kırması hatta birbirlerinin kanını dökmesi gündem oldu.

-Kobani’ye saldıran IŞİD’e karşı oluşturulan ABD ve Batı’nın başı çektiği koalisyon, Türkiye, Körfez ülkelerinin planları gündem oldu ve Allah’ın hükmünü isteyerek Esad’a karşı ayaklanan kesimden şehid edilen komutanlar, erler, kadın, çocuk, yaşlılar, özet olarak masumlar gündemden düştü.

Bazen, bu konulardan biri, bazen birkaçı, bazen de hepsi birden haberlere, tartışma programlarına konu oldular. Ama hiçbirinde kâfir Batı, ABD ve yardakçılarının her türlü desise ve kirli oyunlarına karşın yaklaşık 4 senedir devam eden mübarek Suriye kıyamı konuşulmadı, gündemden düştü, Filistin yok, Arakan yok, Myanmar yok, İslâm yok, Müslümanlar yok.

Hatırlar mısınız? Türkiye Cumhuriyeti’nin çok sevdiği bir nakarat vardı “Bıçak kemiğe dayandı". Genelde PKK terörüne karşı kullanılırdı. Hatırlayalım mı?

-Turgut Özal (1988): Bu devlet, haince kan döken teröriste bedelini ödetecek güçtedir. Artık "bıçak kemiğe dayanmıştır".

-Süleyman Demirel (1992): Terör örgütü, şimdi de masum çocukların canını almaya başladı. "Bıçak kemiğe dayanmıştır"

-Tansu Çiller (1996): Terör ya bitecek ya bitecek. Kimseye bir çakıl taşımızı vermeyiz. “Bıçak kemiğe dayandı.”

-Mesut Yılmaz (1997): Avrupa, terör örgütüne daha fazla kucak açmaya devam edemez. Artık “bıçak kemiğe dayandı.”

-Bülent Ecevit (1999): Terör örgütüne hizmet eden herkes, hesabını vermeye hazır olsun. “Bıçak kemiğe dayanmıştır.”

-Recep Tayyip Erdoğan (2011): Ramazan ayına hürmeten sabrediyoruz. Ama artık sabrımız tükeniyor. “Bıçak kemiğe dayandı.”

Hani, diyoruz ya, başını İngiltere’nin çektiği Batı, hain planını icra ederek, Yahudi varlığı İsrail’i, İslâm topraklarının kalbi diyebileceğimiz bir merkeze yerleştirdi. Sonrasında, Müslümanlara düşman olarak İsrail’i gösterdiler ki asıl kendilerinin düşmanın başı oldukları arka planda kalsın, ümmet için mesele Filistin meselesi olsun, hatta daha da küçültülerek, Gazze meselesi olsun.

Bunun bir benzeri Türkiye’de hep yapılagelmiştir. Marksist-Leninist bir yapıya sahip olan PKK kurdurulmuş, Kapitalist devlet ona karşı savaşmış, defalarca bıçak kemiğe dayanmasına rağmen bu terör hiçbir zaman bitirilememiştir.

Farklı haberlerde, makalelerde, televizyon programlarında “bıçak kemiği deldi geçti”, “bıçak kemiği kırdı” gibi daha şiddetli söylemlerin de olduğunu gördük.

Ama herhâlde, Müslümanlar için “henüz bıçak kemiğe dayanmadı”. Neden mi? Çok basit. Bir Müslüman için “bıçağın kemiğe dayanması” tabiri, İslâm’ın kırmızı çizgilerinin kafirler tarafından, avanesi tarafından aşılması, yerle bir edilmesi, alaya alınması anlamlarına gelir. Buna karşı da, Müslüman kişi yapılması gerekeni bilir, duygusallığa kapılıp fevrî hareket etmez. Allah ne buyurduysa, Allah Rasulü neye işaret ettiyse, sabır ile o yolu tutar. Şartlar ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun.

Şu ana kadar bu tabirin mecazi anlamı üzerinde durduk. Bir de gelin bu tabiri yazıldığı gibi anlarsak ortaya nasıl bir anlam çıkar ona bakalım. Burada asıl önemli tespit şudur ki “bıçak kemiğe dayanmak” tabiri aslında bıçağın kemikten önce eti kestiğini, deriyi kestiğini apaçık anlatıyor olmakla birlikte, her ne hikmetse kemiğe dayanması bizi ancak harekete geçiriyor. Öyle ya, iğne batsa reaksiyon veren insanın, kemiğe dayanana kadar sessiz ve kayıtsız kalması ve bunu da deyim haline getirmesi ne kadar ilginçtir.

Bu durum, hemen hepimizin düştüğü bir yanılgıdır. O nedenle bıçak kemiğe dayanmadan harekete geçmektir doğrusu. Kemikten öncesi de önemli. Kemiğe dayandıktan sonraki müdahale çoğu zaman yararsız olabileceği gibi, yararı olacaksa da daha erken davranılmasına oranla çok daha külfetli olabilir.

Haydi, şimdi gelin, Hizb-ut Tahrir’in,  ümmetin doğruları bilmesi için yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek hazırladığı bir beyanından, aslında ümmetin kalbine saplanan “bıçağı” ve bu “bıçağın” ümmetin kalkanını parçalayıp, ümmeti nasıl yaraladığı üzerinde duralım.

“Cumhuriyet’in kurucuları ve amansız bekçileri, bu güne kadar Türkiye’de Müslümanlar için hayır üzere ne istediler? Kurdukları yönetimi ayakta tutmak için Müslümanların kanlarını akıtmak ve halkını kendine düşman görmekten başka ne yaptılar? İslâm’ı gerici, Allah’ın hükümlerini çağdışı görerek devletin mutlak surette laik olmasını isteyenler, halkı dininden uzaklaştırarak çığırından çıkaran bu yönetimin neresi ile övünüp bayram olarak kutluyorlar? Şimdiden Cumhuriyetin 100. yılı için planlar yapanlar, acaba geçen bunca yılda neler yaşadıklarını ne de çabuk unuttular? Hatırlatalım, bugün her 39 saniyede bir suçun işlendiği, her 6 dakikada bir ev, her 9 dakikada bir işyerinin soyulduğu, her 4 saatte bir kişinin taciz edildiği, her saat başı bir yetişkin ve her 13 saatte bir çocuğun kaçırıldığı bu sistem nasıl huzur ve gelecek vaat edebilir? Sokaktaki her 8 kişiden birinin sabıkalı olduğu, toplamda 8,7 milyon kişinin poliste suç kaydının bulunduğu bu sistemde insanlar nasıl güvende yaşayabilirler? Her 19 dakikada bir kişinin adalete güvenmeyerek hakkını hukuki olmayan yollardan aramak istediği bu sisteme zerre miktarı güven kalmadığı açıktır. Tüm bu rakamlar ortada dururken, insanlığı ateş çukurunun kenarına sürüklemenin ötesine geçip uçurumdan aşağı iten bu yönetim şeklinin 100. yılını bekleyip planlarını onun bekasına bağlamak daha ne ile izah edilebilir?

Cumhuriyet, sizleri bu buhran ve bataklığa mahkûm eden sistemdir. Çocuklarınızı suç makinesi haline dönüştüren, yavrularınızın iffetini korumaktan ve sorunlarınıza sahih çözümler bulmaktan aciz bu sistem ile yöneticilerinizin sizi daha fazla oyalamasına izin vermeyin. 100 yıl geçse de emin olun değişen hiçbir şey olmayacak! Sizler Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın sizden razı olacağı, uygulandığında huzur ve sükûn bulacağınız İslâm’ın yönetim sistemi olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin ikamesi için çalışın ve yöneticilerinizi de buna davet edin. Allahu Teâlâ ne güzel buyurmuştur:

“Yoksa onlar cahiliye yönetimini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, yönetimi Allah'tan daha güzel kim vardır?” (Maide 50)

Evet, şimdi yazının en başındaki Koca Kafalar skecindeki dedeyi hatırlayın. Ne diyordu dede. “Bana babam, babama da büyükbabası anlattı.” Kabaca hesap yaptığınızda hangi zaman dilimine gelir tahmin edin. El-cevap: “Cumhuriyet öncesi döneme”. İşte huzur, İslâm Nizamı hayattan kaldırılıp, Kapitalist fasid nizam tatbik edilmeye başlandığı o zamandan beri bu toprakları terk etti.

Ama gelecek, ne zaman biliyor musunuz? Çok yakında…

“Çalışanlar, işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.” (Saffat 61)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz