SARAY KÜLTÜRÜ VE ‘AK’LANMANIN ÖTEKİ YÜZÜ

Emrah Akay

Büyük devlet nedir, Büyük devleti oluşturan argümanlar nelerdir, Büyük devlet nasıl olunur? Bu gibi sorular ilk devletin oluşumundan itibaren cevabı herkes tarafından aranan sorular olmuştur. İlk devletlerde “atalar kültü” de denilen yöneticiyi kutsama, yönetici grubunu “Tanrı’nın temsilcisi” olarak görme ve onun herkesten daha zengin ve daha güçlü olduğuna inanma, ona tâbi olmanın şeref olduğunu kabul etme, onun uğruna törenler, yüceltme merasimleri yapmanın kutsallığına inanma oldukça yaygındır. Bu dönemler yöneticinin ne kadar çok insanı himayesine alırsa o kadar güçlü olduğunu ispatladığı dönemlerdir. O dönemlerde (M.Ö. 375) Platon böylesi devlet anlayışına karşı çıkmış ve ideal devlet olarak tarif ettiği günümüz demokrasisini model olarak görmüştür. Bu model sonraki devletler içinde mihenk taşı olmuştur. Fakat buna rağmen Platon için devlette eşitlik değil sınıfsal farklılıklar söz konusudur. Devleti kural koyucu, militarist gücü elinde tutan, zorbalığa müsait, halkı kendi söylemlerini uygulamaya mecbur kılan yapısal bir aygıt olarak görmesi de onun demokrasiden taviz verdiğini göstermez. Zira onun tanımladığı devlet biçimi tam da günümüzün militan demokrasisini tarif etmektedir. İlk çağlardan günümüze kadar versiyon değiştirerek gelen demokrasi “Büyük Devlet” olgusu içerisinde önemli bir yerdedir. İslâm öncesi toplumlarda büyük devletin mikyası yöneticinin şöhreti olduğu kadar, halkın onun şöhretini arttırma mücadelesi ile doğru orantılı idi. İslâm sonrası toplumlarda ise bu mikyas Batı’nın en önemli alternatifi olarak Platon ile başlayan ve sonraları Yunan Felsefesi’nden de etkilenerek günümüze tam bir beşerî düzen olma özelliği ile gelen demokrasi olmuştur. Böylece Batı tüm dünyaya Demokrasi=Güç formülünü yutturmuştur. Fakat her nedense demokrasinin gücüne inanan ve güçlü bir demokrasi ile yola çıkan devletler asla devletlerarası arenada güçlü devletler olarak boy gösterememişlerdir. Örneğin demokrasi beşiği Amerika insan haklarını ihlal etme konusunda oldukça güçlüdür ve toplumsal bir adaletten yahut gelir dağılımından asla bahsedilemez. Özgürlükler konusunda sadece ferdî özgürlükler üzerinde duran ve diğer tehlikeli unsurlar karşısında militan demokrasi kılıcını çıkaran bir devlettir. İrili ufaklı devletleri bağımsızlık savaşına sokan ve bunda da oldukça yardımcı olan ABD’nin asla kendi himayesindeki ülkelere bağımsızlık vermeyeceği de bir gerçektir. Yine bir başka model ülke İngiltere’nin kraliyet ailesine verdiği maddî-manevi kıymetin demokrasi ile uzaktan yakından alakası yoktur. Hatta Birleşik Krallık ismini hâlâ muhafaza etmekte ve kendini “Güneşin Batmadığı İmparatorluk” olarak hafızalara kazımak istemektedir. Hülasa, devlet için Batı’dan ithal edilen yaklaşımlardan “büyük” ve “güçlü’” olma olguları gerçekte yanlış idrak edilmiş ve yanlış uygulamalara maruz kalmıştır.

Firavun yönetimindeki Mısır’da piramitlerin görkemli oluşu, Nemrut’un şatafatlı heykeller diktirmesi, sonraki dönemlerin büyük devletlerinden Çin’in büyüklüğünü korumak ve düşmanlarına korku salmak maksadıyla yaptığı Çin Seddi onun önemli büyüklük ölçülerinden biridir. Japonya’nın tam donanımlı askerî gücü ile büyüklük yarışına girdiği, Amerika’nın atom bombasıyla tehdit savurduğu, Rusya’nın yer altı kaynakları ile düşmanlarına boyun eğdirdiği, Almanya’nın sanayi hamleleri ile diğer devletlere yön verebildiği, İngiltere ve Fransa gibi devletlerin sömürge arttırma çabası II. Dünya Savaşı sonrasındaki büyük devlet olmanın en mühim argümanlarıdır.

Artık güç dengelerinin somut göstergelerle değil de fikrî ve siyasi unsurlarla belirlendiği 21.yy’da diplomasinin, algı yönetiminin, sosyal psikolojinin ve toplum mühendisliğinin gücü ve kudreti kökleştiren özelliği ister istemez devletlerin kültürünü belirler hâle geldi. Artık liderlerin varlıklarını ispatlama mücadelesi zulüm ve istibdat ile değil tebaa ile bütünleşme ve kaynaşma gereğini doğurdu. Yönetici taifesinin kibrini ve büyüklüğünü bırakıp ötekileşme kılığına bürünmesini zaruri kıldı. Ama her şeyden önemlisi de bir devleti diğer devletlerden daha güçlü kılan en etkili silah değişti. Bu silahı formüle etmek gerekirse A’nın normalde B’ye yaptıramayacağı bir şeyi B’nin kendi rızası ile yapmasını sağlamak diyebiliriz. İşte böylece ideolojinin devletlerin güç dengelerini değiştirecek en önemli silah olduğu anlaşıldı.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı A. Davutoğlu bizim bir cümle ile tanımladığımız “güç” kavramını “Stratejik Derinlik” adlı kitabında şöyle formüle ediyor: Güç=(SV+SP) x (SZxSPxSİ). Bu formülde etkisi az olan SV(Sabit Veriler; tarih, coğrafya, nüfus ve kültür) PV(Potansiyel Veriler; ekonomik kapasite, teknolojik kapasite ve askerî kapasite)dir. Ama etkisi çarpan değer olarak daha fazla olan SZ (Stratejik Zihniyet), SP (Stratejik Planlama) ve Sİ (Siyasi İrade)dir. Burada Stratejik Zihniyet ‘İdeoloji’yi, Siyasi İrade ise bu ideolojiyi tatbik etmedeki iradeyi temsil etmektedir. Aslında formül doğru sonuçlar verebilir. Bunun delillerini güçlü devletlerde görmekteyiz. Fakat maalesef ki tatbikatta Türkiye nezdinde bir emare mevcut değildir. Bu formülü ifade etmemizdeki temel sebep de aslında başlıkta da dediğimiz gibi AK’lanmanın öteki yüzünü göstermektir. Bakanların, başbakanın hatta cumhurbaşkanının tespitleri, söylemleri, yazdıkları, çizdikleri her şey ‘Ak’lanmanın bir yüzüdür. Ama ne yazık ki zihniyet ve irade denilen önemli özelliklerin başka unsurlarda aranması, başka beklentiler içine girilmesi kötü gidişatı bir türlü değiştiremediğimizin en acı yanıdır.

Böylesi bir tablonun yanı sıra binlerce yıl öncede kaldığını sandığımız ‘Saray Kültürü’ bu gidişatı değiştirmeye muktedir olacak mı? Bu çok görkemli, şatafatlı saray Türkiye’nin gücünü ve stratejik derinliğini arttıracak mı? Bu saray gerçekten de prestijimizi ve karizmamızı koruyacak mı? Evet, cevabını aradığımız bu saray Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerine inşa edilen 1000 odalı yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan başkası değildir. Değeri günümüz parasıyla 1 milyar 370 milyon TL olan aynı zamanda yanına 250 odalı bir evin de yapılması planlanan bu saray Rusya’daki başkanlık sarayı olan Kremlin’den yirmi kat, Amerika Birleşik Devletleri başkanlık sarayı olan Beyaz Saray’dan yedi kat daha pahalıdır. Peki, bu iki devletin sarayından daha maliyetli olmasına karşın bu saraylardan daha etkili ve daha fonksiyonel olabilecek mi? Bu saraylar kadar yaptırım gücüne sahip mi? Bu gibi soruların ardı arkası kesilmeyen, kafalarda oluşturduğu bulanıklığı çözemeyen sarayın inşa nedeni nedir? Bundan sonra hangi amaca hizmet edecektir?

İlk olarak diyebiliriz ki bu saray başta başbakanlık için düşünülmüştü. Sonra “Yeni Türkiye” hedefiyle yola çıkan AKP hükümeti ileriyi de düşünerek bunu daha sonraları adına “Başkan” diyeceğimiz kişi için tasarladı ve tıpkı diğer örneklerinde gördüğümüz gibi Başkanlık Sarayı için olması gereken hiçbir harcamadan kaçınılmadı. Ama her nedense “Halkın İktidarı” bu inşaatı gücü yettiğince halkından sakladı. Her açılışında binlerce insanı toplayan iktidar, saray inşaatının temel atma törenini bile yapmadı.  Hatta inşaat belli bir seviyeye gelene kadar kimsenin ruhu bile duymadı. Tüm bunlar yaşanırken “Nereden geliyor bu dümenin suyu?” sorusunu soranlara yetkili ağızlar “Bu saray halkın sarayı, isteyen gelir, görür ve kalır.” diyor. Yapımından haberi olmayanlar için yapılan bir saraydan bahsediliyor. Sonra eleştiri oklarına AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin "Bu tür yapılar ülkelerin prestij yapılarıdır. O bakımdan hangi paraya mâl olduğu konusu hiç önemli değildir." cevabını veriyor. Şahin’e şu soruyu sorsak nasıl cevap verirdi acaba; “Sizin defalarca kınadığınız İsrail varlığından korkmadan mazluma yardım götüren 10 vatandaşın katledildiğinde, askerlerinin başına çuval geçirildiğinde, bıçağınızın dayanacak kemiği kalmamasına rağmen o bıçağı o kemikten bir türlü kaldıramadığınızda bile, o saray yıkılan prestijinizi yeniden sağlayabilir mi?” Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise ismini soranlara bu sarayın ülkeyi “AK” günlere ulaştıracağı düşüncesiyle AK Saray ismini verdiklerini söylüyor ve ekliyor: “Bu ülkenin başbakanı yıllarca dört odalı bir evde kaldı ama kimse bir başbakanın sizin ve bizim yaşadığımız evler gibi klasik bir evde yaşamasını konuşmadı.” Yine aynı Adalet Bakanına şu soru sorulur muydu acaba; “Sizler görkemli Adalet Sarayları inşa ettiniz Avrupa’nın en büyük Adalet Sarayını yaptınız, peki bu saraylarınız adaleti tesis etmeye yetti mi?” Bir başka Ak Saray sorusu da eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e soruldu ve o şu cevabı verdi: “Kudüs işgal altındayken, Mescid-i Aksa’dan Müslümanlar kovulurken sizin Ak Saray ile ilgili soru sormanız doğru değil.” Peki doğru soruyu biz soralım: “Bu saray gasıp İsrail varlığına korku salabilir mi? Ya da bu saraydan necis Yahudilere ültimatom verilebilir mi?”

ABD’nin önde gelen haber sitelerinden Global Post’un verdiği bilgide saray için harcanan para ile (615 milyon dolar) neler yapılabileceği şöyle özetlendi;

1-Türkiye’de Suriyeli göçmen krizi çözülebilir.

2-Ebola hastalığı dünyada son bulabilir.

3-Suriye, Sudan, Kongo, Afrika ve Somali gibi milyarlarca dolar yardıma ihtiyaç duyan ülkelerde ihtiyacın büyük bir kısmı karşılanabilir.

4-Her Ankaralıya 136, İstanbulluya 44 ya da her Türk vatandaşına 8 dolar dağıtabilir.

5-24 bin 415 yeni öğretmen işe alınabilir.

 Tabii ki bizler ABD menşeli medya kuruluşlarının baktığı zaviyeden bakacak değiliz. Bizler Müslümanlar olarak İslâm’ın zaviyesinden bakmak zorundayız. İslâm Devleti’nin ilk dönemlerinde Hz. Ebubekir’in yöneticiliğinde devlet içerisindeki maddî sıkıntıyı bütün servetini hibe ederek çözmeye çalıştığını biliyoruz. Hiçbir adalet sarayı olmamasına rağmen Hz. Ömer’in adaleti nasıl tesis ettiğini de biliyoruz. Yine bizler devletin malının ümmetin malı olduğu bilinciyle nasıl titiz davrandığını ve ümmetin malını canından daha kıymetli gören halifeleri de biliyoruz. Mütevazı yerlerinden tüm dünyaya nizam veren sultanları da biliyoruz. Bizler Osmanlı Hilâfet Devleti’nin görkemli saraylarının, şatafatlı binalarının da haklarını nasıl iade ettiklerini ve gereğince nasıl kullandıklarını da biliyoruz.

Geçmiş devletlerden kalan kültür kalıntıları ile o devletler gibi kalkınmak asla beklenmemelidir. Zira günümüz devletlerinin kalkınmaları için tek çıkar yol ideolojilerinin olması ve onun tatbik edilmesidir. İdeoloji ile haykıran kalabalıkların meydanlarda çıkardığı ses, ideolojisiz liderlerin saraylarından söyledikleri cılız sözleri karşısında onlarca kat daha etkili ve anlamlıdır. Saraylar kişileri, kurumları ‘Ak’lamaya asla yetmez, zira ‘Ak’lanmak isteyenlerin özlerine dönüp akidelerinin gereğini yapmalarından başka yolları yoktur.

“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver, israfla saçıp savurma. Muhakkak ki saçıp savuranlar şeytanlara kardeş olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra 26-27)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz