MÜSLÜMANLARIN LİVA VE RAYE'DEN BAŞKA BAYRAĞI YOKTUR!

Mehmet Çetinbudak

“Siz insanlar içinde çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz” (Âli İmran 110)

Bu ayete baktığımızda şöyle bir soru geliyor akla; Bugün İslâm ümmeti nasıl insanların en hayırlısı olabilir?

Bugün maalesef Müslümanlar İslâm dışı zihniyetlerin etkisi ile tek bir ümmet olma özelliğini kaybetmiş ve farklı ideolojilere sahip insanlardan ayırt edilemez hâle gelmişlerdir. Oysa İslâm ümmeti insanların en hayırlısıdır ve Müslümanlar İslâm’ı anlayıp yaşamakta birbirlerine daima destek olurlar. Bu konuda birçok millete de önderlik ederler. Kâfir milletlere hiçbir zaman imrenmez, taklit etmez, hatta onlara benzemekten de kaçarlar. İslâm ümmetinin bugün nasıl bir durumda olduğu incelendiğinde ise, yabancı kültürün yöneticilerimizde, eğitmenlerimizde, hocalarımızda, dolayısıyla toplumumuzda ne kadar etkili bir rol oynadığı ve bunun için de hayırlı ümmet olma vasfını yitirdiğimiz, düşüncelerimizde, davranışlarımızda, duygularımızda açığa çıkmaktadır.

Yeniden insanlığın en hayırlıları olabilmek için baştan düşüncelerimizi ve duygularımızı İslâm’dan koparmaya çalışan, aramıza fitne sokmaya çalışan bâtıl fikirleri hayatımızdan dezenfekte etmeliyiz ki, İslâm’dan kaynaklanmayan hiçbir düşünceye imrenmeyelim.

O düşüncelerden bir tanesi de İslâm ümmetinin tek bir ümmet olmasına rağmen farklı renkte ve sembollerde bayraklar benimsemiş olmalarıdır. Kendi toplumunda halkları ırklarına göre ayıran Batı, elbette ki bu oyunu Müslümanlar üzerinde de oynamıştır ve bu parçalanmışlıktan faydalanarak tahakkümünü kurmuştur. Bugün, İslâmî değerleri mevcut laiklik düzene uyarlamaya çalışan sistem, İslâm ümmetini tek bir ümmet olma özelliğinden uzaklaştırma peşindedir. Böyle adi oyunlara karşı uyanık olan hayırlı İslâm ümmeti, İslâm’dan başka hiçbir ideolojide hayır olmadığını ve Müslümanlara hayır getirmeyeceğini bilir. Bu konuda hatalı gördüğü kardeşlerini kötülükten nehyetmeyi de bir sorumluluk bilir.

Her konuda olduğu gibi, bir bayrağı benimsemeden önce de bayrağın ne olduğunu araştırmalı, yani Allah’ın kitabına ve Rasul’ün Sünnetine başvurmalıdır.

Hayırlı ümmet olma yolunda olan bizler Rabbimizin izin verdiği konularda ihtilaflar yaşayabiliriz. Bu gayet normaldir. Fakat ihtilaf etmememiz gereken konular da vardır, özellikle de aramızda fitne ve düşmanlığa sebep olan konular. İşte bu konulardan bir tanesi de bayrak konusudur. Yani tek bir yaratıcıya inanan, tek bir kitaba inanan, tek bir Rasul’ün ümmeti olan bu hayırlı insanların tek bir bayrakları olmalıdır. İnsanlar içerisinden çıkarılmış bu hayırlı ümmetin şeriatın hükümlerini ve İslâm ümmeti olma vasfını iyi yaşaması gerekiyor ki bugün mahkûm değil, hâkim olabilsin.

Bugün dünya ve İslâm beldelerinin yöneticileri Müslümanları nasıl tarif edeceklerini, ne gibi bir karalama yapıp yargılayacaklarını düşünüyorlar. Oysa bir Müslümanı ilgilendirecek olan tek şey Allah’ın ne dediğidir. Ne diyordu Rabbimiz; “Sizler insanlar içinde çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” Dolayısıyla İslâm’a inanmayanların bizim hakkımızda ne söyleyeceklerinin bir önemi olmamalıdır. Hiçbir güç bizim sınırlarımızı ırkçılıkla veya milliyetçilikle parçalayamaz. Bize öğretilen farklı renkteki ve semboldeki bayrakların hepsi de şeriatın tasvip etmediği bayraklardır. Çünkü bunlar milliyetçiliği çağrıştıran ve Allah Rasulüne ait olmayan bir uygulamadır.

Bugün Müslümanların yaşadıkları devletlere baktığımızda her birinde ayrı bir bayrak görmekteyiz. Oysa şeriat bize tek bir devletin tebaası olmayı farz kıldığı gibi kullanacağımız bayrağı da göstermiştir.

Rasulullah’ın Medine’de kurduğu İslâm Devleti’nde nasıl bir bayrak belirlendi ve benimsendi, Allah’ın izni ile en yakın zamanda kurulacak olan İslâm Devleti’nin bayrağı nasıl olmalıdır, sorusuna cevap arayacak olursak;

Liva ve Râye lügatte alem [العلم ] olarak geçer. Kamus-ul Muhît’in [ رَوِيَ ] maddesinde şöyle geçti: “...Râye âlemdir ve çoğulu Râyâttır. [رايات ]”

[ لَوِيَ ] maddesinde ise şöyle geçti: “...Liva âlemdir, çoğulu Vuyâ’dır. [ألوية ] ”

Sonra şüphesiz Şâri [Şeriat koyucu] bunların her birine kullanıldığı yere göre şer’î bir mânâ verdi.

Şöyle ki; Beyaz Liva, üzerine siyah olarak [لا إله إلا الله  محمد رسول الله] La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah yazılı olandır. Liva ordunun emîrine veya ordunun komutanına bağlanır. Bu onun yeri için bir alamettir. Her nereye yerleşirse yerleşsin, bu liva ona eşlik eder.

Livanın ordunun emîrine bağlanmasının delili şudur:

“Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem fetih günü Mekke’ye beyaz bir liva ile girdi.” [İbn-i Mâce]

Nesâi Enes’ten şöyle rivayet etti:

“Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem Usâme İbn Zeyd’i Rumlarla savaşacak olan orduya komuta etmesi için tayin ettiğinde, onun livasını kendi eliyle bağladı.”

Siyah Râye, üzerine beyaz olarak [لا إله إلا الله  محمد رسول الله] La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah yazılı olandır. Râye, (tabur, tümen ve ordunun diğer birimleri gibi) ordu birliklerinin komutanları ile beraber bulunur.

Bunun delili, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Hayber’de ordunun komutanı iken söylediği şu kavlidir:

“Yarın râyeyi Allah ve Rasulü’nü seven ve Allah ve Rasulü’nün de kendisini sevdiği bir adama vereceğim. Böylece Ali’ye verdi.” [Muttefekun aleyh]

O zaman Ali Kerram Allahu Vechehu’ya orduda bir taburun veya birliğin komutanı olarak itibar ediliyordu.

Keza Harîs İbn Hassan el-Bekrî’nin hadisinde şöyle geçti:

“Medine’ye geldiğimizde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i minber üzerinde ve Bilâl’i de Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in elleri arasında kılıcı kendi elleri arasında tuttuğunu ve siyah râyelerin dalgalandığını gördük. Böylece bu râyelerin ne olduğunu sordum. Dediler ki, Amr-u İbn-ul As gazveden döndü.”

Dolayısıyla “siyah râyeler gördük” demek, orduda birçok râyeler bulunuyordu demektir. O zaman ordunun komutanı tek kişiydi ve o Amr-u İbn-ul As idi. Bu demektir ki tugayların ve birliklerin komutanlarının yanında râyeler vardı.

Bu nedenle liva ordunun emîrine bağlıdır ve râyeler de ordunun kalanı, tümenleri, tugayları ve birimleri ile birliktedir. Böylece orduda tek bir liva bulunur ama ordunun tamamında birçok râyeler bulunur.

Öyleyse liva başkası değil ancak ordunun emîrinin alemidir (sancağıdır) ve râyeler de askerlerle birliktedir.

Liva ordunun emîrine bağlanır ve onun karargâhının üzerindeki bir alemdir. Yani o ordunun emîrinin karargâhına aittir. Fakat muârakede; muârakenin emîri -o ister bizzat ordunun emîri olsun isterse ordu emîrinin tayin ettiği bir başkası olsun- kendisine savaş esnasında meydanda taşıması için râye verilir. Bunun içindir ki râye, Umm-ul Harb/savaşın anası olarak isimlendirildi. Zîra o meydanda muârakenin komutanı tarafından taşınır.

Bu nedenle gerçekleşecek bir savaş halinde, muârakenin komutanında tek bir râye olacaktır. Bu, o zamanlar herkes tarafından bilinen bir meseleydi ve yükseltilmiş duran râye muârake komutanının kuvvetliliğinin bir delîli idi. Bu da orduların savaşlarının örflerine göre idârî bir düzenlemedir.

Daha haberi askerlere ulaşmadan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem insanlara Zeyd’in, Câ’fer’in ve İbn Ravâha’nın şehâdetini îlan ediyordu:

“Zeyd râyeyi aldı ve vuruldu, sonra Ca’fer onu aldı ve o da vuruldu, sonra İbn Ravâha onu aldı ve o da vuruldu.”

Fakat barış halinde veya muârake sona erdiğinde, -Amr-u İbn-ul As ordusu hakkındaki Harîs İbn Hassan el-Bekrî hadisinde geçtiği gibi- ordunun birlikleri, tümenleri, tugayları ve diğer birimleri tarafından yükseltilmek üzere râyeler orduda dağıtılır.

İslâm’da ordunun komutanı Halife’dir. Bunun içindir ki şer’an onun karargâhı üzerine liva çekilir. Çünkü liva ordunun emîrine bağlıdır. Yine Halife’ye devletin müesseselerin reisi olarak itibar edilerek daru’l Hilâfet üzerine (idari olarak) râyenin çekilmesi de câizdir.

 

Devletin cihazlarına, müesseselerine ve idarelerine gelince; bunlar üzerine -liva olmaksızın- yalnızca râyeler çekilir. Zira liva yerinin bir alameti olarak sadece ordunun komutanına hastır.

Evet, liva mızrağın ucuna bağlıdır, onun üzerine sarılıdır ve orduların sayısınca ordu komutanlarına verilir. Dolayısıyla birinci, ikinci ve üçüncü ordunun komutanlarına aittir... Ya da Şam, Irak ve Filistin ordusunun komutanına aittir... Ya da Haleb veya Humus veya Beyrut ordusunun komutanına aittir... Ordulara verilen isimlere göre böylece devam eder.

Liva esasen mızrağın ucuna sarılmalı ve gerekmedikçe açılmamalıdır. Mesela daru’l Hilâfet üzerinde açılır, zira o önemli bir yerdir. Yine barış zamanında orduların komutanlarının üzerinde... Fakat askerlerin komutanlarının karargâhlarının bilinmemesi gereği gibi güvenlik şartları onun açılmamasını gerektirirse, açılmaz ve sarılı kalır.

Râye’ye gelince; o bugünkü bayraklar gibi rüzgârın dalgalandırmasına bırakılır. Bunun için devletin dairelerine tevdi edilir.

Benzer şekilde özel müesseselerin ve sıradan insanların da râye taşımaları ve bilhassa bayramlar, zaferler ve benzer münasebetlerde müesseselerine ve evlerine asmaları mümkündür.

Sonuç olarak bizler bir tek ümmetiz ve dolayısıyla tek bir ümmet olduğumuzu hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın bu râyeyi yükseltmek ile yapacağız ki bu râye Hilâfet’i sembolize etmektedir.

İslâmî hayatı yeniden başlatmak için, İslâm ile değişim için çalışmak farzdır, üzerimizdeki en büyük sorumluluktur ve bu insanın hükmedebildiği dairedeki amellerindendir.

Değişimin yeri ve zamanının belirlenmesi işi, insanın hükmedebildiği dairenin dışında kalır, yani bu konu Allah’ın elindedir. Bu yüzden ümitsizlik, pasiflik yani Allah’ın vadettiği değişim için çalışmamak kati bir şekilde caiz değildir.

Zaferin kendisini bekletmesi demek, bu yolda çalışanların yanlış yolda olduğu anlamına gelmez, çünkü ancak bu konu Allah’ın iradesine bağlıdır. O, her şey için bir sünnet belirlemiştir.

Muhakkak ki, Allah nusretini/yardımını uyuklayan tembellere nasip etmez. Allah, bunu doğru, imanlı, davasına sadıklara nasip eder. Gayret bizden, muvaffakiyet/zafer Allah’tandır.

Bizler, sömürgeci kâfirin ve avenelerinin Hilâfet kelimesini duymaya katlanamadığının, siyah olsun beyaz olsun üzerinde La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah yazan bayraklarımızı görünce beyinlerinin kaynadığının farkındayız. Peki, onların durumu Allah’ın izniyle hiç hesap etmedikleri, gelmesi çok da uzak olmayan o günde, Hilâfet kapısını çalıp liva ve rayelerini göklerde dalgalandıran İslâm ordusunu karşısında gördüğünde nasıl olacak acaba?


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz