RADİKAL BATI’NIN, ILIMLI TERÖRİSTLERİ!

Cahit Toprak

“Terör ve terörizmin tarihi” isimli bir kitap yazmak istesem ve önsözüne terörün tanımını, “bir fikrin toplum tarafından benimsenmesi için sözlü olarak davetinin yapılmasına denir” diye bir tarifle başlasam, sanırım en ilginç kitaplar sıralamasında ilk 10’a girer. Dünyada hani hep böyle ilgi çekici rekorlar vardır ya! Sonrasında ödüller ilginçlikte haddi aşanlara “en çok”, “en fazla” ve böylece enlerle dolu rekorlar sayfası oluşturulur. Hani ben de en iyi “terör” tarifini yapabilir miyim diye düşünmedim değil. Zaten tarifler, ariflerin ve bilginlerin kitaplarından önce derlenir, sonra vurgulu kelimeler cımbızla çekilir, ardından hepsinden derlenmiş yeni bir tarif yapılır. Ve sözüm ona bu tarif, yeni yazan kişiye ait bir tanım oluverir.

Aslında ölçüsüz, dağınık, kanaatsiz ve gelişigüzel tarifler hep bu metotla ortalığa çıkar. Bir de isminin başında Prof, Doç, ve Dr. gibi kazanılmış ve hak edilmiş! sıfatlarla övülmüşse o kimseler, en doğru tarif onlarındır. Çünkü onlar mürekkep yalamış, yalansız bir hayatın temsilcileridir öyle ya. Oysa tarifleri doğruya yakın kılan, akıl ve vakıayla uygunluğu, sahip olduğu temel düşünce yapısıyla uyumluluğu ve hayatın gerçekleriyle- realiteyle- mütecanis oluşudur. Yeni, kuşatıcı ve çerçevesi net ve kalın çizgilerle çizilmiş yeni tarifler yapılıncaya dek tüm toplumlarda kabul görür.

Tarifler genellikle, tarif yapılmaya ihtiyaç hasıl olduğunda üzerinde düşünülen ve halihazırdaki vakıaların kelimelerle ifade edilmeleridir. Terör ve terörist kelimeleri de bu vakıadan etkilenmiş ve maalesef yüzleri kızarmış iki kelimedir. “Sözle bir fikre davet terör, davet ederken ısrarcı olmak da terör faaliyetleri kapsamına girer” desem bu tarif toplumlar tarafından kabul görür mü? Veya “Bir düşüncenin sözlü olarak propagandasının yapılması terör faaliyetidir” desem, kendi düşünsel kimliği ile toplum içinde varlık göstermeye çalışan her bir bireyin bu tarif karşısındaki konumu ne olur? İşte bu kelimelerin kimi toplumlarda -Türkiye gibi- siyasi gücün güdümünde olan yargı erki açısından bu şekilde tarif edilmesi -zımnen-  başka toplumlarda gülünç ve absürt olarak karşılığını bulabilir. Doğal olarak her neyin tarifi yapılacaksa hudutlarının belirgin kılınması gerekir.

Oysaki dünyada terör, terörist, terör faaliyetleri gibi tümceler kullanıldığında, bunlara hakikatte vakıadan etkilenerek ortaya konulmuş yığınlarca anlamlar yüklenmiştir. Hatta Türkiye’de bir kısım akademisyenler de benzer tanımlamalara yakın anlamlar yüklemişlerdir. “Sosyal ve siyasal amaçları” da içine alacak şekilde şiddet tehdidini de terör sınıfından addedenler olduğu gibi(1). “Halkın direnişini kıracak her türlü davranış”(2) şeklinde tarif edenler de olmuştur. Ancak yaptığım araştırmada en ilginç tarifi “İsrail” Başbakanı Netanyahu’nun yaptığını gördüm. O “demokrasilerin içerisinde yeşeren bir hastalık” olarak tarif ederek, demokrasiyi benimsemeyen tüm kesimleri hastalıklı terörist bireyler olarak görecek kadar şizofren ve bir o kadar da ironik bir yaklaşım sergilemiştir.

Terörün tanımını yapanlar ortak bir yönüne sürekli olarak vurgu yapmışlardır ki o da “kasıtlı şiddet hareketleri” tabiridir. Buna “planlı ve hukuk dışı”(3), belli düşünce ve davranışları benimsetme”(4), “belli bir iktidara ya da siyasal amaca baskı”(5) ve “toplumun mevcut düzenine karşı”(6) gibi eylemlere binaen bu şiddet hareketlerini yapanları tavsif etmişlerdir.

Bir de şiddeti meşru şiddet ve gayri meşru şiddet şeklinde tasnif eden zevatlar çıkmıştır ki bunlara göre eylem aynı olsa da- yani şiddet içerse de- devlet tarafından işleniyorsa meşru, halkın belli bir kesimi tarafından devlete karşı veya topluma karşı işleniyorsa bu gayri meşrudur. Örneğin TV kanallarında İsrail, Filistin’in herhangi bir kentini bombaladığında bu eylemi “operasyon” olarak ekranlara taşınırken, benzer eylemi Hamas yaptığında -yani Tel Aviv’e bir füze fırlattığında- bu olay ekranlarda “saldırı haberi” olarak yansıtılır. Bu da meşru olup olmamasının ne derece kanıksandığının bir göstergesi olsa gerek.

Aslında bu ayrımın yapılmasını gayri meşru olarak başka devletlerin hakkına tecavüz eden, saldırgan ve uluslararası hukuk normlarına aldırış etmeyen devletlerin popüler hâle getirdiğini söyleyebiliriz. Bu böyledir zira; kendi yaptıkları şiddeti aklamanın en kestirme çözümü, bunu yasal ve hukuki zemine taşımaktır. 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1368 ve 1373 sayılı kararları, ABD’nin bireysel veya müşterek meşru müdafaa hakkının olduğunu kabul etmektedir. Ancak ABD’nin sadece kendini müdafaa için Afganistan’a saldırdığını ve Afganistan rejimini hasım olarak görüp değiştirmek istemediğini kim söyleyebilir? Elbette bu sadece 11 Eylül saldırılarının ABD’ye sağladığı yeni savaş stratejisiyle uyumlu bir planın “meşru müdafaa” zeminiydi. Ancak bu zemin sonraları çok kayganlaştı ve devletleri, masum Müslümanları ve rejimlerinde sorun olduğu varsayımından hareketle tüm İslâm coğrafyasını etkiledi. “Ya benimlesin ya düşmansın” sloganıyla adeta kendi ideolojisini benimsemeyen her grup ve birey fiili eylemsizlik içinde olsa bile, potansiyel bir teröristtir ABD nazarında.

Batılılar açısından meşru, Müslümanlar açısından ise gayri meşru olan Bangladeş’teki Şeyh Hasina Hükümeti’nin kendi bölge halkına uyguladığı şiddet “isyancılara operasyon” kapsamında değerlendirilirken, Filistin’de canı, malı ve ırzını korumak gayesiyle kendini savunan bir gencin amelleri “terörist faaliyetler” kapsamında değerlendirilecektir. ABD’nin meşruiyet anlayışı, Hiroşima’ya ABD adına bomba atıp, 150 bin insanın canına mal olan pilotun heykelini bir müzenin girişinde kahraman olarak diktirirken, aynı ABD yıllarca Rus işgaline karşı bir halkın canını korumak için mücadele eden, sonrasında ABD’nin Afgan işgalinde kendisine karşı da savaşmış olan Usame Bin Laden’i terörist olarak görecektir. 

Burada sadece terör tanımından yola çıkarak bir düşman icat etmek yok. Göz ardı edilmemesi gereken önemli bir nokta var ki; terörün İslâm’la ilişkilendirilerek bir toplumsal kamuoyunun oluşturulduğu gerçeğidir. İslâm’la ilişkilendirirken ise, kendine has bir hukuku da içinde barındıran “cihat” kavramıyla Müslüman kimliğinin itibarsızlaştırılmasından söz edebiliriz. Öyle ki; Müslümanlar velev ki fiili bir davranış içerisinde olmadıkları durumlarda da “cihatçı düşünce” “radikal Müslümanlar” ve “aşırı dinci” gibi kavramlarla toplumların bilinçaltına dışlanması gereken terörist fikirli kişiler yaftasıyla dışlanmaktadırlar.

Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer Totaliter ideoloji sahibi yıkıcı cihadî terörizmin yalnızca Batılı toplumlar için değil, bilakis ilk etapta Arap ve İslâm dünyası için saçtığı çok büyük bir tehlike” olduğundan söz etmektedir. Bu cümlelerin anlamını tefsir etmeye gerek yok sanırım. “Cihat, eşittir terör” diyerek, dünyada kapital sermayedarların sırtlanlaşmış saldırılarına “eyvallah” etmeyen Müslümanları peşinen terörist ilan etmektedir. Daha fazla servet ve daha fazla kanla zengin olan Batı’nın bu alçakça bakışına anlam verebiliriz. Nitekim hayat membaları Müslüman coğrafya olunca, bu servet değerindeki pınarların sahipleri elbette korsan görünecektir onlara.

Eğer onlar radarlara yakalanırlarsa, üzerlerinde kahrolası SAM füzelerini patlatacağım. Onlar biliyor ki, biz onların ülkelerinin ve hava sahalarının sahibiyiz. Onlara bizimle yaşamanın ve konuşmanın adabını göstereceğiz ve onlar Amerika’nın ne kadar büyük olduğunu anlayacaklar. Bu çok güzel bir şey. Özellikle burada ihtiyacımız olan petrolün bol olduğunu bilmek daha da güzel”(7). Bir ABD generalinin bu sözleri aslında gerçek teröristlerin kimler olduğunu deşifre eden sözlerdir. Rabbimiz;

 

“Buğzları (kin ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür.” (Âli İmran 118) diye buyurmaktadır.

İşte, düşmanlıkla bir halkın mukaddesatına saldıran ve bunu ağızlarıyla da açıkça ifade eden bu Batılı güçler yazımızın girişinde tavsif edilen terör tanımlarıyla ne kadar da uyum içinde olduklarını aslında kanıtlamaktadırlar. Hatta şu sözlere bakın, Bu gerçekten bir blöf değil. Bundan korkunç zevk alıyorum”(8). Ve hatta şu söze bakın: Geçen akşam Rambo’ların görülmesinden sonra, önümüzdeki süreçte yaşayacağımız mutlulukları biliyorum”(9). Zevk için insan öldürmek, mutlu olmak adına kilometrelerce kıtalar aşarak ülkeleri işgal etmek, ancak ruh sağlığını yitirmiş ve terörist faaliyetleri içselleştirmiş ve meslek haline getirmiş kimselerin yapabileceği bir şeydir.

Hatta terör faaliyetlerini sınır tanımazlık şeklinde rutin işlerinden bir iş gibi gören devlet profilleri de yok değil. “Var mı yan bakan?” edasıyla dünyayı evi gibi gören bir devlet terörü görmezden gelinemez. Savaşı başlatan ve durduran, hiçbir karşı söze ve muhalif sese tahammül gösteremeyen, hele hele farklı ideolojik sesleri silahla linç etme yolunu seçen bir devlet anlayışı dünyaya huzur ve refah getiremez. Aslında bütün dünya bunun farkındadır.

Bu noktada kısa bir fasıla verip, hiçbir terör tanımıyla uyuşmayan, silah kullanmayı benimsemediği halde “terör” sınıfından değerlendirilen trajikomik bir yargılama örneği vermek istiyorum.

Türkiye’de son dönemlerde kendilerine yapılan hukuksuz ve mesnetsiz yargılamalara karşı “Yargı Zulmüne Dur De” kampanyası düzenleyen Hizb-ut Tahrir partisinin kararlı duruşundan bahsetmeden geçemeyeceğim. Zira söz konusu parti yukarıda detaylı olarak zikrettiğim, terör tanımında olmasına gerekçe oluşturacak en küçük bir şiddet hareketinde bulunmadığı hâlde yüzlerce Müslüman genç, sırf siyasi fikirlerinden ötürü “terör” kapsamında yargılanmaktadır.

Türkiye’de bu gençlere “nasıl bizim gibi düşünmezsiniz, nasıl demokrat olmazsınız, nasıl Hilâfet istersiniz, sizin Hilâfet istemeniz makul bir istek değildir. Bizim gibi düşünmelisiniz” denilerek adeta “bizden değilsen, yoksun” muamelesi yapılmaktadır.

Şimdi örneklik teşkil etmesi açısından Türkiye’deki bu garip hadiseyle, dünyayı insanlığa dar eden terör devletlerinin insanlık dışı muamelelerini karşılaştırma gereği doğmuştur.

Sorulması gereken ve belki de cevabı sorunun içinde olan özet sorular şunlardır: 

“Taleplerimi nasıl yanıtsız bırakırsın”(10) diyerek Afganistan’a savaş ilan eden, kentlerini bombalayan ve 50 bin kişiyi hayattan koparan ABD ve Müttefikleri mi terörist? Yoksa dünyaya bu cürümleri ifşa etmekten başka silahı olmayan Hizb-ut Tahrir isimli bu parti mi?

“ABD’nin Orta Asya’da daha önce hayal edilemeyecek ölçüde çıkarları ve varlığı olduğunu”(11) söyleyip neredeyse her gün Pakistan topraklarını insansız hava araçlarıyla tarumar eden, terör yuvası gerekçesiyle camileri bombalayan ABD mi terörist yoksa “Müslümanların topraklarını kâfirlerin tahakkümünden kurtarın”(12) diyen Hizb-ut Tahrir isimli siyasi bir parti mi?

“İsrail'in kendini savunma hakkı vardır’’ diyenler, koltuklarına yaslanmış vaziyette çocukların ölümünü seyreden, neredeyse her Ramazan’da sahur vakti evleri bombalayan İsrail mi terörist yoksa İsrail’i devlet olarak tanımanın, onunla ticari anlaşmalar yapmanın, işgaline rıza göstermenin haram olduğunu dile getiren ve bu sözü söylemekten başka da silahı olmayan Hizb-ut Tahrir mi?

Hem Amerikan hem de İngiliz istihbarat servisleri, ortak terörizm tarifi yaptılar ve şöyle dediler: Siyasi gayeler için sivil hedeflere karşı şiddet kullanmak”(13). O halde  “22 ülkenin sınırı ve rejimi değişecek”(14) diyen kim? Rejimleri değiştirmek için silah kullanmak terörizm ise, ABD bunu Irakta, Afganistan’da yapmadı mı? Fransızlar bunu Cezayir’de yapmadı mı? İngilizler bunu 100 yıl boyunca Hindistan da yapmadı mı? El cevap: Evet. Peki terörist kim?

Halkları sömürgeleştirmek için silah zoruyla o ülkenin servetlerini çalan, yağmalayan, çocukları yetim, eşleri kocasız bırakan ve yıllardan beri türlü terör bahaneleriyle ülkeleri işgal eden devletler mi terörist? Yoksa fitne ve fesadın merkezi Avrupa ve Batıya karşı Müslüman kardeşlerinin vahdeti için canla başla çalışan Hizb-ut Tahrir partisi mi?

İslâm ümmetinin çocuklarını Kürt-Arap ayırımına tâbi tutarak, onlardaki akide bağlarını koparmak için nifak tohumları saçan ve 2003 yılından beri işgal etmiş olduğu Irak’ta çatışır vaziyette bırakan, 1 milyona yakın masum Müslümanın katledilmesine sebep olan Amerika ve koalisyon güçleri mi terörist yoksa “milliyetçilik bağı fâsid bir bağdır”(15) diyerek ümmetin gençlerinin ancak akidesiyle yekvücut olabileceğini söyleyen Hizb-ut Tahrir partisi mi?

1948 yılında İslâm ümmetinin kalbine Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın Kur’an’da “Çevresini mubarek kıldığımız”(16) diyerek övdüğü Mescid-i Aksa’da zulüm ve katliam yapmadan tek bir gün geçirmeyen İsrail ve onları oraya yerleştiren İngiltere mi terörist yoksa “Kudüs kan ağlarken, Mescid-i Aksa işgalci Yahudilerin cürümlerinden inim inim inliyor” diyerek ümmete veryansın etmekten başka silahı olmayan Hizb-ut Tahrir partisi mi?

Bosnalı Müslümanlara yapılan zulme ve kıyımlara yıllarca sessiz kalan, erkeklerine toplu kıyımlar yapan, kadınlarına saldıran Sırplar terörist değil mi?

Afganistan’da sözde güvenliği sağlamak adına masum insanların kanına giren Nato, terörist değil mi?

Sudan’a barış elçisi olarak giden, masum insanların tarlalarını ateşe veren, topraklarını zorla gasp edip milislere hediye eden “Barış Gücü” terörist değil mi?

Onların terörist olduğunu, Müslümanların ise uykuda olduğunu Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle tasvir etmektedir;

“Bir gün gelecek (kâfir) milletler sizin başınıza oburların yemek çanağına üşüştükleri gibi üşüşecekler. Dediler ki; O gün biz az olacağımız için mi böyle olacak ya Rasulallah? Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem dedi ki; Hayır o gün siz çok olacaksınız, lakin siz selin üzerinde sürünüp giden çer çöp gibi olacaksınız. Zira Allah heybetinizi (korkunuzu) düşmanlarınızın kalbinden çekip alacak ve sizin kalbinize vehn yerleştirecek. Dedikler ki; Vehn nedir ya Rasullallah? Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem dedi ki; Dünya sevgisi ve ölümü kerih görmek (ölüm korkusu).” (Ebu Davud)

Evet, terörün tanımı ve teröristin kim olduğu artık zihinlerde tasvir edilebiliyor. Zaten bir kavramın mefhum haline gelmesi için zihinde tasvir edilebilir olması da yetmektedir. Umarım ki; gündemimize sokuşturulan her kavrama bakışımız, sahih bir nazarla olsun.

Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet edilen bir hadis ile yazıma son vermek istiyorum.

“İnsanlara öyle aldatıcı yıllar gelecek ki o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de yalanlanacaklardır. O zaman hainlere güvenilecek, güvenilir olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır. Dediler ki: Ruveybida nedir? Buyurdu ki: Kamunun işleri hakkında aşağılık adamdır!"(17)

 

1-W.T.Mallison

2-Fransız Petit Robert Sözlüğü

3-Sulhi Dönmezer ‘Her Yönüyle Tedhiş’’- Son Havadis- 1977

4-Mevlüt Bozdemir ’Terör Mü Terörizm Mi?’ Sbf Basım Ve Yayım Yük Kur. 1981- Ankara

5-Köksal Bayraktar ‘Siyasal Suç’ İst. Huk. Fak. 1982

6-Şükrü Alpaslan ‘Hukuk Ve Kriminoloji Açısından Tedhişçilik’ İst Teknik Yay.  Sf:4

7-ABD Deniz Generali William Looney’in, 30 Ağustos 1999’da Washington Post Gazetesine Verdiği Demeci

8-Colin Powell’ın, 1991’deki “Çöl Fırtınası Operasyonu” İsimli Terörist Saldırıda, Birçok Iraklı Sivilin Amerikalılar Tarafından Katledilmesi Hakkında Kendisine Sorulan Bir Soruya Verdiği Cevap

9-Eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Daily Express Gazetesinde, 2 Temmuz 1985 Tarihinde Yayınlanan Sözleri

10-7Ekim 2001’de George W. Bush Düzenlediği Basın Toplantısında Sarf Ettiği Sözler.

11-Utsam Raporu- ABD Afganistan Ve Irakta Terörle Mücadele Politikası -Ocak 2010

12-Hizb-Ut Tahrir- 2014/07/01 Tarihli Pakistan’la Alakalı Bir Beyandan Alıntıdır.

13-1979İki İstihbarat Servisinin Ortak Açıklaması

14-Condoleezza Rice- 2003

15-Http://Www.Hilafet.Com/Html/Ktplr/Ktplr.Html

16-İsra-1

17-[Ahmed Tahriç Etti]

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz