14 ARALIK KİRLİ SİYASET OPERASYONU

Emrah Akay

Herkesin bildiği gibi 2013 yılının 17 Aralık günü Türkiye’deki birçok kuruma yerleşmiş olan Cemaat bürokrasisi AKP hükümetine unutamayacağı bir hamle yaptı. Yapılan operasyonla hükümetin üç bakanının rüşvet yoluyla yolsuzluk yaptığı ortaya çıktı. Bu üç bakanın çocukları gözaltına alınıp sahip oldukları mal varlığının bu yolsuzlukla elde edildiği anlaşıldı. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın kolundaki 700 bin TL’lik saatten, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğluna zimmetlediği paralara, Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın kısa sürede elde ettiği servetten, Halk Bankası genel müdürünün evinde çıkan para dolu ayakkabı kutularına kadar çok şey konuşuldu, yazıldı, çizildi. Yine dönemin Başbakanı Erdoğan’ın oğlu ile yaptığı telefon konuşmaları ve arkasından diğer yolsuzluk belgeleri derken 11 yılını dolduran AKP hükümetinin bugüne kadar hiç görmediği bir itham ile muhatap olması bir anda dengeleri alt üst etmişti. Hükümet güçlü bir karşı koyma göstermeden bir hafta sonrasında 25 Aralık tarihinde Cumhuriyet savcısı Muammer Akkaş ikinci bir operasyon için düğmeye bastı. Kara para aklama ve yolsuzluklarla ilgili ikinci dosya için otuzdan fazla gözaltı kararı çıkarmasına rağmen hükümet tarafından bu karar iptal ettirilip dosya, istedikleri başka bir savcıya intikal ettirildi. Buna rağmen savcı bu dosyayı mahkeme kapısında gazetecilere dağıtarak en azından kamuoyu olmasını sağladı.

Yine bu süre içerisinde MGK toplantısının dinlenerek Suriye ile ilgili konuşulanların dışarıya sızdırılması Cemaat tarafından bir şantaj olarak kullanıldı. MİT’in Suriye’ye giden tırlarını Cemaat içerisindeki polislerin durdurması ile başlayan MİT-Cemaat çatışması bu operasyonların ilk adımıydı. Sonrasında dershanelerin kapatılma düşüncesine karşılık MİT’e yapılan Cemaat baskını bu fitili iyice ateşledi ve yangının temel müsebbibi oldu. Fakat görünürde bu yangından somut olarak hükümet çok fazla etkilenmedi. Hükümet aleyhinde kullanılabilecek birçok ses kaydı Cemaatin elinde patladı. Elindeki medya ve otorite gücünü iyi kullanan hükümet başta HSYK olmak üzere Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması gibi yargıdaki yasal düzenlemeler ile hukuksal anlamda elini güçlendirirken, kolluk kuvvetlerinde yapılan bir dizi atamalar ve tayinler ile kendisine itaat edecek emniyet supabı oluşturdu. TİB, TÜBİTAK gibi kurumları etki altına alarak internette yaptığı düzenlemelerle aleyhine yayınlanan sosyal paylaşımları takibe aldı ve önledi. En önemlisi de kendini aklamanın en iyi yolu olarak yerel seçimleri hedef gösterdi ve aldığı oy oranı ile yerel yönetimleri büyük oranda kazandı. Böylece farklı bir yol ile yolsuzlukların üstünü örtmüş oldu. Kaybedeceği anlaşılan Cemaatin yeniden menfaat sarmalında kalarak bütün parçalarını kaybetmemesi için ABD’den gelen uzlaşma ve barışma istekleri reddedildi. Fethullah Gülen’in barışma dilekçesine hükümet kanadından sert dille eleştiri gelerek çok sevdiği ülkesine dönmesi talep edilse de tabii ki değişen bir şey olmadı. Sonrasında R. Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçiminde karşısındaki ortak adaya rağmen yüzde 52 gibi bir oyla elini güçlendirdi ve hakkındaki ithamlara cevap vermiş oldu. Her ne kadar bakanları istifa etmiş, haklarındaki ‘hırsız’ ithamlarına makul cevaplar verememiş olsalar da seçim yoluyla aklanmaya giderek halkı adeta bu yolsuzluğa sahip çıkar hâle getirmişlerdir. İşte bu vesileyle MÖ 600 yılından günümüze ışık tutan Yunan mütefekkir Solon’un şu sözünü bir kez daha hatırlatalım:

‘‘Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, yasaklanırdı.’’

Yaşananların tuhaflığı bu kadarla da sınırlı değil maalesef. Hükümetin sonuna kadar desteklediği Ergenekon operasyonlarında dönemin başbakanı Erdoğan’ın “ben bu operasyonun savcısıyım” dediği soruşturma sonucunda Cemaatin hapse attığı onlarca sanığın müebbet hapis cezası almasına rağmen serbest bırakılması da hükümetin günah çıkardığının göstergesidir. Yine AKP’li bakan ve milletvekillerinin birçoğunun önceleri paralarını yatırdığı Bank Asya’yı bir anda hedef tahtasına oturtması da aynı kindar siyasetin göstergesidir.

Şimdi işler tersine döndü hükümet Cemaati fazlasıyla köşeye sıkıştırdı. En güçlü kurumlardaki Cemaat yapılanmasını kendi atamalarıyla yer değiştirip bundan sonrası için muhalif gücün etkisini minimize etti. Geçtiğimiz 14 Aralıkta Cemaatin bir numaralı kalemşorlarını gözaltına aldı. Hatta kendine muhalif dizilerin senaristlerini, yapımcılarını bile tutukladı. Yanı sıra hükümet yıllardır bilmesine rağmen Tahşiyeciler adında bir gruba karşı Cemaatin yaptığı kumpası ve diğer İslâmî cemaatler içinde hazırladığı sinsi planları şimdi tam zamanı diyerek deşifre etti. Doğruyu söylemeyi menfaat elde edeceği zamana erteleyen hükümet kim bilir daha hangi doğrulara sahip?

Aslında böyle bir operasyonun yapılacağı Cemaat tarafından biliniyordu. Hükümet intikam duygusunu deşifre etmiş ve tutuklamalar olacağını hissettirmişti. Bu operasyona Cemaat hazırlıksız yakalanmadı. Zira Twitter üzerinden Fuat Avni adındaki kullanıcının gözaltına alınacaklar listesinin tamamından haberi vardı ve önceden kamuoyuna bildirdi. Aynı şekilde tutuklananların 4 günlük azami gözaltı süresi sonunda serbest bırakılacağı da biliniyordu. Ama hükümet tarafından çıbanın başı olarak düşünülen STV genel yayın yönetmeni Hidayet Karaca serbest bırakılmayıp Silivri Cezaevine gönderildi. Yani bir zamanlar Cemaatin Ergenekoncuları doldurduğu cezaevine şimdi kendileri giriyordu. Hem de aynı yerde bir tane Ergenekon tutuklusu olmamasına rağmen. Aslında intikam duygusunun en önemli delili de bu idi. Zira bütün Ergenekon sanıkları “AK”lanmış, ama bütün Cemaat mensupları ‘Makul Şüpheli’ sıfatıyla tutuklanmıştı.

Hükümet otoritenin bütün gücünü siyaseti kirletmek, gündemi hallaç pamuğuna çevirmek ve toplumun politik duyguları ile dalga geçmek için korkmadan kullanıyordu. Gerçekten siyaset hiç olmadığı kadar kirletildi zira hırsızlar hırsızlıklarını örtbas etmek için keyfî uygulamalar ile siyaseti şekillendiriyor, diğer taraftan iftiracılar İlahi adaletin tecellisini yaşıyordu. Bir taraftan hükümet devleti yönetmeyi intikam almak zannederek bütün gücünü daha ne yaparım sorusu üzerine harcıyor, diğer taraftan Cemaatin o masum zannedilen sözcüleri muhlis Müslümanlara vurduğu terörist yaftası ile karşı karşıya kalıyor.

17-25 Aralık 2013 ile başlayıp 14 Aralık 2014 ile hesaplaşmaya dönüşen tüm bu operasyonları Müslümanlar olarak nasıl okumalıyız? Gündemi bu denli meşgul eden intikam söylemlerinden, menfi ithamlardan ne anlamalıyız?

AKP hükümeti ile ilgili, Cemaat ile ilgili ve diğer Müslümanlar ile ilgili olarak 3 minvalde konuyu değerlendirebiliriz.

Aslında biliyoruz ki, bu çatışma öncesinde AKP ile Cemaat arasında su sızmayan dostane bir birliktelik vardı. Cemaatin kurumlara eleman yerleştirmesinde hükümetin sonsuz desteği, hükümetin atacağı adımlarda da Cemaatin kurumsal gücüyle etkili bir desteği mevcuttu. Fakat bildiğimiz bir başka şey daha var ki o da bu dostluğun demokratik teamüller ve karşılıklı menfaatler ile sınırlı olmasıydı. İki grup da aslında farklı kazanımların ancak birbirleri ile sıkı ilişkiler kurmakta yattığının bilincindeydi. Ne yazık ki iki taraf da Müslümanların kazanımlarını hedeflemediler, İslâm’ın kalkınması için kıllarını dahi kıpırdatmadılar. Düşündükleri yegâne hedef Batıyı memnun etmede zirveye oynamaktı. İşte bu hedef onların birbirlerine düşman olmasına fazlasıyla yetti. Hâlbuki Rabbini başka hiçbir menfaat gözetmeksizin razı etmeye çalışanlar eninde sonunda muzaffer olacaklardı.

AKP hükümeti ile ilgili diyebiliriz ki; kurulduğu ilk aşamadan itibaren Gülen cemaati tarafından yoğun bir destek gördü. Hükümet, sonrasında da bu desteğe Cemaatin kurumlara pineklemesine sessiz kalıp, göz yumarak destek oldu. Hatta Türkçe olimpiyatlarında en büyük spor salonlarını Cemaate tahsis etti, belediye otobüslerini o salonların dolması için seferber etti. Her fırsatta Cemaat için iltifatlar ve methiyeler dizdi. Öyle ki Fethullah Gülen’in memlekete dönüşü için davetler yaptı, güvenceler verdi. Memur atamalarından yargısal değişikliklere, kolluk kuvvetlerinin dizaynından eğitim sistemine kadar birçok konuda Cemaatin isteklerini ve taleplerini yerine getirdi. Bu ve bunun gibi saymakla bitmeyecek dostane amelleriyle hükümet, bugün içine düştüğü girdabın en önemli oyuncusudur. Bu konuda hükümet tarafından bütün suç Cemaatinmiş gibi gösterilmesi doğru olmayacağı gibi itham ettiği birçok söylemine de ortaktır ve bu ithamı paylaşmaktadır. Hatta Cemaati bahane ederek “Makul Şüpheli” sıfatıyla tutuklamayı kolaylaştıran bir dizi yasaların çıkarılması, Cemaatlerden sorumlu asayiş bölümünün emniyette resmiyet kazanması aslında gerçek niyetin bütün İslâmî hareketleri kontrol altına almak ve kendisine muhalefet edilmesini şansa bırakmamaktır.

Cemaat ile ilgili diyebiliriz ki, kendileri zaten her fırsatta İslâmî bir hareket olmadıklarını insani bir hareket olduklarını ifade etmektedirler. Bu operasyon sonrasında yaptıkları İslâmî söylemler birçok sebepten ötürü gerçekliğini kaybetmiştir. Adına hizmet hareketi dedikleri bu cemaatin liderinin ABD tarafından koruma altına alınması, taşıdığı fikirler ile Amerika sömürgeciliğinin Ortadoğu’da kök salmasına ön ayak olmaları, hizmet ettikleri asıl mecralarını gözler önüne sermektedir. Merkezi Washington olan ve her yıl yapılan Rumi forumda ABD başkanının katılımıyla Hristiyanlığın zirveye çıkarıldığı, İslâm’ın ise ona nazaran daha mahcup hâle getirildiği bir algı yönetimine şahit olmaktayız. Fethullah Gülen çoğu defa bu forumdan ödülle ayrılmıştır. Dinler bahçesinde İslâm’ı temsil rolünü papazlara ve hahamlara karşı iğreti durarak yapmaya çalışan Gülen’in aslında bu rolüyle İslâm’a hizmet ettiğini söylemek de kendisi gibi iğreti duracaktır.

Filistin’e İsrail karşısında, Afganistan’a ABD karşısında yaşam hakkı tanımayan Cemaatin liderinden savrulan sözler bunun en açık kanıtıdır. Gazze’ye kanallarında “terör yuvası” diyen İsrailli askerlerine de savunma anlayışından ötürü saldırı hakkı tanıyan da yine aynı Cemaattir. Yine Gülen’in “En nefret ettiğim kişi Usame bin Ladin” söylemi de Afganistan’daki İslâmî direnişe vurulan acı bir ithamdır. Yine, Türkiye’de her fırsatta kendisi dışında bir Cemaatin, bir İslâmî hareketin varlığına tahammül edemeyen kolay bir şekilde terörist damgası yapıştıran ve hiçbir delil olmaksızın tutuklattıran da yine aynı Cemaattir. Bugün başına gelenlerin de yine tek müsebbibi kendisidir. Birçok konuda olduğu gibi ilahi adalet tecelli etmektedir. Ama anlaşılan o ki başına gelen bunca sıkıntıya rağmen yardımı Allah’tan beklememekte ve hâlâ Demokrasi için sloganlar atmaktadırlar. Operasyonları “Demokrasiye Darbe Operasyonu” olarak yorumlamaktadırlar. Gizli kamera ile çekilen görüntüde hâkim karşısında konuşan STV genel yayın yönetmeni Hidayet Karaca’nın en sık yaptığı savunma “Demokrasi için çalışıyoruz” olmuştur. O halde bizim de yapacağımız tek tavsiye şöyle olmaktadır: “Demokrasinize fazla güvenmeyin ve başınıza gelenlerden ibret alın. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?’’

Son olarak Türkiye’deki Müslümanlar için diyebiliriz ki, bugüne kadar çok şey denediniz; İslâmcı, laik ve demokrat… Hiçbirisi sizin ne istediğinizi sormadı, hiçbiri sizi razı etmek için çalışmadı, hiçbiri seçimlerden önce vadettiği gibi sözünde durmadı ve hiçbiri sizleri gerçek kardeşleri gibi görmedi. Hepsi de sizi sevdiklerini, gözeteceklerini ve koruyacaklarını söylemişti. Sizler de güvendiniz zirveye çıkardınız, şöhreti sonuna kadar onlara tattırdınız ama onlar sizin bu ikramınıza hakkıyla karşılık vermedi. Onlar size zehir tattırdı, kan kusturdu. Sizleri özünüzden kopardı demokrat, liberal yığınlar hâline getirdi. Sizi aşağıladı ve çok sevdikleri Batılı devletlere maskara yaptı. İçinizden ihlaslı olanlarına terörist, saf olanlarına oy verme aracı olarak baktı. Hâlbuki İslâmcı olmakla, Müslüman olmakla sizlerin teveccühünü kazanmışlardı. Sözleriyle size umut vermiş, hayallerinizi süslemişti. Maalesef İslâmcı görünen de, Müslüman görünen de bu teveccühe layık olamadı. Ülkenin siyasetini hırsızlığa, yolsuzluğa, intikam hırsına, kibir ve gurur ile karşılık vermeye kurban ettiler. Gündemi istedikleri zaman istedikleri kulvara çekerek neyi nasıl düşünmeniz gerektiğine karar verdiler. Yine siyaseti şaibeye, hileye ve desiselere alet ettiler. Siyaseti kirlettiler. Sizleri de kirlenen bu siyaset içerisinde çarpık bir hayat sürmeye mecbur bıraktılar. Bir taraftan İslâm’ı kalkındıracak ümidiyle oy verdikleriniz servetlerinizi yağmalarken, diğer taraftan İslâm’a hizmet ediyor zannettikleriniz demokrasiye hizmet ettiklerini söyleyip İslâm’a savaş açıyorlar. Bir taraftan en galiz ifadelerle düşmanına saldıranlar, aynı ifadelere maruz kaldıklarında tiranlaşıyorlar. Bir zamanlar sizlere, savcılığını yaptığı Ergenekon’dan hesap soracağına dair söz verirken diğer taraftan onları aklıyor, paklıyorlar sonra da en sadık dostlarının isteği üzerine daha az sadık dostlarını tutukluyor ve aşağılıyorlar.

Velhasıl ümmetin hayallerini çalanlar, ümmete yeni hayaller biçiyor, yeni beklentiler sunuyorlar. Çözümü beşerî fikirlerden çıkaranlar beşerin acziyetiyle acze düşüyorlar. Her fırsatta İslâm’dan biraz daha kopuyor, her fırsatta basiretlerini biraz daha kaybediyorlar. Fırsatları bir bir tepiyorlar ve Rablerinden gelecek azabı bekliyorlar. Tekrar söylüyoruz; Müslümanlar bu savaşın ortasında kalmamalı, taraflardan herhangi birine meyletmemeli ve asla kötünün iyisini seçmemelidir. Bu savaş İslâm ile küfür, Müslüman ile kâfir savaşı değil aksine bu savaş her iki grubun da İslâm’a hizmet diye yola çıktığını iddia ettiği bâtıl bir savaştır. Bu savaş basit menfaatler, sınırlı konfor ve geçici iktidarlardan olma savaşıdır. Bu savaş ümmete hayır getirmeyeceği gibi, ümmetten de çok şey götürmeyecektir. Zira her iki taraf da İslâm’ı temsil etmemekte ve demokrasi için mücadele etmektedirler. O halde kazanan İslâm, kaybeden demokrasi olsun.

Her şeyden önce Rabbini razı etmek için yola koyulan, hiçbir Batılının rızasını gütmeyen, zafere ulaşmak için Rabbinden başka yardımcı aramayan, yine zora düştüğünde Rabbinin hükmünü tutup kaldıran, eğmeden bükmeden fiiliyle, fikriyle kâfire karşı dimdik durarak akidesini zirveye çıkaran mü’mine ne mutlu. Ne mutlu o ibret alanlara ve Rabbini razı edenlere…

“İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Hâlbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.” (Bakara 202)


Yorumlar

  1. Nazim Tuzcu

    Yazdıklarınızı tamamına katılıyorum ve benim gibi düşünen lerin var olmasından çok memnun kaldım yanlız bu yazının daha çok kardeşlerimize ulaşmasını sağlamak için sosyal medyada etkin olmak gerekiyor selametle Allah yardımcınız olsun

Yorum Yaz