GELENEKÇİLER İLE MODERNİSTLERIN ORTAK NOKTALARI

Musa Bayoğlu

Hayatın doğası gereği hak ile batıl arasındaki mücadele Âdem Aleyhi’s Selam zamanına kadar geçmişe giden kadim bir meseledir. Bazı dönemlerde Allahu Teâlâ, Müslümanların güçlü olmalarını bazı dönemlerde ise kâfirlerin güçlü olmalarını takdir etmiştir. İslâm’ın hakim olduğu dönemlerde vahyin anlaşılması kolay olmuş ve Müslümanlar arasındaki ihtilaflar rahmet vesilesi olarak görülmüştür. Hadis, tefsir, usûl, fıkıh gibi konulardaki birçok fürudaki ihtilaf Müslümanlar arasında fitne nedeni değil bir zenginlik olarak anlaşılmış ve İslâm kültürünün bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte zaman zaman bazı ihtilaflar Müslümanlar arasında fitne unsuru hâline gelmiş, İslâm Devleti’nin varlığı ile bu sorunlar ıslah edilmeye çalışılmıştır.

Hilâfet Devleti’nin kaldırılmasından sonra beşerî hükümlerin uygulanması, İslâmi hükümlerin yasaklanması ve Müslümanlara yapılan baskılar Müslümanların İslâm’ı anlamalarının önüne engeller oluşturmuş ve bu yüzden ihtilaflı konular zamanla fitne unsuru hâline gelmeye başlamıştır. Başta kâfirlerin planlı ve programlı fitne çalışmaları, Müslümanların İslâm’ı anlamada yaşadıkları sorunlar, âlimlerin sessizliği, İslâmi camiaların fikrî ve siyasi çalışmadaki eksiklikleri ve benzeri nedenler bu ihtilafların fitneye dönüşmesinde etken unsurlardır. Bu ihitilafların son dönemde en öne çıkanlarından bir tanesi de gelenekçi olarak kendini tanımlayan kesim ile modernist olarak kendilerini tanımlayan kesim arasında yaşananlardır. Biz bu makalede esasları itibarıyla birbirine zıt olan ve kendilerini gelenekçiler ile modernistler olarak tanımlayan bu kesimlerin farklı düşüncelerini, siyasi tavırlarındaki ortak noktalarını, beşerî rejimler ve kâfirlere karşı duruşları ve düşüncelerini hayata hakim kılmada ortaya koydukları mücadele yöntemlerini yazmaya çalışacağız.

Konunun esasına geçmeden önce gelenekçiler ve modernistler hakkında kısa bir tanımlama yapmak istiyorum. Gelenekçilik, İslâm kültürünü kabul eden, Kur’an, Sünnet, icma, kıyas, usûl, fıkıh, tefsir, siyer gibi kaynakların İslâm’dan olduğunu, geleneğe bağlı kalmanın şer’î bir gereklilik olduğunu; akide, ibadet, nizam ve ahlak konularında çalışmalarını nasslara bağlı kalarak yapmaya çalışan kesimdir. Müslümanların geneli bu şekilde inanıyor ve amel etmeye çalışıyor. Modernizm ise Avrupa’da ortaya çıkmış, geleneksel kültürün ve sosyal hayatın artık ömrünü tamamladığını, bundan dolayı sanattan edebiyata, dinden hukuka kadar her şeyde, eskiye ait olanı bir kenara bırakıp yeni bir kültür inşa etmenin gerekliliği esasına dayanır. Modernizm, insanların tarih ve gelenekle tüm bağlarının koparılması gerektiğini ve sonra modern bir toplum kurulabileceğini söyler. Modernizm esaslarını İslâm aleyhine yüzyıllardır çalışmalar yapan oryantalizmden alır. Kur’an’ın tahrif edilmesi, hadis inkârcılığı, İslâm kültürünü temsil eden usûl, fıkıh, tefsir gibi kaynakları reddeden bir anlayıştır. Yahudi ve Hristiyan din adamları ile ajanlar tarafından başlatılan bu çalışma maalesef zamanla İslâm beldelerinde planlı şekilde bazı insanlar tarafından benimsenmiş ve yıllar içerisinde halk arasında da yayılmaya başlanmıştır. Şüphesiz Batılı devletlerin İslâm beldelerinde bir proje olarak uyguladığı bu anlayış zamanla büyük bir tehlike hâline dönüşmüştür.

Gelenekçiler ile modernistler arasında gündeme gelen tartışma konularına ve bu konuların içeriğine baktığımızda bu tartışmaların Müslümanlar arasında İslâm’ın anlaşılmasına katkı sunmaktan ziyade zihinlerde var olan sorunlara yenilerini eklediğini ve kafaların daha da karışmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu tartışmaların çoğu ilmî metinlerin sıhhati üzerinden yapılan ancak esas ve usûl kurallarına uymadan akli çıkarım ve mantık ile doğru neticelere ulaşması mümkün olmayan teorik tartışmalardır. Bu zeminde ve esaslar ile tartışmaların bir neticeye varması, sorunları çözmesi imkânsız bir durumdur. Netice itibarıyla takım veya parti tarafgirliğine benzer bir yaklaşım ile tartışmalar uzayıp gitmiş ama çözüm üretmekten ziyade insanların gereksiz konularda gündemlerini meşgul etmiştir. Bu tartışmalardan kârlı olarak çıkanlar ise bu tartışmaları Müslümanların gündemine sokan Batılı kâfirlerdir. Çünkü bu tartışmalar insanların inandıkları şeylere karşı şüphe ile yaklaşmasına, yeni bir din anlayışının oluşmasına, vahiy merkezli değil akıl, mantık merkezli bir anlayışa zemin oluşturmuştur. Burada yapılması gereken ise İslâm’ın, Kur’an ve Sünnet’e göre belirlenen usûl üzere anlatılması ve bu anlattıklarımızın hayat ile bağının kurulmasıdır. Çünkü İslâm, insanın bütün sorunlarını çözen mükemmel bir akide ve nizamlar toplamıdır.

Modernistlerin, Allah’ın hüküm koyması, Kur’an ve Sünnet’in nizamlarının tatbik edilmesi ve beşerî hükümlerin batıl olduğu konusunda bakış açıları İslâm’a taban taban zıttır. Gelenekçiler ise bütün usûl kitaplarında hakim olan Allah iken ve “Allah’tan başkasının kanun koyması kabul edilemez!” şeklinde özetlenen inançlarına rağmen insanların kanun koymasına sessiz kaldılar hatta farklı gerekçeler ile bunu savunanlar bile oldu. Her iki kesim de Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı bir sistemin değiştirilmesi ve İslâm’ın hakim olması için değil aksine bu sistemlerin daha da meşru hâle gelmesi için bazıları kasıtlı bazıları ise kasıtsız düşünce ve amellere yöneldiler. Çalışmalarını İslâmi bir hayatın başlamasına odaklamaları gerekirken maalesef çalışmalarını bireysel ve teorik konulara odakladılar. Bu da beşerî sistemlerin varlığına etki değil katkı sağladı.

Modernistler, bilim ve teknik konusunda Batıyı taklit ederken, insan hakları, özgürlük, barış, laiklik, demokrasi gibi konularda bile Batı’nın değerlerini savundular. Laik, demokratik beşerî rejimler ile asla sorun yaşamadılar. Aksine sürekli desteklediler, desteklendiler. Gelenekçiler, İslâm’ı referans kabul ettiler, insan hakları, demokrasi konusunda tedrici bir değişim yaşadılar. Taviz tavizi doğurdu ve sonuçta modernistlerin söylediklerine benzer şeyleri tekrar ettiler. Gelenekçiler, beşerî sistemlere karşı bir duruş ortaya koysalar da sonuçta beşerî rejimler karşısında İslâm’ı savunamadılar. Çoğu beşerî rejimler ile sorun yaşamadılar hatta zamanla desteklenmesi gerektiğini bile savunacak hâle geldiler. Şer’î hükümlere bağlanmada menfaati, ehven-i şeri, zaruretler kaidelerini modernistlerin usûlsüzlüğü ile yorumladılar. Usûlü kabul eden gelenekçiler ile reddeden modernistler farklı düşünmüş olsalar da siyasi partileri destekleme kosunda aynı şekilde amel ettiler. Modernistler, demokrasi ile şura ayetlerinin aynı olduğunu söylediler gelenekçilerin de büyük bir kısmı demokrasinin İslâm’dan olduğunu söylediler. İnsan hakları, barış, özgürlükler konusunda Batı’dan etkilendiler. Bu şekilde İslâmi bir hayatın varlığından her iki kesim de bahsetmediler.

Modernistler İslâm’ın kültürünü oluşturan hadis, usûl, tefsir, tarih ve benzeri esasları ya inkâr ettiler ya da çoğunu tevil ederek aldılar. Bunun yerine İslâm’ın kültür kaynaklarından daha zayıf olan Batı’nın kaynaklarını doğru kabul ettiler. Gelenekçiler tefsir, usûl, fıkıh, hadis kaynaklarını modernistlerin saldırılarına karşı savundular ancak o kültürün hayatta uygulanmamasına gereken tepkiyi göstermediler. Bir hadisin veya ayetin metni ve manası konusunda gösterilen gayreti bu hadis ve ayetin hayatımıza etkisinin nasıl olacağı konusunda gösteremediler. Böyle olunca metinleri kesin olarak ispatlanmış İslâm’ın kültürü veya şüpheli hâle gelen kültür(!), hayatımızda hiçbir şeyi değiştirmeye yeterli olmadı. Sonuçta geleneğe bağlı olanlar, modernistlerin söylediklerine verdikleri tepkiyi onların söylediklerini uygulayan sistemlere göstermediler. Modernistler ise insanları helaka götüren sistem ile değil İslâm’ın kültür kaynakları ile mücadele ettiler. Sanki insanlığın bu hâle gelmesinin kaynağı bu sistemler değilmişçesine bu konuda üç maymunun rolünü üstlendiler. Her iki kesim de sistemin gerekleri konusunda farklı düşünseler de sistem karşısında aynı sessizliğe büründüler.

Modernistler İslâm’dan değil Batı kültüründen beslendiler, onların tarihlerini, liderlerini, çözümlerini örnek aldılar. Düşünme biçiminden, çözümlere kadar her şeyde Batı’nın değerleri ile hareket ettiler. Onlar Kur’an, Sünnet ve diğer kültür kaynaklarını eleştirirken çok cesur davrandılar. Tüm enerjilerini geleneksel anlayışı ve bu anlayışın sahipleri olan Sahabeleri, âlimleri, muhaddisleri, tefsircileri, usûlcüleri kötülemek, karalamak için harcadılar. Ancak modernistler bugün bütün insanlığı kaos, kargaşa ve huzursuzluğa sürükleyen beşerî rejimlere karşı sessiz kaldılar. Masa başında üretilen tarihi, nesilleri ifsat eden eğitim sistemini, birey, aile ve toplumu felakete sürükleyen sosyal hayattaki sorunları ve bunları uygulayanları asla eleştirmediler. Geçmişe söverken bugünün hakikatlerini görmeye zaman bulamadılar. Hatta hiçbir esasa bağlı kalmadan yaptıkları teviller ile kendi savundukları düşünceler ile ters düştüler. Gelenekçiler ise düşünce olarak her ne kadar sistemi kabul etmediklerini söyleseler de beşerî sistem karşısında gözleri kör, kulakları sağır, dilleri lal bir anlayış ile hareket ettiler. Laik, demokratik beşerî rejimlere karşı duruşlarını ortaya net bir şekilde koyamadılar. Bir çoğu bu beşerî rejimleri kabul ettiler, desteklediler, içinde yer aldılar. Öyle oldu ki modernistler ve gelenekçiler taban tabana zıt görüşlere sahip olmalarına rağmen beşerî ideolojinin, bu ideolojiyi savunan güç sahiplerinin desteklenmesi konusunda aynı şeyleri tekrarladılar. Yolları, varolan rejimleri temsil eden iktidarlarda sürekli birleşti. Bu tavırları da modern(!) beşerî sistemleri her zaman razı etti.

İslâm’ı, inanç ve ahlak olarak gören modernistler, İslâm’ın hayat nizamlarını reddettiler veya Batı’ya göre şekillendirdiler. Kur’an’ın hayat nizamından bir kırıntı dahi içermeyen beşerî nizamları savundular. Geçmişe söz söyleyenler bugüne dair ölüm sessizliğini korudular. İslâm’ın bir hayat nizamı olduğunu kabul eden gelenekçilerin birçoğu ise bu konunun konuşulmasını, anlatılmasını, savunulmasını tehlikeli, hatalı, gereksiz,  aceleci hatta fitneye vesile olarak gördüler. Önce iman ve ahlak mantığı ile aslında modernistlerin inandıklarını tekrar ettiler. Biri inanmadığı hâlde diğeri inandığı ancak anlamadığı ya da korktuğu için bu şekilde davrandılar. Bu bakış açıları insanların sistemi meşrulaştırmasına ve desteklemelerine neden oldu. 

Modernistler, değişim konusunda Batı’dan bağımsız hareket edilmemesi gerektiğini söylediler. Menfaati ölçü alarak İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık eden, ülkelerimizi işgal ederek milyonlarca Müslümanın ölümüne, yaralanmasına neden olan kâfirler ile birlikte hareket etmemiz gerektiğini menfaat ve onlara olan bağlılıklarından dolayı savundular. Kâfirlerin yüz yıldır yaptıklarına rağmen Müslümanların ilim ehline olan düşmanlıklarını kâfirlere gösteremediler. Gelenekçiler değişimin İslâm ile olacağını söylediler ve kâfirlere karşı her zaman düşmanlık beslediler. Ancak milli menfaatler, maslahat-zaruret gibi ölçüler, ilmi siyaset gibi kavramlar ve benzerlerini gerekçe göstererek kâfirler ile yapılan anlaşmalara sessiz kaldılar, uluslararası anlaşmaları belli gerekçeler ile savundular. Sonuç itibarıyla Allah ve Rasulü’ne düşmanlık eden kâfirlere karşı Müslümanların göstermesi gereken tavrı gösteremediler, onlar ile birlikte hareket eden liderlere nasihat etmediler hatta desteklediler. Bu da Suriye, Filistin, Irak, Doğu Türkistan gibi beldelerdeki Müslümanların sahipsiz kalmasına ve kâfirler ile onlara hizmet eden yöneticilerin rahat hareket etmesine neden oldu.

Gelenekçiler şeyhlerini, destekledikleri siyasi parti liderlerini taklit ettiler, İslâm’a aykırı olduğu açık olan konularda bile farklı gerekçeler ile  hataları tevil ettiler. Modernistler, geleneksel düşünceye sahip olanları sert bir dille eleştiriken ilmi ve bilgiyi vahyin önüne geçirerek vahyin getirdiği esasları tartışmaya açtılar. Şeyhler veya liderleri eleştirirken kendileri Batılı ideologların söylediklerini, yaptıklarını bütün rezilliklerine ve hatalarına rağmen sorgusuz sualsiz doğru kabul ettiler ve taklit ettiler. Esasta tartışılmaması gereken tek merci Allah’ın Kitabı ve Allah Rasulü’nün Sünneti’ydi. İnsanların hata yapabilecekleri ve kimsenin kusursuz olmadığını anlamaları ve bu şekilde hareket etmeleri gerekiyordu.

Modernistler, sistemi o kadar kabullendiler ki kabul ettiklerini söyledikleri Kur’an’ın açık, tartışmasız hükümlerinin dahi uygulanmamasına itiraz etmediler. Kur’an’ın yönetim, siyaset, iktisat, sosyal hayat, eğitim ve inanç ile ilgili konulardaki ayetlerin uygulanması konusunda hiçbir çalışma yapmadılar. Tavsiye niteliğinde olsa bile Kur’an’ın hükümlerinin uygulanmasını gündeme taşımadılar. Namaz, ahlak, faiz, içki, kumar, tesettür gibi konularda bile sistem ile karşıtlık oluşturabiliecek söylemlerden uzak durdular. Beşerî sistem içinde teorik bir inanç yaşamayı kendilerine hedef edindiler ve insanları buna davet ettiler. Gelenekçiler ise Kur’an ve Sünnet’in hükümlerini savundular ancak bu hükümlerin bireysel boyutunu hep gündeme getirdiler. Toplumsal ve devletsel konularda bir davet, gündem çalışması yapmadılar. Yaptıklarında ise tevil, takıyye ve benzeri söylemler ile hak ile batılı birbirine karıştırdılar. Böyle olunca bireylerin istedikleri zaman yaşayabilecekleri bir din algısı oluşmuş oldu. Toplumu ve devleti ilgilendiren ve yönetim, siyaset, eğitim, iktisat gibi alanlarda İslâm’ın çözümleri bilinmeyen hakikatler olarak kitapların ve tarihin altın sayfalarında kalmış oldu. İnsanların bunalım, kriz yaşadığı günümüz insanlarına rahmet olacak İslâm’ın çözümlerinin üzeri kapatılmış ve insanlar beşerî zulüm sistemlerine mecbur edilmiş oldu.

Modernistler, Asr-ı Saadet yerine Batı’nın orta çağ reform dönemini ve onların liderlerini, aydınlarını ve fikir adamlarını örnek aldılar. Mücadele yöntemi olarak ise zamanın şartlarına göre fikirleri anlatmayı tercih ettiler. Gelenekçiler ise Asr-ı Saadeti, Sahabeleri ve âlimleri örnek aldılar ve ona göre hareket edilmesi gerektiğini savundular. Ancak hem gelenekçiler hem de yenilikçiler düşüncelerini hayatta hakim kılmak için köklü ve kapsamlı bir mücadele yöntemi kullanmadılar. Bu şekilde günün şartlarına uygun hareket edenleri taklit ettiler. Bu da onların etkilenmesine ve sisteme entegre olmasına neden oldu. Böylelikle birbirlerine karşı mücadele ederken İslâm’ın önündeki Batı ve onların fikirleri ile mücadele etmediler.

İslâm hem akide hem de nizamları olan mükemmel bir din/düzendir. Bugün var olan bütün sorunların tek çözümü İslâm’dır. Bütün Müslümanların görevi İslâm’ın belirlediği Kur’an, Sünnet, icma ve kıyas ölçülerinde esas ve usûllere uygun şekilde hayata hakim kılmaktır. İnsan ile ilgili her konuda İslâm’ın belirlediği çözümleri geçmişin birikimlerinden istifade ederek, zamanın gereklerine uygun şekilde vahiy merkezli çözümler ile aydınlatmaktır. Kur’an’ın metodu teorik tartışmalardan ziyade pratik insan ile ilgili akide ve nizamların çözümüdür. Bu yüzden biz İslâm’ı hayatın tüm sorunlarını çözecek bir dava olarak taşımalıyız ve İslâm dışında bütün düşünce ve nizamları reddetmeliyiz. Elbette dün, bugün ve yarın insanların mutlu ve huzurlu yaşayabilecekleri hayat İslâmi hayattır. Bu da ancak Râşidî Hilâfet ile mümkündür. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz