ACZE DÜŞEN BİR LİDERİN ANATOMİSİ

Emrah Akay

İslâm tarihi şanlı komutanların, yüksek ideallere sahip halifelerin, adil ve güçlü yönetimlerin örnekliğini bolca yansıtmaktadır. Medine’de kurulan İslâm Devleti’nin son nefesini soluduğu Osmanlı İslâm Devleti’ne kadar birçok lideri, akidesinden aldığı güç ile kâfirlere karşı dik duruşuyla yardım dilenmeyen cesaretiyle bir o kadar da mütevazılığı ile Batılı tarihçilerin dikkatini celbetmiş ve ciltler dolusu kitaplara konu olmuştur. O liderlik ki güçlü olduğu kadar temkinli, siyasi olduğu kadar ruhi yönü kuvvetli olan, otoriter olduğu kadar itaatkâr, özgüveni yüksek ve mü’min kişilikleri ile dikkatleri çeken bir liderlik idi. Yine o liderlerden bazıları tüm amellerinde Rabbinin rızasından zerre kadar taviz vermeyen İslâmî bir şahsiyete sahip olduğu kadar, düşmanlara korku salan ve liderlik ettiği ümmete son nefesine kadar sahip çıkan, o ümmeti ilahi bir emanet olarak gören bir karaktere sahipti. Tabii bu söylenen sıfatlar onlar nezdinde olağanüstü sıfatlar değildi. Zira bu özellikler bir liderin taşıması gereken zaruri özellikler olup eksikliğinde acziyetin ve düşüklüğün sebebi idi. Hz. Ömer RadiyAllahu Anh örnekliğinde adaletin bir devleti nasıl kuşattığını tarihsel süreçten okumaktayız. Yine Hz. Ebubekir’in cömertliğini ve vefakârlığını, Hz. Ali’nin cesaretini ve itaatkârlığını bilmekteyiz. Halife Harun Reşid, Halife Mu’tasım ve hayatlarını okuduğumuz kıssalardan diğerlerinde de aynı örnekliği açıkça çıkarmaktayız. İslâm ordularının başındaki komutanların da elde ettiği zaferler aynı devlet adamı olma vasfından kaynaklanmaktadır. Hatta öyle ki o devlet adamlığı vasfı ile hiçbir galibiyetten sonra zafer sarhoşluğu da yaşamadılar. Çünkü onlar zaferi kendilerinden değil Allah Subhanehû ve Teâlâ’dan bildiler ve O’na bu muzafferiyetlerinden dolayı hamd ettiler.

Kıssaların birçoğu bilinmesine rağmen konuya oldukça mutabık olan bir vakıayı örnek verelim. Selahaddin Eyyubi, Hz. Ömer RadiyAllahu Anh Rasulullah efendimizin:

“Takva, harbe en güzel hazırlıktır, en güçlü taktiktir. Askerin günahı, düşmandan daha tehlikelidir. Fazlımızla galip gelemezsek, gücümüzle düşmanı yenmemiz mümkün olmaz” sözlerini rehber edinmişti. Kadı Bahaüddin b. Şeddad, Selahaddin için şunları anlatır: “O Kudüs hakkında o kadar gamlı idi ki, onun bu gam ve kederini dağlar kaldıramazdı. O, çocuğunu kaybetmiş bir ana gibi şaşırmış kalmıştı. Atını bir yerden bir yere koşturup Müslümanları Kudüs’ü kurtarmak için cihada davet ediyordu. İnsan topluluklarının arasına dalıp: Ey Müslümanlar… İslâm için, İslâm için, diye bağırıyordu. Daima hüzünle gözyaşı döküyor, gözleri hiç kurumuyordu. Hele Aksa’ya baktığı zaman, kendine bir türlü hâkim olamıyor, halkına yapılan zulüm ve işkenceleri hatırlamak istemiyordu. Boğazına bir türlü yemek gitmiyordu. Durmadan ilaç içip durduğu halde yemek yemiyordu. Hatta doktorlardan biri, ta cuma gününden pazar gününe kadar sadece bir öğünde bir iki lokmalık bir şey yediğini söylemişti. Onun bu hali Kudüs işgal altında olduğu içindi. O şöyle diyordu: Kudüs şehri ve Mescid-i Aksa haçlıların işgalı altında olduğu müddetçe, ben nasıl olur da gülebilirim? Nasıl olur da sevinebilirim ve nasıl olur da istediğim gibi rahat yemek yiyebilirim? Hele gözüme nasıl uyku girebilir?!”

Kerek’li komutan Renaud de Chattilon’un, esir aldığı bir grup Müslüman’a işkence ederken “Şayet Muhammed’e inanıyorsanız, haydi onu çağırın da sizi kurtarsın!” diye Hazreti Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e dil uzatmasını bir türlü hazmedemeyen Selahaddin, Kudüs’ün fethinden sonra bütün düşmanları affederken Hazreti Peygamber’e hakaret eden bu şahsı kendi eliyle öldürmüştü. İşte böylesi bir komutan ve devlet adamı vefat edeceğini anladığı o şiddetli hastalığında adamlarına kefenini vererek mızrağın ucuna bağlamalarını ve şöyle nida etmelerini istedi: “Ey ahali! Şarkın hâkimi Sultan Selahaddin ölmek üzeredir ve ahirete ancak şu bez parçasını götürebilecektir.”

İşte bu ve bunun benzeri onlarca kıssanın bilinmesine, devlet adamı nasıl olunur sorusuna bir o kadar örnek ile cevap verilebilmesine rağmen günümüz yöneticilerinin ‘devlet adamı’ denilince ne anladığı, liderlik denilince neler yaptığı konusu gerçekten vahim. Bütün her şeyi bir kenara bırakıp Firavun olmayı tercih eden yöneticiler var maalesef karşısında duran ‘Musa’lara rağmen. Tıpkı Rabbimizin ayetinde buyurduğu gibi acizlik içerisinde yöneten sözde bir devlet adamı:

وَقَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَونَ أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءهُمْ وَنَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اسْتَعِينُوا بِاللّهِ وَاصْبِرُواْ إِنَّ الأَرْضَ لِلّهِ يُورِثُهَا مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ قَالُواْ أُوذِينَا مِن قَبْلِ أَن تَأْتِينَا وَمِن بَعْدِ مَا جِئْتَنَا قَالَ عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الأَرْضِ فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ

“Firavun kavminin ileri gelenleri, Musa'yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla baş başa bıraksınlar diye mi koy veriyorsun, dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz. Hz. Musa ise kavmine şöyle seslendi: Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Yeryüzü, şüphesiz Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonuç, Yüce Allah'tan korkup günahtan sakınanlarındır. Kavmi ona şu karşılığı verdi: Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik. Hz. Musa şunları söyledi: Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi istihlâf etmesi, onların yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza bakar.” (A'râf, 127-129)

Mısır ahalisinin devlet adamı olan Firavun’a karşı siyasi basireti ile karşılık veren Hz. Musa da bir devlet adamı idi. Kureyş halkının lideri olan Ebu Cehil’e karşı dik duruş gösteren Hz. Peygamber de kavminin lideri ve devlet adamı oldu. Fakat günümüz yöneticilerinin günümüz Firavun ve Ebu Cehillerine karşı aynı devlet adamlığı vasfını layıkıyla taşıyamadıklarını ve kendi kavimlerine liderlik yapamadıklarını görüyoruz. Bu minvalde ‘Devlet Adamı’ için şöyle bir tanımlama yaparak vakıayı analiz edelim. “Devlet Adamı; icat edici siyasi bir lider, yönetim akliyetine sahip, devlet işlerini idare edebilecek, sorunları çözebilecek, özel ve umumi alakalarda hükmedebilecek kişilerdir. Devlet Adamı, bir yönetici olmasa da, yönetim işlerinden bir şeyi deruhte etmese de, insanlar arasında bulunabilir.”

Mesela Özbekistan başkanı İslâm Kerimov, ismi İslâm olmasına rağmen Müslümanları topyekûn düşman ilan etmesi taşıdığı sıfatlara uyar mı? Böylesi bir liderlik aciz bir liderlik değil midir? Afganistan ve Pakistan liderlerine ne demeli peki? Topraklarını sömürgeci ABD’ye çiğneten ve küresel güçlerin altında memuriyetlerini ilan eden liderler aciz değiller midir? Ya Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, halkının değil de Kapitalist devletlerin atına binerek katliamlara imza atan ve baskı ile liderlik yapan bir devlet adamı aciz değil midir? Bir de malumunuz Beşşar Esed var. Kavminden hiçbir zümrenin varlığına tahammül bile edemediği, halkının hep birlikte canlarıyla, mallarıyla kendisine karşı savaşmasına rağmen öldürmekten yılmayan ve dağlara taşlara liderlik yapan böylesi bir devlet adamı aciz değil midir? Ya arkasından hayır duada bulunacak bir tek Müslüman bırakmayan Suud Kralı Abdullah için ne demeli? Müslümanların kıblesine layıkıyla mihmandarlık yapabildi mi? Ümmetin çoğunluğu kan ağlarken, İslâm beldeleri tek tek hallaç pamuğuna çevrilirken Batılı kâfirlerin kendisine hediye ettiği sıcak koltuktan bir an bile ayrılmayan Suud kralı aciz bir kral olarak can vermedi mi? Yetmedi Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas; kavmi onlarca yıl Yahudi varlığı ‘İsrail’in zulmü altında canını, malını, ırzını kaybederken kendisinin düşman devletinin lideri ile aynı safta hatta kendi kardeşine terörist denilen bir yerde bulunması devlet adamlığına sığar mı? Yine aynı safta Batılı ‘Devlet Adamları’nın rızasına niyet ederek yürüyüşe katılan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ahmet Davutoğlu Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e en galiz hakaretler ile dil uzatan Fransız kâfirlerine rahmet okurken, kendi vazifesi olmasına rağmen onları öldüren kimselere terörist, bu fırsattan istifade ederek de İslâmî teröre karşı meydan okuyuşuna hepimiz şahit olmadık mı? Evet o da tıpkı İslâmî beldelerdeki yöneticiler gibi ebedi liderimiz ve önderimiz olan Hazreti Peygamber’e hakareti özgürlüklerden bir parça olarak gördü. Ama her nedense meydanlara çıktığında ‘‘Asla kutsalımıza sövdürmeyiz, Peygamberimize dil uzatılmasına müsaade etmeyiz’’ gibi söylemleri de söylemekten geri kalmadı. Şimdi bir yandan Batılı ‘Devlet Adamları’na duyduğu sevgiden dolayı Hazreti Peygamber’e hakareti özgürlük gören fakat kendi halkının hassasiyetlerini de gözeterek Peygamberine sahip çıkan bir ‘Devlet Adamı’ acziyet prangalarından ne kadar kurtulmuştur acaba? Hatta İslâm Düşmanı Fransa’nın Cumhurbaşkanı tarafından sadece tokalaşmak ile yetinilen ve bunun hüznünü yaşayan bir liderin içine düştüğü durum diğerlerinden ne kadar farklı, öyle değil mi?

İşte bizi en derinden üzen şey de bu aynılık… Hepsi birbiriyle aynı ve hepsi bu aynılık içerisinde acizliği ve çaresizliği kabullenmiş durumdalar. İzzetli bir hayatı öylesine hak eden bir ümmet için bu izzetten onları alıkoyacak böylesi liderlere ve yöneticilere sahip olması ne kadar da kötü. Ama bu durumu ortadan kaldıracak olan da tabii ki yine ümmetin kendisidir. Biz bu meseleyi salt eleştiri olsun diye ele almadık. Bu hem bir özeleştiri, hem bir muhasebedir. Zira bizler İslâm Ümmeti olarak kendi yöneticilerimizi kendimiz seçtik. Hâlbuki Demokrasinin bize sunduğu seçenekleri fırsat bilmemeliydik. İyi, kötü, kötünün iyisi derken en iyisini, en güzelini, en doğrusunu görmedik, görmezden geldik. Bizler, Rabbimizin emirlerini tatbik edecek, haramlarından koruyacak Râşidî Hilâfet Devleti’ni ve geçmişte olduğu gibi aynı seçkinlikte liderlik yapacak Halifelerimizi unuttuk, düşünmedik, istemedik. Bunlar İslâm Ümmeti olarak hata ve acziyetlerin bize düşen kısmı. Aynı şekilde yöneticilerimiz de Sömürgeci Batı tarafından kullanılıp atılan peçete kadar değer biçilen diğer yöneticilerden farklı olmayı tercih etmediler. Ne yazık ki aciz olanlar gibi aciz oldular, aynısını yaptılar, aynı akıbeti beklediler.

Biz bir kez daha uyaralım istedik. Acziyetin kendisinden uzak olduğu bir ‘Devlet Adamı’ olan Ali Kerram Allahu Vechehu’nun şu nasihati kulaklara küpe olmalı: “Hâkimiyet bendedir, hükmederim, itaat ederler, deme. Bu davranış kalbi bozar, dini zayıflatır, fesada uğratır. Yetkilerinden dolayı içinde ufak da olsa bir kibir meydana gelirse derhal Allah’ın yüce kudretiyle hükmettiği kâinata bir bak… Böyle düşünmek, tepelerde gezinen bakışlarını yere indirir, heyecanını alır, seni terk eden aklını tekrar başına getirir. Yerlerle gökleri yaratan yüce Allah, bütün zorbaları rezil eder, kibirleri iyice alçalır. Adaleti yay ve halkın genelini memnun et. Halkın çoğunluğu memnun olmadıktan sonra bazılarının memnun olması bir anlam ifade etmez. Seçkin bir azınlığın kızgınlığıysa toplum rızası içinde kaybolur. Para ve makam düşkünü şımarık kodamanlar kadar, iyi günde yük olan, kötü günde desteği görülmeyen, adaletten hoşlanmayan bir topluluk yoktur”

 

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz