NEDİR BU RADİKAL ÖRGÜT MERAKINIZ

Emrah Akay

Başlıkta geçen cümleyi ilk olarak Zaman Gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın makalesinde okudum. AKP hükümetinin radikal örgütlere sempati duyduğunu ama bir o kadar da ılımlı gruplara karşı gösterdiği mesafeli duruşu anlatmaya çalıştığı bir makale idi. Ekrem Dumanlı’nın ilginç yaklaşımı şu cümleyle ayyuka çıkıyordu: ‘‘İktidar cephesinin el-Kaide, el-Nusra, Hizbullah, IŞİD gibi örgütlere karşı ılımlı; hatta tarafgir yaklaşımları kimi zaman gizlenemez hale geliyor. İslâm coğrafyasını kana bulayan ve kanlı elleriyle bir İslâm imajı oluşturanlara karşı dimdik durulabilseydi insanların kafası bu kadar karışmazdı.’’ Özellikle de bu söylem radikal örgüt meselesinin daha net ve anlaşılır hale gelmesini gerekli kılmaktadır. Zira asıl kafaları karıştıran şey maalesef ki ‘paralel devlet’ suçlamasıyla tutuklanan bir yazardan bunları okumak. Evet hükümetin söylemleri itibariyle ismi geçen radikal yapılara karşı bir nefret taşıdığı sonucu çıkmayabilir. Ama Amerikan öncülüğündeki koalisyon güçleriyle Suriye’deki el-Nusra ve IŞİD gruplarına nasıl bombalar yağdırdığını, Pakistan ve Afganistan’da NATO gücü olarak el-Kaide ve Taliban’a ölüm saçtığını hatırladığımızda söylemlerin ne kadar da gerçekten uzak olduğunu daha net görebilmekteyiz. Yine aynı şekilde İsrail için yaptığı söylemleri düşündüğümüzde her ne kadar sert ve mesafeli duruyormuş görünse de İsrail ile yaptığı anlaşmaların ve görüşmelerin neticesinde söylemlerin ne kadar değişime ve dönüşüme maruz kaldığını anlayabiliriz. Zaten siyaseti takip eden bir kimsenin yöneticileri yaptıklarından ve yapmayı düşündüklerinden hareketle incelemesi gerektiğini anlamış olması gerekmektedir. Günümüz siyasetçilerinin yaptıkları tek şey ‘dostlar alışverişte görsün’ siyasetidir ki buna birçokları konjonktürel olmak diyerek kılıf giydirir.

Peki Ekrem Dumanlı’nın aynı makalede geçen şu sözüne ne dersiniz? Sanki kendilerini tasvir ediyorcasına şu itiraflarda bulundu: ‘‘Madalyonun bir de başka yüzü var; onlarca sene içinde yüzlerce kere test edildiği halde silahlı mücadeleye zerre kadar taviz vermemiş cemaatlere karşı takınılan iftiracı tavır, ürkütücü bir seyir takip ediyor. Emirleri altına alamadıkları cemaatlere karşı yürütülen karalama kampanyaları insanî ve İslâmî hiçbir değerle izah edilemez. Sabıkalı bazı radikal gruplara karşı iktidar cephesinden empati ve sempati ile yaklaşılırken, silahlı mücadeleye ve illegal faaliyete zerre kadar yüz vermemiş ve barışçı söylemi asla terk etmemiş cemaatlere (özellikle de Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ve sevenlerine) terör örgütü muamelesi yapmak, büyük bir zulüm değil de nedir?’’ Evet gerçekten de madalyonun bu yüzü oldukça önemli. Parantez içerisinde belirttiği ‘Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ve sevenlerine’ kısmı belli dönemlerde işlenen faili meçhuller ile gündeme gelmesinden sonra bir kez daha düşünülmelidir. Aynı taife tarafından hiçbir şekliyle silaha başvurmayan ve terör eylemi gerçekleştirmeyen birçok Müslüman hapse atılıp, haksız muamelelere maruz bırakılmadı mı? Gücü eline geçirenin muhalefet tanımadığı, rakip kabul etmediği ve herkesi anlamsızca radikal kabul ettiği böylesi bir dönemde kimin hangi safta hangi mücadeleyi verdiği tartışılır doğrusu. Dolayısıyla böylesi bir tartışmada Ekrem Dumanlı’nın ‘Nedir bu radikal örgüt merakınız’ sorusunun yanı sıra ‘Nedir bu Müslümanlara taktığımız Radikal yaftası’ diye sorması da gerekmez mi? Böylesi bir öz eleştirinin tam zamanı değil mi?

Samimiyet bir insanın kişisel özelliği olmaktan çıkınca o kişiye kendini bilmezlik hastalığı isabet eder. Bu hastalık ilerlediğinde ona yalancılık, hilekârlık, yalakalık hatta yardakçılık gibi kişisel özellikler kazandırır ki, artık o kişinin sözüne itibar edilmez, kendisine güvenilmez ve liderliğine sabredilmez. Zira o kimse ile ilgili Rasul Aleyhi’s Selam şöyle söylemektedir:

“Şunu iyi dinleyip kulak verin: Benden sonra başkanlar gelecektir. Kim onların yanlarına girip de, yalanlarını doğrulayıp, zulümlerine yardımcı olursa o benden değildir, ben de ondan değilim. Kim de onların yanlarına girip zulümlerine yardımcı olmaz, yalanlarını da doğrulamazsa o bendendir, bende ondanım.” (Tirmizi)

Kurumsal bir güç olarak Türkiye’de yıllarca tarafgir bir cemaat olarak güçleri zayıflatılıp zulme uğradıklarını düşündüklerinde bile aynı yaklaşımlarını sürdürmekte ısrar eden böylesi grupların Müslümanların toparlanarak yeniden bir güç olmaları önünde nasıl birer engel teşkil ettiklerini açıkça görmekteyiz. Bu minvalde radikal örgütlere duydukları nefreti de alenen dillendirmekten ve bu konuda İslâmî gruplara da haksızlık etmekten vazgeçmiyorlar. Ümmetin içerisine ‘ılımlı’ ‘yumuşak’ ve ‘tavizkar’ bir İslâmî zihniyeti enjekte eden kimselerin Müslümanların hayrını düşündüklerini söylemekten vazgeçmeleri gerekiyor.

Biz kelimenin tam manasıyla ‘radikal örgüt’ tanımlamasının gereğini düşünerek meseleyi netleştirmek istiyoruz. Radikalizm veya köktencilik; köktenci yöntemlerle değerler sistemi ve devrimsel yollar çerçevesinde toplumsal değişim ve toplumsal yapılara odaklanan siyasi ilkeleri savunur. Yani uluslararası tanımıyla Radikal örgütler; taşıdıkları fikirlerin ilk haliyle yeniden gündeme gelmesini savunurlar. Avrupa ve Amerika nezdinde günümüz itibariyle 166 tane radikal terör örgütü vardır. Bu örgütlerin yaklaşık 16 tanesi Komünist, Leninist hareketler olmak üzere yaklaşık 140 tanesi de İslâmcı denilen örgütlerdir. İslâmcı olarak adlandırılan örgütlerin yüze yakını cihâdî örgütler olmak üzere kırktan fazlası ise silaha meyletmeyen gruplardır. Ne ilginçtir ki, Almanya’da Neonaziler, Amerika’da Kızılderili düşmanları ve Afrika’daki vahşi Hristiyan gruplar bu terör örgütleri listesinde yoklar. Yine ne yazıktır ki, kendisi ile hiçbir ilgisi bulunmamasına, haklarında açık malumata sahip olmamalarına rağmen ABD’nin terör listesine aldığı birçok grup da Türkiye Cumhuriyeti tarafından terör listesine alınmış ve bu şekilde muamele edilmiştir.

Hazır terör ve radikal terör örgütü demişken, mesela terör devleti olan ‘İsrail’e karşı T.C. hükümetlerinden hangisi dik durabilmiştir? Hepsi de tıpkı sizlerin de dik duramayıp eğildiği gibi çaresizce eğilmişlerdir. Ya da sizinle birlikte her bir hükümetin de bel bağladığı Amerika Birleşik Devletleri yaptıkları itibariyle terörist değil midir? Ya da ideolojik olması vasfıyla radikal özelliği taşımaz mı? Ya Fransızlar Peygamber Aleyhi’s Selam’a hakarette radikal bir şekilde hareket etmiyorlar mı? Almanlar sahip çıktıkları ırkçı faşistlerle birlikte radikal olarak vasıflandırılamaz mı? Yunanlılar, Ermeniler ve diğer gayri İslâmî zümreler İslâm düşmanlığında oldukça radikal olmalarına rağmen neden sizler ve eleştirdikleriniz tarafından dik duruş gösterilmesi gereken gruplar olmadı, olamadı. Sizin nazarınızda dik duruş sadece Müslümanlara karşı mı gösterilmelidir? Yoksa sizler kendinizi Müslümanlar olarak vasıflandırmaktan imtina mı ediyorsunuz?

Sadece Türkiye için değil bir bütün olarak dünya üzerindeki devletlerin tamamı kendi bölgelerindeki kitlesel hareketlerin, örgütsel yapıların kontrolünü ellerinde bulundurmak için istihbaratlarını sürekli olarak kullanırlar. Kendi bekaları için tehdit oluşturacak herhangi bir zümreye asla tahammül edemezler. Bilakis gerekirse toplum içinde örgütlenmiş yakın gördükleri gruplardan bu konuda destek ve yardım talep ederler. Öyle ki halkların duygularını, heyecanlarını ve sinirlerini bu tip ılımlı ve muhafazakâr grupların desteğiyle yatıştırır ve olağan sürece sokarlar. Sonra hükümetler başarıya ulaştıkları bu gruplara ödül mahiyetinde devletin belli kurumlarında memuriyete atayarak görev verirler. Yetmezse ellerindeki bu fırsatı kaçırmamak için daha fazla tavizler vermeyi göze alırlar. Toplum mühendislerini bu gruplara sempati duyması ve kucaklaması için çalışmaya sevk eder ve yeni algı oyunları icat ederler. Böylece hükümetler kendilerini ayakta tutan ve diğer tehdit unsuru kitlelere karşı paratoner görevi gören ılımlı ve muhafazakâr kitlelere bilgi akışı sağlar, kime nasıl yaklaşacağını beyan eder ve tavırlarını istediği kalıba sokar. Sonunda böylesi ihanet çeteleri sistemin birer parçası haline gelir ve o sistem ile nemalanarak “kalkınır”. Maksat hasıl olduktan sonra da sistemin sahipleri tarafından değiştirilmek üzere çöpe atılır. 

Bir başka zaviyeden bakıldığında artık İslâm ümmeti kalemşor denilen Batılı patronlarına yaranmak için kalemlerini hunharca kullanan bir takım yazarların, çizerlerin samimiyetten uzak yazıları, toplumsal sorunlara ürettikleri demokratik çözüm önerileri ve hangi hükümet gelirse gelsin onların menfaatlerine çanak tuttuğu gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. T.C. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a umre diyerek gittiği ve bütün kurmaylarını da yanında götürdüğü toplantıda Mısır diktatörü Sisi ile samimi görüşmesi dikkatlerden kaçmamıştı. Rabia işareti ile Mısır’da İhvanı destekleyen ve Sisi için oldukça eleştirel açıklamalar yapan bir liderin hiçbir şey değişmemesine rağmen taraf değiştirmesi aynı kalemşorların dikkatini çekmemişti.

Onlarca yıl terör örgütü olarak kabul edilen, liderine bebek katili denilen bir örgüt şu sıralar el üstünde tutulabiliyor, müzakereler yapılıyor ve isteklerine cevap verilebiliyor. Tüm bunlar örgütsel hareketlerin hedeflerine ne kadar yaklaştıklarıyla ilgilidir. Bir başka örgüt İslâmî Hilâfet Devleti’ni kurma hedefiyle yola çıktığında iktidarların saldırılarına uğrayabilir, hatta şiddetli fikrî ve siyasi çatışmalar söz konusu olabilir. Ama böylesi bir örgüt hedefine yaklaştığı ölçüde iktidar tarafından kabul edilebilir bir ölçüye gelir, istek ve taleplerini daha ılımlı bir ortamda dillendirebilir. Tüm bunlar için günümüz entelektüelleri akılcı ve pozitif bir yaklaşımla ‘çözüm süreci’ yakıştırmasını yaparlar. Zira oyunun her iki tarafındaki oyuncular Batı’nın kendilerine verdiği rolleri oynarlar ve zamanı geldiğinde Batı’nın uygun gördüğü algısal kimliklere bürünürler. Bu süreçte kimin katil, kimin mazlum olduğunun çok da önemi yoktur. Medya patronları, kapitalist sermayedarlar ve onlara memurluk yapan kanaat önderleri toplumun neyi, nasıl bilmesi gerektiğine karar verir ve kimlikler hiç yaşanmamış gibi kitleler tarafından kabul gören bir hal alır. Ama oyunculardan biri Batılı kâfirlerin ekmeğine yağ sürmediğinde ya da kendi hedeflerini kendileri belirlediğinde hatta hedefleri bu algı yöneticilerini rahatsız ettiğinde var güçleriyle bu oyunculardan birini diskalifiye etmeye çalışırlar. Bu mücadelelerini ise asla usulüne göre yapmazlar. Onların fitne, fesat ve hileli yollarla mücadele etmekten başka yolları yoktur. Tıpkı Resul Aleyhi’s Selam’a müşriklerin yafta vurma yarışına girdikleri gibi günümüz Ebu Cehilleri de muhlis Müslümanlar için yaftalar bulup, etiket gibi yapıştırırlar. Bu kimi zaman radikal örgüt kimi zaman da terör örgütü olabilir.

Başlığa geri dönecek olursak bir kez daha sormak istiyorum; Sizin bu radikal örgüt merakınız nedir? Neden Müslümanların yaptıkları hayırlı amelleri takdirle karşılamıyorsunuz? Neden başınıza türlü musibetler gelmiş olmasına rağmen Rabbinizden bir nusret talebiyle yola koyulup da O’nun rızasını kazanmak için çalışmıyorsunuz? Bâtıla karşı Hakk’ın tarafını tutmak varken Müslümanlara ve İslâm’a karşı zalimden yana tavır takınıyorsunuz. Nedir bu ılımlı, demokrat, liberal, laik, özgür, radikal, aşırı, terör ve benzeri sıfatlara olan merakınız? Neden gerçek İslâmî değerlere bu kadar uzaksınız? Neden her şeyde olduğu gibi böyle bir konuda dahi Batı’nın tahakkümünden kurtulmaya çalışmıyorsunuz? Yoksa Allah’ın hayatı ve ölümü yaratan yegâne güç olduğundan habersiz misiniz? Mesela kefen ile yola çıkmayı, toprağa girmek mi zannediyorsunuz? Ahirette size hesap soracak olanları muhalif partilerin yöneticileri gibi mi görüyorsunuz? Akidenizden bu kadar koparak, dünyevileşme meylinizin size şamar olarak geri döneceğini hiç tahmin etmiyor musunuz? Sözümüzü tabii ki sadece bir zümreye yönlendirmiyoruz. Bu anlayışla hareket eden devlet adamlarına, iktidar sahiplerine ve gücü yettiği halde mazlumları çaresiz bırakan, zalime çanak tutanlara da yöneltiyoruz. Umulur ki güç olarak gördükleri ucuz metaların tasallutundan kurtularak gerçek kurtuluşa doğru yönelirler.

وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

“Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden ‘Bu kitabı insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu asla saklamayacaksınız.’ diye söz almıştı. Fakat onlar bu kitabı az bir pahaya satarak sırt çevirdiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kötüdür.”[1]



[1] Âli İmran 187


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz